Çıplaklığın direnişi

yazan Rojda YILDIRIM

BEDEN TESHIRI 2Çıplaklık hepimize farklı çağrışımlar yapar. Kimimiz için çıplaklık utanma duygusudur. Kimimiz için doğallıktır. Kimimiz için sanatın temel öznelerinden biridir. Kimileri için namus ve ar kavramlarının bedenleşmiş halidir. Kimileri içinse çıplaklık öç almanın, intikamın vücut bulmuş halidir. Oysaki çıplaklık kavramını kullandığımızda ilk akla kadın bedeni gelir. Hatta ortaçağda çıplaklık günah olarak kabul edildiği için uzun süre ressamların çıplak kadın vücudu çizmeleri engizisyonun kararıyla yasaklanmıştır. Sanatta estetik bir görüntüyken aynı çıplaklığın erkek egemen ideoloji tarafından faşizan bir silaha dönüştürüldüğüne de şahit olabiliriz. Çıplaklığın ağır basan gerçekliği ise bütün toplumlarda kadın bedeni üzerinden namuslaştırılmasıdır. Kadın bedeninin her santimine ayrı anlamlar yüklenerek kadının köle haline getirilmesinin de sembolik ifadesidir.

***

Kürdistan’da 1980’li ve 90’lı dönemler sadece ulusal değil aynı zamanda kadın eksenli kimlik taleplerinin de öne çıktığı yıllardı. Cins odaklı mücadelenin görünür olmasıyla birlikte kadına dönük algılar ve politikalar da değişmeye başladı.

Kadınlar akın akın devrime giderken toplumsal tabuları da alt-üst ediyordu. Önce içinden çıktığı feodal toplumu sonra da devletin kendisini karşısına alıyordu. Bu asi kadınlar sadece geleneksel toplum açısından değil devlet açısından da “yoldan çıkan” kadınlardı. Evet, bu aykırı kadınlar sadece bilinen “yoldan” çıkmakla kalmamış devletin ve geleneksel toplumun kadınların kaderi olarak bellettirdikleri yola da başkaldırmıştı. Bu noktada “erkeklerin peşine takılıp gittiler” diyen feodal toplumla kadın köleliği konusunda hatırı sayılır bir mirasa sahip olan Türk devleti de aynı algıda rahatlıkla buluşabiliyordu.

TC’nin erkek aklı önceleri “koca için dağa kaçıyorlar” gibisinden bir argümanla piyasaya çıktı. Kendince feodal toplumun namus anlayışına oynuyordu. Sonraları  “Anadolu’dan Görünüm” adlı ucube bir program yaptılar. Yıllarca süren bu programda yüzü karartılarak konuşturulan kadınlar ve erkekler vardı. Birilerine “aşk için dağa çıktık” sözü söylettirilirken, diğerine de “kadınlar erkeklerle birlikte olmak için dağa kaçıyordu” demek düşüyordu. Sonrasından bu söylemler “erkekler dağda biz kadınlara zorla BEDEN TESHIRIsahip oluyorlar” gibi bir söyleme dönüşmekte gecikmedi. Tabi bu argümanları daha da güçlendirmek lazımdı. Medya yoluyla her akşama şöyle bir haber düşerdi ajanslara: “Eşkıyalar ve teçhizatlarıyla birlikte doğum kontrol hapları da ele geçirildi”. “Hamilelik, bebek” gibi kavramlar havada uçuşurken kadın mücadelesi geliştikçe yöntemler de derinleştiriliyordu. Katledilen kadın devrimciler için “bekâret kontrolü yapıldı”, “tetkikler sonucunda bakire olmadığı anlaşıldı” gibisinden söylemler sıklıkla duyulur oldu.

1990’lı yıllardan sonra kara propagandaya yenileri eklendi. Kadın gerillaların beden teşhiri yapılmaya başlandı. Vücutları parçalanan kadınlar sadece çıplak bırakılmıyor aynı zamanda kentlerde, sokaklarda dolaştırılarak ‘ibreti âlem olsun’ diye topluma gösteriliyordu. Çıplaklık o günden günümüze kadar oldukça yoğun bir şekilde kadın gerillalara karşı kullanıldı. Sadece katledilen kadınlara yapılmadı bu. Aynı zamanda zindanlara alınan, işkence edilen bütün kadınlara çıplaklık bir işkence yöntemi olarak dayatıldı. İşkenceye alınan kadınlar çıplak soyularak çözülmeleri için her türlü cinsel işkence yapılırken, direnen kadınların karşısına ya babaları ya da eşleri çıkarılıyordu. Çıplak teşhir yöntemiyle kadınların ya da karşıdaki kişinin teslim olması isteniyordu. Direnenlere karşı tecavüz de yaygın olarak kullanılan bir teslim alma yöntemiydi. Daha da çoğaltacağımız bu politikaların hepsinin tek bir hedefi vardı. Toplumun namus algısına hitap etmek, namus üzerinden kişiyi ve geleneksel toplumu çökertmekti. Ne de olsa namus denilince akan sular duruyordu. Namus adına kadınların hayatı karartılıyordu. Namus adına kadınların teşhiri ve katledilmesi meşru görülüyordu. Ne de olsa namus adına bir toplumun hepsi kadın şahsında aşağılanabiliyordu.

En son Ekin Wan’la başlayan ve Cizre’de ismini dahi bilemediğimiz iki kadın bedeninin vahşice teşhiri aslında erkek egemen ideolojinin de tarihsel fotoğrafıydı. O fotoğraf iktidarın topluma kudretini gösterdiği ve vahşetin sıradanlaştırıldığının kanıtıydı. Yani erkek egemen akıl yine başka erkeklerin en zayıf karnı olarak görülen “namus” anlayışına oynuyordu.

Ancak günümüzün tarihsel bağlamlarından farkı vardı. Ortaçağın arenalarında sınırlı sayıda insana gösterilen ölümün alkışlanmasını, çağımızda bütün kamuya açık yapılıyordu. Teşhir edilen kadınlar için dünya tek bir arenaydı. Nasıl oluyordu da o dönem dahi sınırlı alanlarda gerçekleşen bu durum kamusal alanın orta yerinde, postal fotoğraflarıyla ve gayet bilinçli biçimde fotoğraflanıp görülmesi isteniyordu?BEDEN TESHIRI PROTESTO

Toplumun gözüne soka soka, bir bütün Kürt kimliği kadınlaştırılıyordu. Cizre’de, Sur’da duvarlarda ancak erkeklerin anlayacağı bir dil olan kadını işaretleyen küfür ve “sizi kadın yapmaya geldik” gibisinden duvar yazıları erkekliğin tarihsel özeti gibiydi. Bu mesaja karşılık kadınlar, yani o asi kadınların direnişi tam da o algıyı yerle bir ediyordu.

Özgürlük iddiası her gün dünya tarafından daha da ilgiyle takip edilen ve kaybettiği yerden dirilen kadınlar  ilişki içinde olduğu her alanı özgürleştirme sorumluluğunu taşıyordu, yaşıyordu ve yaşatıyordu. O kadınlar ki, üzerinde mülkiyetin olmadığı, kendi bedenleri gibi toprağında özgür olmasını isteyen, sınırların tellerle örülmesine ağız dolusu gülen, toprağın ve bedenin iktidar tarafından kuşatılmasını bilen kadınlardı…

İddia büyüdükçe şiddet de büyüyordu. Direniş örgütlendikçe toplum, utandırılmaya, aynaya bakamayacak hale getirilmeye çalışılıyordu. Bu kötülüğe, izleyenler de dahil edilerek faşizm kolektifleştiriliyordu.

Yaptıklarına kutsallık atfen postallılar ise “şehitlik, vatan, namus, yücelme” gibi kodlarla sözüm ona normallik duygusunu yaşarken belki de akşam bir kadına sarılarak uyuyordu. Kötülüğün sıradanlaştığı ve kötümser olmanın bulaşıcı hale getirilmeye çalışıldığı bu dönemde bize kötü olmayı dayatanların unuttuğu bir şey var: Tarihsel hafızamız ve yaşadıklarımız kötülüğün, faşizmin sıradanlaşmasına karşı mücadele etmenin ve değiştirmenin tarihidir. Kesilen yerde yeşermeyi, zulmün olduğu yerde direnmeyi ve onurlu durmayı öğrendi bu kadınlar ve bu halk.  O asi kadınlar tarih yaptılar…