Bir belgesel

yazan Nazan ÜSTÜNDAĞ

Belgesel filmler kimi zaman analitik değerlendirmelerin, sözel ve yazılı anlatının ötesine geçerek hakikatin etkin ve sürükleyici bir dilini yaratmakta öncü rol oynayabiliyorlar.

Belgeselin şu sıralar özellikle dünyanın doğusunda ve güneyinde altın çağını yaşadığını söyleyebiliriz. Yazılı iletişime çoğunlukla sömürgecilik ve milliyetçilik eşliğinde ve elit bürokrasiler öncülüğünde geçmiş toplumlar için yazım alanını özgürleştirmek, eğip bükerek kendi hakikatlerini dile getirecek kapasiteye kavuşturmak ancak yazı diline adamakıllı hükmetmeye başlayınca oluyor. Elbette ki çoğu zaman demokratik bir süreç değil bu. Hem eğitim, hem deneyim gerektiriyor. Bu eğitim ve deneyim ise genellikle bir süreliğine de olsa emek pazarının dışında kalma lüksüyle ediniliyor. Yazı dilinde dehşetin, şiddetin, devletin, emperyalizm ve sömürgeciliğin anlatısını oluşturmakta devrim yaratmış Latin Amerikalı büyülü gerçekçilik akımının ve Hindistan’daki madun edebiyatının öncülerinin genellikle iyi eğitim almış, bol seyahat etmiş, devletin bürokrasilerinde yer almış ya da batı üniversitelerinde okumuş entelektüellerden oluşması rastlantı olmasa gerek.

Hiçbir form gerçekleri göstermez, hakikati kurgular 

Elbette burada bir parantez açmak lazım. Bunlar tercüme edilmiş olanlar. Belki de tercüme edilmemiş olanlar içinde bambaşka yolculuklardan gelen, bambaşka anlatılar da vardır. Örneğin “günlük” formunun henüz edebi olarak tartışmalı bir tür olmaya devam etmesi bizi birçok cevherden mahrum bırakıyor olabilir. Nitekim Kürt edebiyatında ortaya çıkan kimi kadın gerilla günceleri hem dile hükmetmenin farklı yolculuklarını belgeliyor, hem de birer edebiyat şaheseri olarak tanınmayı bekliyor.

Belgesel yazıya göre daha demokratik bir form. Üstelik adı, türü ve kullandığı teknolojiler sebebiyle gerçekleri gösterdiği konusunda daha ikna edici olabiliyor. Oysa elbette ki hiçbir form gerçekleri göstermez, hakikati kurgular. Bir belgeseli iyi yapan ise hem bu kurgulayış sürecini açık etmesi, hem de çeşitli teknikleri kullanarak göze görünmeyenleri, dile gelmeyenleri hikayelendirebilmesidir. Darwin’in Kabusu belgeseli gibi kim ya da ne anlatabilir Afrika’nın sömürgeleşmesinin boyutlarını; Avrupalı bir firmanın Viktorya gölüne attığı et yiyen balıkların çevresinde dönen küresel ekonominin kendini bir yandan uluslararası toplantılarda sahnelerken bir yandan da yarattığı şiddeti, eşitsizliği? Ya da Endonezya’da milyonlarca insanı katletmiş paramiliterleri konu eden Öldürme Eylemi gibi hiç anlatılabilmiş midir şiddeti icra etmek, sahnelemek, seyretmek, seyrettirmek ve seyredilmekten duyulan iktidar hazzı?

Belgesel dünyasında egemen olan erkekler

Ortadoğu’daki belgeseller, özellikle Afganistan, Irak, İran, Kürdistan ve Suriye üzerine olanlar da şimdiye kadar hiç olmadığı gibi savaşı anlatıyorlar. Özellikle de şiddet, savaş ve işgalin koskocaman dünyaları bir anda nasıl yerle bir ettiği gibi; insanların en samimi ilişkilerine, iç dünyalarına, gündelik hayatlarının ayrıntılarına nasıl sızdığını da. Ortadoğu belgesellerinde aile, akrabalık ve arkadaşlık yani bağlılıklar merkezde. Bağlılıkların kopartıldığı bir hayatı yaşamaya değer kılmanın mücadelesi anlatılıyor filmlerde.

Her ne kadar kadın belgeselciler de olsa, belgesel dünyasında egemen olan erkekler. Ancak ilginçtir ki konu olarak kadınları tercih ediyorlar. Kadınların daha gerçek, daha insan, daha yaşam olduklarına dair samimi bir inancın onları yönlendirdiğine eminim. Ama kimi zaman oldukça tehlikeli bir yönelim bu: Kadınları kültürün, deneyimin, gerçeğin en saf sembolü olarak gören bakış açıları daha sonra çoğunlukla kadınların bu role devam etmelerini garantiye alacak tahakküm mekanizmalarının da arka planını oluşturuyor.

Radyo Kobanê bu minvalde, seyredilmesi gereken belgesellerden biri. Kobanê’nin “maddesinin” kameraya sızdığı bir film. İnsan bedeni, toprak, hayvan, bitki, yıkıntı ve toz, savaş sonrası Kobanê’nin doğasını oluşturuyor. Son derece rahatsız edici görüntüler; insan odaklı savaş anlatılarının ötesine geçerek ahlakı, siyaseti, insanlık denen kurguyu sorgulatıyor. Ancak sanki kaçınılmazmış gibi ne yazık ki sonunda yine de erkek egemenliğe teslim oluyor. Hayatın yeniden yeşermesi hikayesi anlatılan kadının evlenmesiyle oluyor ve bizden geleceğe bakıp, olan biteni geçmişe havale etmemiz bekleniyor.