Ağıtlar ağaçlara fısıldandı

- Elif SONZAMANCI
110 görüntüleme

Maraş Katliamı, Türk Cumhuriyet tarihinde Kürt Alevi coğrafyasında yaşanan katliamların bir devamı olarak hayata geçirilmiş planlı katliamlardan biridir.

Alevi Kürt kimliğinin varlığı ve Maraş topraklarındaki etkinliği devlet tahammül(!) sınırını zorlamış ve bu atmosfer Türk-İslam çizgisini zorlayan bir tehlike sinyali olarak algılanmıştır. Maraş katliamı birkaç müslümanın tahrik olup yaptığı, tesadüflerle gelişen bir katliam olmaktan öte, son derece kapsamlı bir hazırlığın ardından hayata geçirilen bir katliamdır. Bu katliam ile bu topraklara acısı dinmeyen bir tarih işlenmiştir.

Maraş Katliamının ardından tam 41 yıl geçti, ne failler yargılandı, ne de acılar tükendi. Gerçekleşen diğer birçok katliam örneğindeki gibi Maraş Katliamında da yüzleşme gerçekleşmedi, bilakis failler ödüllendirildi. Ağıtlar ağaçlara fısıldandı, kanayan toprak kimsesiz kaldı. Öyle ki katliamın ardından göçertme politikası devreye sokuldu.

Katliamı yaşayan kadınlara ne oldu?

Geçenlerde izlediğim bir programda, 1994 yılında İstanbul’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı’nın (TOHAV) kurucu üyelerinden Avukat Medet Serhat’ın oğlu Rumet Serhat, babasının katledilmesinin ardından hatırladığı en baskın duygunun “babasızlık” olduğunu söyledi. Bu ifade aslında katliamlardan geriye kalan çocukların da yaşadıkları duygusal, psikolojik ve ruhsal gerçekliğe tercüman olan yalın bir ifade.

Evet katliamlar bu topraklarda babasız ve annesiz büyümek  zorunda kalan çocuklar bıraktı, zorluklarla yalnız baş etmek zorunda kalan kadınlar bıraktı, kimsesizleştirilen insanlar, kimsesizleştirilen bir toprak bıraktı. Peki Maraş’ta katliamı yaşayan kadınlara ne oldu? Sessiz çığlıklarla haykıran o cesur kadınlara…  Savaşta mağdur karşılaştırılmaz elbet, fakat eril zihniyetin yönettiği savaşların en mağduru tecavüze uğrayan, karınları deşilen, kalkan yapılan kadınlardır elbette.

41 yıl geçti, bu acılara bir yıl daha eklendi, fakat kadınların yüreklerindeki acılar o ilk günkü kadar taze, o ilk günkü kadar dehşet verici. Yıllarca kimse onlardan, onlar da kendilerinden bahsetmedi, öylece sessizliğe gömüldüler. Her gün tiksinerek hatırladıkları, sessizce çığlık attıkları, hafızalarından sökemedikleri bir acı miras kaldı Maraş katliamı mağduru kadınlara.

Katliamın izleri

Maraş katliamına dair çok şey yazıldı, belgeler, ifadeler, tanıklıklar dile geldi. Son yıllarda medya araçlarının gelişimi ile birlikte bu tanıklıklar daha da görünür oldu. Fakat o korkunç katliamda kadınların neler yaşadıkları bence hala yeterince işlenmedi. Zira onlar için yaşananları anlatmak, ifade etmek kolay değil.

Maraş katliamına dair düzenlediğimiz bir konferansta katliamı kadınlar üzerinden yazan, onların yaşadıklarını hikayeleştiren yazar İnci Aral ile sohbetimizde bir detayın üzerinden bir kez daha geçmiş olduk.

Aral, Maraş katliamından bir yıl sonra şehre gittiğinde, yaşanan acıların ayrıntılarını asıl kadınlardan dinlediğini söylemişti. Erkeklerin daha çok sonuca odaklı anlatımından dolayı, yazdığı kitabın anlatımlarını kadınların ifadeleri üzerinden kurgulamıştı. Çünkü kadınlar yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar anlatıyor, detayları atlamadan neredeyse dakikası dakikasına söze döküyorlardı. Zira kadınlar hem dava sürecinde, hem de sonrasında daha cesur bir tavır sergilemişlerdi.

Aral 10 günde, 10 köy gezdi, tanıklarla konuştu, tek tek not aldı. Kadınların her kelimesini hafızasına kazıdı. “Bu kadar insanlık dışı bir olayı edebiyatın belleğine kaydetmiş olmak çok önemliydi” diyor Aral. Sadece edebiyatın belleğine değil, bence bir toplumun kültürel belleğine de önemli bir katkısı oldu Aral’ın. Bu detayı da burada bir kez daha hatırlatmış olalım.

Çocuklarını devlete yedirtmeyen kadınlar

Maraş Katliamında yaşamını yitiren 111 kişiden 17’si kadındı. Hepsi de barbarca yöntemlerle öldürüldü. Katliam sırasında tecavüzler de yaşandı. Tecavüze uğrayan kadınlar  yaşadıklarını ne kendilerine, ne de başkalarına ifade edebildiler.

Katliamın ardından tanıkların anlatımlarından öğreniyoruz ki, omuzlarına yüklenen ağır yükün yanısıra, hayatta kalan kadınların çocukları da ellerinden alınmak istendi. Maraş Katliamında eşini kaybeden ve çocuğu elinden alınmak istenen Elif Bozkurt’un hikayesi onlarca örnekten sadece bir tanesi: “Sıkıyönetim komutanı beni yanına çağırdı, gittim. İzmir Söke’de bir aile çocuğumu evlatlık olarak almak istiyormuş. Ben de “vermem” dedim. Komutan‚ “kızım Elif sen ne yapacaksın nasıl bakacaksın çocuğa” dedi. Ben de “dilencilik yaparım yine bakarım” dedim. Evet o kadınlar her şeye rağmen çocuklarına sahip çıkıp onları büyüttü.  (Elif Bozkurt’un kendi dilinden: https://www.youtube.com/watch?v=KqkZ9M4Mhm8 )

Ağır tanıklıklar ve normalleşemeyen yaşamlar

Özellikle o dönem tanıklıkları aktarmak amacıyla çeşitli zamanlarda Maraş Katliamı tanıkları ile görüştük. Görüşebildiklerim arasında iki kadın beni çok etkiledi. Öyle ki onlarla görüştükten sonra bir süre kendime gelemedim. Zira Maraş katliamı ile ilgili tanıklık sohbetlerinde daha çok siyasi-sosyal koşulları konuştuk. Ama bu kadınlar yaşadıklarını yalın bir dille, tüm detayları ile anlatıyor, adeta insana o günü yeniden yaşatıyor, anlattıklarını o an yaşıyorlardı.

Ayşe Traş, vurulduktan sonra kolları ve bacakları kesilerek kazanda kaynatılan Ali Traş’ın ablası. Maviş Toklu ise kurşunlanarak öldürülen Kalender Toklu’nun eşi, yine öldürülen Hüseyin Toklu’nun kardeşi. (Ayşe Traş ve Maviş Toklu’nun dilinden : https://www.youtube.com/watch?v=GZaf1nGBlBg )

Ayşe Traş konuşmaya başlar başlamaz travmanın etkisinden kurtulamadığını hemen anlıyorsunuz. Zira anlattıkça değişen ruh dünyası beden diline vuruyor. Traş konuştukça, insanı yeniden o korkunç günlere götürüyor. Ali’nin parçalanan bedenini buldukları zamanı ise şöyle dillendiriyor: “Dişlerinden tanıdık Ali’yi. Dişleri düzgündü Alim’in. Anam askerlerden Ali’nin bir dişini istedi. Oradaki asker bir dişini söküp anama verdi. Anam ağzına attı. Asker anama, ‘yutma teyze’ dedi. Anam, ‘Yutmuyorum, Ali’mi hissediyorum’ diye yanıt verdi. Parçalarını hemen oraya gömdük. Tekrar almasınlar diye üzerini betonla kapladık. Ali’nin parçaları hala Türkler’in arasında.”

Ayşe Traş yaşadıklarından sonra Almanya’ya geliyor, daha sonra İsviçre’ye taşınıyor. Fakat acısını hiçbir zaman yüreğinden atamıyor. Yaşamı normalleşemiyor…

Hatırlamak istemiyor, unutmak da mümkün değil

Maviş Toklu da o zamanlar 22-23 yaşlarında. Eşi Kalender Toklu ve kardeşi Hüseyin Toklu vurularak öldürülüyor. Yaşananları hatırlamak istemiyor ama unutmak da mümkün değil. “Devlet kendi eliyle yaptı” diyerek başlıyor anlatmaya: “Evlerimiz yandı, kocamı kucağımda vurdular, abim öldü,  Ali Traş öldü… O zaman 5 aylık hamileydim. Kocamdan sonra bir kız çocuğum dünyaya geldi.”

Yaşadıklarının bir bedeli olsun istiyor Toklu. Kendi aile bireyleri dışında yaşanan diğer vahşetlere de tanıklık ediyor. Maviş Toklu’nun tanıklıklarından biri de 80 yaşında gözleri tornavida ile oyulan, kafası tuvalet deliğine sokulan, üzerine at arabası geçirilen Cennet Çimen. Yazarken bile insanın elleri varmıyor, yapanın elleri nasıl vardı? Barbarlığı siz düşünün.

O dönemde Toklu’nun anlatımları kayıtlara şöyle yansımıştı: “Sonra, karşımızda oturan ve bir gözü görmeyen çok yaşlı Cennet Çimen’in evine gittiler. Bu kadını, ‘Gel nene, gel’ diyerek elinden tutup dışarıya çıkardılar. Cennet kadın, gözleri görmediği ve yaşlı olduğu için öldürülenlerden ve yakılanlardan habersizdi. Sanıklardan Cuma Yalçın ile Nuri Boğa tornavida ile Cennet kadının gözlerini oydular, sonra silah sıkarak öldürdüler. Yakınında bulunan helanın çukuruna baş üzeri atıp, üzerine at arabasını devirdiler. Daha sonra hem bizim evi, hem diğer evlerin tümünü yaktılar.”

Bu görüntülere şahit olanın yaşamı artık nasıl normalleşebilir ki?

Acılı hafıza hep cesurca mücadele etti

Koçgiri’den Dersim’e , Dersim’den Maraş’a kadar  onlarca katliam yaşandı. Bütün bu katliamlar bir zincirin halkaları misali birbirinin devamı olarak yaşandı. Dersim’de mağaralarda insanları zehirleyenler, Malatya’da bomba patlattı, Sivas’ta insanları diri diri yaktı.

Bugün hala devam eden DAİŞ katliamları da bu zihniyetten uzak değildir. DAİŞ’li barbarlar Rojava’da, Şengal’de çocuk, kadın demeden insanları hunharca katletti. Zaman değişti, zihniyet hep aynı kaldı. Kendinden olmayanı kabullenmeme, katletme, yerinden etme, coğrafyanın demografisiyle oynayarak o toprakları kimsesizleştirme. Bu politika o gün işe yaramadı, bugün de yaramayacaktır.

Dünyanın birçok ülkesinde Maraş Katliamı mağdurlarına rastlamak mümkün. Fakat nereye giderlerse gitsinler acıları da onlarla beraber gitti. Bu acı hafızanın taşıyıcısı da en çok kadınlar oldu. Zira o taşıdıkları hafıza bizlere unutturmadı. Zira o hafıza hep cesurca mücadele etti.