Yeni savaşlar ve kadınlar açısından öz savunma

yazan Nazan ÜSTÜNDAĞ

Şu sıralar dünyada eleştirel düşünürlerin ele aldığı konuların başında yeni savaş kavramı geliyor. Yaşadığımız dönemi dördüncü dünya savaşı olarak niteleyen bu düşünürler, doğu bloğunun çökmesinden sonra kontrollü gerilim siyasetinin yerini sürekli savaşa bıraktığını ve gittikçe daha fazla nüfusu savaşa sokarak öngörülmez bir biçim aldığını söylüyorlar. Bu yazıda öncelikle bu kavramları ele alacağım. Daha sonra yeni savaşların kadınlar açısından ne anlama geldiğini tartışacak ve son olarak kadınlar açısından bir barış ve özgürleşme projesi olarak özsavunma konusunu ele alacağım.

OZ SAVUNMA - GEVERYeni savaşlar kavramı günümüzde dünyanın çok çeşitli yerlerinde ortaya çıkan iki tür çatışma biçimine atıfta bulunuyor. Bunlardan birincisi, ABD’nin Irak ve Afganistan işgali ile tüm dünyanın gündemine oturmuş, ancak İsrail’in Filistin’e ya da Türkiye’nin Kürdistan’a da uyguladığı yumuşak ve sert gücü bir arada kullanan, devlet eliyle ve toplumun önemli bir bölümünün rızası alınarak sürdürülen ve sonu gelmeyen savaş biçimi. İkincisi ise IŞİD’in çok yeni boyutlara taşıdığı ancak kökü bir yanda Bosna bir yanda Afrika’ya dayanan ve devletlerin çökmesiyle ortaya çıkan paramiliter grupların sürdürdüğü soykırımcı savaş. Bu savaşların tamamı çok çeşitli küresel ve emperyalist güçler tarafından yönetilmeye kalksa da, ittifakları geçici, düşmanları değişken olduğu için, savaşı yürüten aktörlerden çok, savaşın aldığı biçimler üzerinden tasnif ediliyor. Öncelikle birinciyi ele alalım:

Biyopolitik savaşlar

Sovyetlerin çöküşü ve liberalizm ile kapitalizmin kendini tek seçenek ve insanlık ve demokrasinin tek temsilcisi ilan etmesinden sonra gittikçe yayılan ve genellikle egemen olandan farklı kimlikleri hedef alan bu savaşların bir kaç özelliği var. Birincisi; savaşın siyasi anlamının yok olması ve teolojik bir anlam kazanarak insanlık, demokrasi, milli birlik ya da güvenlik gibi ahlaki değerler atfedilen bir söylemle sürdürülmesi. İkincisi; savaşın sürekli, sonsuz ve cephesi genişleyerek sürmesi. Yani eskisinden farklı olarak savaşın görünür bir sonu yok ve tüm nüfuslar, bölgeler, yerler; liberal ve kapitalist dünyanın içine girmedikleri sürece tehdit içeriyorlar ve insanlık için risk taşıyorlar. Üçüncüsü; genellikle savaşı yürütenlerin hiç kayıp vermemesi amaçlanarak, yüksek teknoloji ve özel birliklerle süOZ SAVUNMA - MOLOTOF - VANrdürülmesi. Dördüncüsü; savaşın kent içinde ve sadece silah değil silahsız bir biçimde de, yani melez bir biçimde, tüm muhalif nüfusu hedef alan, onları adeta bir hastalıktan tedavi etmeye çalışırmışçasına, abluka, karantina, sosyal politika, bölme, izole etme, hastalanmamışları sosyal haklarla kendine bağlama, seçici cezalandırma gibi yöntemlerle geliştirilmesi. Beşinci; olarak ise savaşa seyirci kılınanların rızasının alınması: toplumun öldürülenleri, nüfusun geneline bir tehdit gibi algılanmasının sağlanması. Yani savaşta yapılanlar saklanmıyor, ancak toplum bu savaşın kendi sağlığı için ve insanlık namına verildiğine ikna ediliyor.

Yukarıda da dediğim gibi böyle savaşların ne bir sonu, ne de muhattabı var. Çoğu yerde barış da bu savaşın parçası ve savaşın başka araçlarla sürdürülmesinin bir yöntemi. Barış muhalafeti tasviye etmeyi, çatışma alanlarını sermayeye açmayı, devleti yeniden tesis etmeyi ve homojen vatandaşlar yaratmayı hedefliyor. Bu savaş türüne her ne kadar en çok ABD’nin okyanus aşırı savaşları örnek verilse de bugün AKP tarafından Kürdistan’da yürütülen savaşla benzerliklerini görmemek mümkün değil. Üstelik bu yeni savaşların ekonomik bir mantığı da var. Çatışma bölgesindeki nüfus, çatışmasızlık döneminde ucuz iş gücü olarak kullanılıyor ve gerek kalmadığında şiddet yoluyla emek pazarından çıkartılıyor, savunma endüstrisini güçlendirerek ekonomiyi canlandırıyor, doğal kaynaklar çevresinde koruma alanları oluşturarak yerel sermayeyle iş birliği yapıyor, yine şiddet yoluyla istenmeyen ekonomik aktörleri pasivize ediyor, sosyal harcama yapılmak istenmeyen nüfusları abluka altında tutarak talep edemez hale getiriyor.

Nekropolitik savaşlar

Yukarıda bahsi geçen savaş türleri her ne kadar büyük yıkımlara, acılara, adaletsizliklere sebep olsa da, kendilerini meşrulaştırma biçimleri “yaşatma,” “güvenlik,” “toplumsal huzur ve sağlık” gibi söylemlerle olduğu için biopolitik başlığı altında ele alınıyorlar. Öte yandan doğrudan ölüm ve yıkım yaymayı amaçlayan savaşlar bu dördüncü dünya savaşının diğer yüzü. Ortadoğu’da mezhepçilik ile, Doğu Avrupa’da ırkçılıkla, Afrika’da ise etnik düşmanlıkla birlikte anılan bu savaşlar IŞİD gibi devlet dışı aktörlerle yürütülüyor. Bu tür örgütler genellikle kriz zamanı ve devletin egemenliğini kaybetmesiyle ortaya çıkan, mali gelirlerini kaynaklar çevresinde konuşlanmaktan sağlayan, üyelerini yağma ile geçindiren bir çeşit hedonist yapılar. Harcamak, öldürmek, ölüme yakın olmak, toplumsal normları aşmak, şiddet sayesinde tarih sahnesine çıkmak bunların ortak özellikleri. Genellikle sermayenin ve küresel güçlerin geleceklerini karartmış olduğu grupları aralarına alıyorlar. Bu kesimlerin sürdürdüğü savaş da sonu gelmeyen bir savaş. Kendilerini bir tür akıncı olarak imleyen bu gruplar için de dünyanın tamamı bir savaş alanı, ittifaklar geçici ve tüm alanlar şiddet aracılığıyla yeni egemenliklerin kurulabileceği ve mekanlar tahrip edilerek tarihin sıfırdan başlatılabileceği yağma, harcama, yıkma alanları.

Çokça göçmen yaratan ve insani yardım, kamplar, seçici sığınma vermek üzerinden göçmenleri de dünya ekonomisine dahil eden yeni bir tür sonsuz küresel savaş halinden bahsediyoruz. Aynı şekilde barışın da bir çeşit uzlaşma ve müzakereden çıkarak, tasviye etme, sermayeye kazandırma, iktidarı onarma, egemenliği pekiştirme ve yeni ekonomik ve toplumsal aktörler yaratma projesi olarak karşımıza çıkması söz konusu. Bu topyekûn savaşta elbette halkların ve toplumların en önemli meseleleri kendilerini nasıl savunacakları. Üstelik bu savaşın teröristleşmiş devletler ve develtleşmiş örgütler eliyle yürütüldüğü Ortadoğu’da, kadınlar savaşın en ciddi mağdurları olduğu gibi, barış alanları yaratmak konusunda da en büyük potansiyele sahipler.

Öz yönetim ve öz savunma

Untitled-2Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bahsi geçen bağlamda öz savunmayı öz yönetimin bir boyutu değil, öz yönetimi öz savunmanın bir parçası olarak ele almak gerekir. Çünkü mesele savaş politikalarına karşı kendini korumak ve gittikçe genişleyen savaş çephesini geriletmektir ve yöntemleri çok çeşitli olabilir.

Kürdistan ve Kürtler özelinde yakından takip ettiğimiz gibi, bu iki tür savaşın mantığı ve aktörleri birbirinden ayrı da olsa kesiştikleri nokta, aynı toplumsal kesimleri hedef almalarıdır. Biri devletin ulusalcı, sermayeci nüfus politikaları sonucunda, diğeri açıkça yok etmeyi hedefleyen soykırımcı zihniyetiyle; ezilenleri, muhalifleri, başka bir dünyayı tasavvur edenleri en büyük tehlike olarak görürür. Örneğin Suriye’de hem Esad hem IŞİD; komünistleri, kadınları, demokratları en önce yok etmiş, sürmüştür. Şimdilerde Esad, Kürt güçleriyle flört eder gibi gözükse de, ikitidarını yeniden tesis etme durumunda elbette önce Rojava’yı hedef alacaktır. Türkiye’de de hem barış sürecinde, hem de yeni süreçte, IŞİD ve devletin Kürtlere saldırı konusundaki işbirliğine hepimiz tanığız.

Ezilen halkların yanı sıra kadınlar da bu iki savaşın öncelikli hedefidir.

Biyopolitik savaş, kadınların yeniden üretim emeğini sermayeye ve milli olana eklemlemeye çalışır. Örneğin Türkiye’de son 13 yılda kadınların doğurganlığının, kimliğinin ve emeğinin, sağlık politikaları, İslamileştirme çabaları ve esnek üretim ile biçimlendirildiğini, özellikle Kürt kadınlarının sosyal yardım, yeşil kart ve şartlı nakit transferleri bir yandan, bir yandan da çocuklarını hedef alan Terörle Mücadele Kanunu ile nasıl terbiye edilmeye çalışıldığını görüyoruz. HDP’ye verilen kadın oyunun erkeklere nazaran eşitsizliğinden bu yönde bir nebze de olsa başarı kazanılmış olduğunu anlıyoruz. Yine hem kadın eş başkanların tutuklanmaları, hem gözaltında tacizler, hem İstanbul’da ayrı zamanlarda yapılan polis baskınlarında iki kadının ölümü, hem de Ekin Van örneği bu devletleştirme projesine muhasrnk-10-09-15-cizre-konak-mahallesi-yuruyus-mudahale14lif duran kadınların hedef olduğu ölümcül erkek şiddetine örnek teşkil ediyor. Türkiye’de kışkırtılmış erkeklik ve Ortadoğu’da IŞİD eliyle sürdürülen kadın kırımından söz etmeye gerek dahi yok.

Ancak kadınlar aynı zamanda savaşta, yaşatma, yeniden üretim emeğini kolektifleştirerek toplumsalı sağıltma, yas tutarak kültürel tedavi ve direnişleriyle erkeklerin şiddetine sınır çizme konusunda önemli rol de oynuyorlar. Hem Cizre direnişinde, hem bombalar sonrasında alınan kadın tavrında bunlara tanık olduk. Bunun da ötesinde elbette bu toplumsallaşan emeklerini birleştirecek çok daha geniş, yereller üstü, uluslararası ve mültecileri de katan iletişim ve ağlara ihtiyacımız olduğu açık.

Öz savunma kadınlar açısından baktığımızda aynı anda iki şeyi ifade ediyor. Birincisi; kendini ve toplumsal olanı (öncelikle üretim ve yeniden üretimi kolektif biçimde örgütleyerek) koruma, ikincisi ise; barış alanlarını genişleterek savaşı geri püskürtme. Bugün tanık olduğumuzu savaşın cephesini kuran bireyselleştirme, kitleselleştirme, yok etme, arzuyu öldürmekle, ceset üretimiyle tatmin etme amaçlarına karşı, ancak kadınların gündelik hayatta yaşamı kurarken ürettikleri etik bir alternatif olabilir. Ancak bu etiğin görünmez halinden çıkartılarak bir güç haline gelebilmesinin önünde hala hem kendimizin hem de bizim dışımızdaki odakların ürettiği ciddi engeller var. Her şeyden önce tüm kadınların bu dördüncü dünya savaşında bir cephe olmaktan bir taraf olmaya geçmeleri, öz savunma fikrine kendi özgün damgalarını vurmalarına ihtiyaç duyuyoruz.