Çocuklukta kanatlanan bir yaşam

- Abdullah ÖCALAN
267 görüntüleme

Benim için Kürt sorunu köyümüze beş kilometre uzaklıktaki komşu Cibin köyü ilkokuluna her gün yayan gidip geldiğim günlerde başladı. Sorun fiziksel zorluklardan çok kültüreldi. Türkçe bir yabancı dildi. Kendini ilk ciddi hor görme, Kürtçe dediğimiz anadilden sessizce uzaklaşıp, ayrıcalıklı dil olan Türkçe’ye kapanmakla başladı. Sanırım kişiliğimde hor görmeyi ve hor görülmeyi aileme yansıtarak, karşılığını kendilerine ödetmeye çalışmıştım. Hala hatırımda olan tavukla civcivlerinin birbirleriyle anlaşma halini anneme yansıtmam bu dil çelişkisinden kaynaklansa gerek. 

Ailemin şahsında Kürtlük de benim için bir hor görülme nedeniydi. Kendi dilinde yazamayan, dilini kullanamayan bir halk toplumu hor görülmeye layıktır! Bu olgunun çocuk ruhumda gittikçe derinleşen bir yara açması kaçınılmazdı. Yine halen hatırımdadır ki, Kürtlük artık bir  ‘kuyruk’ gibi takılıp beni bir an bile rahat bırakmayacaktı. Kaldı ki, çevrede ‘Kuyruklu Kürt’ tabiri de duyulmaya başlanmıştı. Benim için bu ikinci bir darbeydi. 

Hor görülen Kürtlüğün telafisi

Savunma mekanizmalarımın iki yönlü oluştuğunu hatırlatmak isterim. Geleneksel kültürü temsilen dine sarılmak ve kendimle sürüklediğim on civarındaki ilkokul öğrencisine yolda ‘imamlık’ yapmak, açık ki ancak ciddi bir tepki olarak anlamlandırılabilir. Bu tutumum lise son sınıfa kadar aynen devam etti. Resmi laik geleneğe karşı sıkı bir dindar pozisyonunda olmam özgün ve ilginçti, tepkisel ve savunmacıydı. Ezberlediğim yaklaşık otuz üç Kuran suresi benim için savunma silahı niteliğindeydi. Hor görülme kompleksine karşı ikinci etkili silahım, hep sınıfın birincisi olmaktı. Üniversitenin son sınıfına kadar öğretmenlerin gözde talebesi olmaktan hiç taviz vermedim. Bu da ezbere bir gösteriydi; tepkisel ve savunmacı bir mekanizmaydı. Şunu kanıtlamak ister gibiydim: Hem Kürtlüğün hor görülmesini telafi etmek, hem de kolayca teslim olmayacağımın işaretlerini vermek. Bu hep böyle oldu ve bu konuda başarılıydım. 

***

Dürüst, güçsüz ve onuruna bağlı bir aile

Anamla yaşadığım kadar babamla çelişkilerim olmamıştı. En önemli çelişkim, ilk köy-aile isyanına giriştiğim günlerde doğmuştu. Çevrenin aksine, benden umutluydu, başaracağım müjdesini de vermişti. Çok sonraları durumunu yorumladığımda, geleneğin çok dürüst ve yozlaşmamış bir unsuru olarak kendisini savunduğunu fark ettim. Bireysel olarak güçlü bir dinî ahlâkı vardı. Geçmişte güçlü olan aile geleneğinin zayıf düşmüş bir ferdi konumundaydı. Ataerkil gücünü kaybetmişti. Ailede anaerk yönü daha ağır basıyordu. İki erk arasındaki denge bana çıkış yapma imkânı yaratmıştı. Her iki tarafın da üzerimdeki iddiaları neredeyse tükenmişti. Aile içinde özgürlüğümü önemli oranda elde ettiğimi belirtebilirim. Asla anlamadıkları, daha doğrusu fark edip de hiç güç getiremeyecekleri modern dünya karşısında beni yalnız bıraktıklarında neler hissettiklerini tam bilemiyorum. Ama bana güvenleri vardı. Dürüst, güçsüz ve onuruna bağlı bir aileden olmayı küçümsememek gerekir. 

Acılı ve öfkeli maratona mecbur kılınmak

Başta ana-babalar ve -acıyla söylemek durumundayım ki- sözde tüm büyüklerimiz çocukların ruh haline dikkat etmeli ve ruhlarını mutlaka doğru bir toplumsallıkla doyurmalı ki, çocuklar bu yönlü müthiş acılı ve öfkeli maraton koşularına mecbur kılınmasın! 

Devlet ve toplum iyice açığa çıkan Kürt sorunu konusunda artık aynı güncellikte bir çözüm beklemektedir. Dert yerini buldu, şimdi sağlıklı bir çözümü dayatıyor. Görünüşte onuru kırılan ve çok yetersiz koşullarda yaşama gözlerini açan bir çocuk ruhunun sonucu olarak açığa vurulan Kürt sorunu, gerçekten mevcut konumuyla tamamen evrenselleşmiş bir hali yaşamaktadır. Sorunun evrensel hali yaşandıkça, çözümün de evrensel koşullarda aranması kaçınılmazdır. Bu da evrensel zihniyete sahip olmayı gerektirir. 

***

Avdilê Uveyşê

Beyaz Türk faşist modernite okullarının kıskacı altındaki günlerimi hala iyi hatırlıyorum. İlkokula adım attığımda ne tür bir canavarla karşılaşacağımı hayal ettiğim günler hala hafızamdaki yerini koruyor. Ne tuhaftır ki, karşılaştığım ilk canavarların sevgili yavrusu olmuştum. Beni el üstünde tutmaya başlamışlardı. Ben de onlara yumurta ve yoğurt götürüyordum. İlk Türkçe heceler dudaklarımdan döküldüğünde, modern ruh ve bilince en başarılı adımı attığıma kendimi inandırmıştım. Ama orada hep gizlediğim bir yanım vardı. Ruhumun korku içinde titreyen halini hep gizledim ve yansıtmamaya çalıştım. İkiyüzlü kişilik herhalde böyle oluşuyordu. Köyün ve ailenin kişiliğime ne vermiş olduğunu bilemiyordum, anlamıyordum da. Oldum olası ailenin ve köyün hayırlı bir evladı olamamıştım. Herkes yavaştan Ömer’in veya Üveyş’in (Adım daha çok Avdilê Uveyşê’ye çıkmıştı) çocuğunun, oğlunun umutsuz bir vaka olduğunu alttan alta yayıyordu. Bu durumdan utanıyor, sıkılıyordum, ama kişisel tarzımdan ödün vermiyordum. Gittikçe yalnızlaştırılıyordum. Herkes çocuklarını benden özenle uzak tutuyordu. Basit kır gezilerine katılmalarına bile içten rıza göstermiyorlardı. Kendimi kabul ettirmemin birkaç yolu vardı. Kuş avcılığı, yılan ve kertenkele öldürme seansları dikkatleri üzerime topluyordu. İlkokul sıralarında dua ezberlemem ve imamın etekleri dibinde (minberden ötürü) namaza saf bağlamam dikkatleri daha çok üzerime çekiyordu. Nitekim İmam Müslim’in hakkımdaki ilk yargısı duyulmaya başlandı: “Bu hızla gidersen uçabilirsin” türündeki bu yargı beni hayli kanatlandırmıştı. 

Modernite bana has bir ruh bırakmış mıydı?

Tüm bu süreçte kendime göre doğal önderlik havamdan hiç taviz vermedim. Aslında şu sorunun sorulması gerekir: Gerçekte bende doğal bir ruh kalmış mıydı? Daha doğrusu, karşımdaki modernite bana has bir ruh bırakmış mıydı? Belki de buradan çıkarılması gereken en önemli sonuç, modernite karşısında kendimi her saat imtihanda tutar gibi davranmamdı. Sınıflarını hep üstün başarıyla geçecektim, ama asla onun istediği gibi olmayacaktım. Peki, ne olacaktım? Muallâkta olan soru da buydu. Muallâkta yani sanki havadaymış gibi beklemede olmanın ne denli zor olduğunu bilmek gerekir. Böyle geçen bir yaşam desem, belki bazı hususiyetlerini açıklamış olabilirim. Şüphesiz bu yaşamı öz kimliğine inkâr ve imha temelinde tek taraflı dayatılan modernite karşısında kendine göre eşine çok ender rastlanan bir direniş türü olarak yorumlamak da mümkündür. Bu noktada kendi durumumu sıkça kadın kimliğinin uygarlık tarihi boyunca içine düşürüldüğü durumla karşılaştırdığım, mukayese ettiğim olurdu.