Onurlu bir barış için topyekûn direniş

- Gönül Kaya
167 görüntüleme

7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında Bakurê Kürdistan ve Türkiye’de yepyeni bir dönem başladı. 2014 yılı sonunda Türk Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan karar temelinde ‘Kürt sorununun çözümünün, yine Türkiye’nin halkların eşitliği temelinde demokratikleşmesinin reddi’ kararı devreye konuldu. Önder APO, bu kararın savaş-im
ha-yıkım anlamına geldiğini çok iyi gördü. Türk devleti tarafının, sorunların çözümünden çok sadece kendi iktidar ve egemenliklerini düşündüklerini gördü. Recep Tayyip’in iktidar-egemenlik ve para için yapmayacağı şey olmayacağını gördü. Buna dönük büyük bir çaba ile ‘Barış ve demokratik çözüm sürecinin’ bu iktidar güçlerince kurban edilmemesi için büyük emek harcadı. Kürt halkı kadar, Türkiye’de yaşayan tüm halkların özgürlük ve demokrasi hakları için çözüm projesini geliştirdi. 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de açıklanan ve 2015 yılı Newroz’unda halklarımıza sunulan proje, 7 Haziran’da halklarımız tarafından kabul edildi, onaylandı. Ama Recep Tayyip ve tayfası, ne Önder APO’yu, ne çözüm isteyen tarafları, ne halklarımızı esas aldı. Esas aldığı tek şey kendi ‘iktidarı’ oldu.

Sonuç; savaş-şiddet oldu. Rojava’da desteklediği IŞİD politikasını artık direkt kendisi devraldı ve Suruç katliamı ile bunu pratikleştirdi. Hem de insanlık tarihine en çirkin ve kirli savaş tarafı olarak geçerek yaptı bunu… Sadece Kürt halkına ‘savaş ilan’ ederek yapmadı, aynı zamanda kendi halkına da ‘savaş ilan etti.’ Türkiye’nin dört bir yanına ‘asker tabutları’ gönderen bu rejim, kendi halkının çocuklarını kendi çıkarları için hem katil, hem de kurban etti.                                                                                                                           

Recep Tayyip ve tayfası için ‘Türk-İslam sentezi’ ile kendi halkının çocuklarını savaşa sürmek sorun değildir. Öyle ya, Recep Tayyip boşuna ‘kadınlar en az 3 çocuk doğurun’ talimatını vermemişti…

Halk nedir ki onlar için… Halk, onlar için ‘ayak’tır, ayak takımıdır… Ancak kendileri gibi ‘baş’ olanlar tarafından yönetilecek iradesiz-akılsız nesnelerdir… Tarlaya sürülecek, fabrikaya sürülecek, madenlere sürülecek, savaşa sürülecek nesnelerdir.

İnsan nedir ki onlar için… Yaşarlarsa ancak kendilerine hizmet ettikleri müddetçe ‘vatandaş’ kabul edebilecekleri varlıklardır. Ölürlerse de ‘ne mutlu böyle evlatları ölenlere, yeter ki vatan sağolsun’ denilecek, tabutları başında politika yapılacak nesnelerdir.

Bu faşizm, Bakur ile sınırlı kalmadı, Rojava’da dahi halklarımızın özgür-eşit birliktelik sistemine karşı insanlık dışı saldırılar düzenledi. Sırf halkımız insanlık tarafından tanınacak bir statüye kavuşmasın diye de yaptı bu saldırıları. Bu faşizm Kürt halkını bombaladı, coğrafyasını yakıp yıktı. Bakur’daki halkımız devlet gerçekliği karşısında ‘Artık yeter’ diyerek ‘öz yönetimlerini ilan etti. Silopi, Cizre, Varto, Doğubeyazıt, Silvan, Batman, faşizme geçit vermemek için özsavunmaya geçti. Yeni Stalingrad duruşları sergilendi.

İktidar-devlet kültürü ve onun temsilcilerinin barış istemedikleri bir kez daha ortaya çıktı. O halde barıştan vaz mı geçmeliyiz? Elbette ki hayır… Ama bir farkla…

Bizim istediğimiz barış ile iktidarcı-sömürgeci ataerkil sistem güçlerinin istediği ‘barış’ arasında dağlar kadar fark vardır. Bizler kadınlar, halklar, ezilenler, iktidar dışındaki demokrasi güçleri olarak eşit-özgür bir yaşam ve siyaset yapacağımız sistemde birlikte yaşamak istiyoruz. Bizim sistemimizde kadınlar öldürülmeyecektir. İnsan emeği alınıp-satılan mülk ilişki sisteminden kurtarılacaktır. Doğa, birlikte yaşanılan, onun parçası olunan en değerli yaşam alanı olacaktır. Eğitim, özsavunma, inanç, ekonomi, siyaset, sağlık, aile ve daha birçok alan, devletin-iktidarın-ataerkil sistemin denetiminden çıkarılacak, topluma-kadına iade edilecektir. Toplumun üzerinde yaşadığı topraklardaki doğal kaynaklar kimsenin, hiçbir gücün kar alanı, kimsenin özel mülkü olmayacaktır. Kullanım hakkı ekolojik-toplumsal olacaktır. İşte biz barıştan bunu anlıyoruz.

İktidarcı-devletçi sistemin istediği ise ‘Roma Barışı.’ Yani Pax-Roma’… Yani egemenlerin çıkarına sağlanan ‘barış’… Yani bize söylediği ‘konuşmayacaksın, düşünmeyeceksin, teslim olacaksın.’ Savaştaki ısrarın sebebi budur.

Onlar savaşta ısrar etsinler… Bizler de onurlu barışta; direnerek, kendimizi yöneterek, kendimizi savunarak ısrar edeceğiz.