Erkek kafası kadın nafakası

- Rabia TAMER
111 görüntüleme

Bir futbol maçında son dakikalara girildiğinde takımlar üstünlük sağlamak için her zamankinden daha fazla atak yapar, hücum artar, hatta kazanmak için giderek saldırganlaşabilir. Bir savaşın en kızgın anı sonuca en çok yaklaşılan andır çünkü taraflar son kozlarını oynarlar. Bir sınavda son dakikalar çok önemlidir çünkü birazdan bitiş zili çalacak ve kaderin belirlenecektir bir ölçüde. Bir anlaşma yapılacaksa masaya oturmaya yakın büyük bir diplomasi döner kulislerde.

Bu örnekleri şunun için verdim. Kadın mücadelesinin bu kadar yoğun yaşandığı, kadınlar arası dayanışmanın eskiye oranla bu kadar arttığı, bilinçlenmenin, eğitimin, farkındalığın arttığı bir zamanda neden kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet artıyor, kadının  hakları hukuki anlamda gasp edilmeye çalışılıyor?

Bana göre bunun cevabı başta verdiğimiz örneklerle açıklanabilir, erkekçi zihniyet; kadın karşısında iktidarını kaybediyor, kaybederken saldırganlaşıyor da ondan. Erkeğin tarihte ve toplumsal hayatta varlık ve güç kazanmak için kadını ve doğayı kendisine boyun eğdirerek elde ettiği ihtişamlı iktidar artık sallanıyor, giderek kan kaybediyor, tabiri caizse sarayı başına yıkılıyor ve bildiği tek tepki saldırmak ve fiziksel güç olduğu için böyle davranıyor.

Erkekçilik en başta erkeğe yüktür

 Şöyle bir geriye bakacak olursak örneğin bir erkek geçmişte (ve yer yer günümüzde) dinin, kültürün, törenin ve devletin kendisine verdiği (verdirttiği) yetkilerle istediği kadınla istediği zamanda evlenmiş, kadının ne yaşı sorulmuş ne rızası alınmış. Dini veya resmi nikahla evlendiği kadından istediği kadar çocuk sahibi olmuş, şayet çocuk olmamışsa bu tabi ki (!)  kadının suçu görülmüş, ya ‘boş ol’ denilerek baba evine gönderilmiş veya üzerine bir kuma getirilerek yer yer bakıcı, yer yer hizmetçi olarak varlığını o evde sürdürmüştür. En ufak bir hatası dövülerek, aşağılanarak “terbiye” edilmeye çalışılmış. Ses çıkarırsa asi kadın, bağımsız hareket etmeye kalkarsa ahlaksız, düşkün kadın, kendisine zaman ayırdığında ise sorumsuz eş, ilgisiz anne denilerek damgalanmış, hemcinsleri ve toplum tarafından cık cıklarla dışlanmış, hatta taşlanmıştır.

Kadın üzerinde böyle bir hakimiyet kuran ve buna alışan erkekçiliğin bugünkü saldırganlığının bilinçaltında işte böylesi bir hegemonyayı kaybetmek istememesi yatar. Bugün İstanbul sözleşmesine, nafaka hakkına bu denli karşı çıkışların, kadın özgürlüğünün sanki evliliğe ve aileye bir saldırıymış gibi algı yaratılmasının sebebi tam olarak bu bilinçaltıdır.

AKP Hükümeti erkekçi bir hükümettir. Bu durum kadın politikalarını kadına bir lütufmuş gibi sunmasından dahi anlaşılabilir. Nitekim dişe dokunur bir politika da ortaya konulmuş değil, hatta tam tersi uygulamalarla şiddetin, geçimsizliğin tırmanmasına yol açılmıştır. Şayet bir erkek ekonomik olarak geçinemiyorsa bu kadının değil devletin problemidir. İşsizlik artıyorsa bu kadınlar çalıştığı için değil yanlış ekonomi politikalarının sonucudur. Kadın cinayetleri, şiddet, taciz, tecavüz, mobbing giderek artıyorsa bunun çözümü iyi hal indirimlerinde, istismar aflarında, nafaka gasplarında değil, tam tersine kadını koruyan kanunların titizlikle uygulanmasından ve güçlendirilmesinden geçer. Kadının güçlendiği bir toplum erkeğin aleyhine değil erkekçiliğin aleyhinedir. Çünkü erkekçilik en başta erkeğe yüktür.

 Kadınlar çarpışa çarpışa haklarını elde ettiler

Boşanmak isteyen eşini herkesin gözü önünde bıçaklayan erkek bu gücü ve rahatlığı kendisini bir şekilde koruyan ve koruyacak olan devletten, onun arkasındaki medya gücünden almaktadır. Çünkü olayın hemen arkasından TV programlarına doluşan ve kadın meselesini konuşacak olan on-on beş erkek bu tarz vakaların (!) artmasında yine kadını sorumlu tutacaklardır. Çünkü kadınlar çok çalıştığı için erkeğe iş kalmıyordur, erkek canla başla çalıştığı halde kadın evde huzur vermiyordur ve erkekten boşanmak istiyordur, çocuğundan ayırmak istiyordur, çok fazla nafaka talep ediyordur, bunun üzerine bunalan erkek çareyi şiddette, cinayette buluyordur vs vs. Elbette buna çözüm olarak kadını çalışma alanlarından çekip daha gözü açılmadan (böylece eşine itaat etmeyi öğrenecektir) erken yaşta evlendirirsek, evine, eşine ve çocuğuna bakmak dışında bir şey öğretmezsek aileyi kurtarmış, boşanmaları ve kadın cinayetlerini önlemiş oluruz. Mantık budur, erkekçi akıl budur.

 Gelin görün ki bu tablo zaten yüzyıllarca sahnedeydi. Bu tablodan günümüze kadınlar çokça bedeller ödeyerek geldiler. Eğitim alarak bağımsızlaşmayı, baba ve koca himayesinden kurtulup çalışan bir birey olmayı, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel, sporsal, sanatsal kısacası her alanda her cephede tabiri caizse çarpışa çarpışa haklarını elde ettiler. Bugün elde ettikleri bu haklar erkekçi devletin işine gelmediği için türlü kurnazlık ve algılarla yıkılmak istense de kadınların bundan değil vazgeçmek bir adım dahi geri atmaları mümkün değildir. Nafaka meselesi bunlardan birisidir. Zira boşanmak erkeğin de kadının da en doğal hakkıdır. Şayet bir evlilikte çözülemeyecek bir sıkıntı varsa taraflar hukukun imkanlarından eşit şekilde yararlanırlar. Mal bölüşümü, vesayet hakkı, nafaka gibi meseleler yasaların öngördüğü şekilde oluyor ve olmaktadır. Bunun adını sınırsız ve süresiz nafaka koyarak, sanki kadın erkekten milyon dolarlar alıyormuş gibi lanse ederek, ortalığı velveleye verip, o gürültüde kazanılmış hakları da bir şekilde hasıraltı ederek erkekçiliğin iktidarını pekiştirmeye çalıştıklarını elbette görüyoruz.

Algı operasyonu

Popüler, zengin veya seçkin tabakadan bazı kadın ve erkek figürleri örnek göstererek, bir yıl veya iki yıl evli kalmış kişilerin nasıl bol sıfırlı rakamlarla nafaka talep ettiklerini ileri sürerek sanki nafaka almak durumunda kalan tüm kadınların hali buymuş gibi resmederek, bu nafaka hakkını ve bundan istifade İstanbul Sözleşmesine ateş püskürenlerin hali ibretlik.

Geçenlerde izlediğim bir programda nafaka mağduru olduğunu söyleyen bir erkek ‘nafaka ödeyecek gücü olsa zaten boşanmaz erkek, ekonomik olarak mağdur olduğu için terk etti karısı’ şeklinde bir cümle kurdu.  Erkeklerin uyguladığı her türlü ev içi şiddetten tutun  fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel şiddetten, aldatmadan vs sebeplerden değil de sadece ve sadece parasız kaldıkları için boşandıklarını ima etmeleri bilinçli bir algı operasyonudur. Çünkü en cahil insan bile bilir ki mahkemeler maddi gücü olmayan, işsiz erkekten nafaka talep etmediği gibi, gücü oranında çok cüzi bir miktarı talep etmekte ve bu miktar da boşandıktan sonra kadının lüks içinde yaşamasına sebep filan olmamaktadır.

Toplumsal kodları okuyabilmek?

Biraz toplumun, özellikle Türkiye toplumunun yapısını en ince kodlarına kadar okumayı becerebilirsek her türlü sıkıntıya rağmen boşanmak istemeyenin kadınlar olduğunu görebiliriz. Bin bir zahmet ve emekle ördüğü yuvayı yıkmak varsa, çocuklarını ailesiz bırakmak erkekten önce kadının zor kabullendiği bir durumdur. Bu yüzden meseleyi buradan başlatırsak boşanmaya karar vermiş bir kadının artık katlanması imkansız hale gelen/ getirilen durumlarla karşı karşıya olduğunu göreceğiz.  Kaldı ki nafaka kadının erkeğin çalışma şartlarından, maddi gücünden, daha sonra yapılacak evlilik durumlarından bağımsız değildir. Bağlayıcı birçok farklı durum var. Buna rağmen maddi gücünü çok aşağılarda göstererek ödeyeceği cüzi bir miktarı dahi ödemekten kaçan erkekler olduğu gibi, çektiği onca cefaya rağmen bir daha yüzünü görmek istemediği için erkekten en ufak bir maddi beklenti içine girmeyip nafaka hakkını reddeden kadınlar da vardır. 

Çalışan ve erkeğe hiçbir şekilde maddi olarak ihtiyaç duymayan kadınların oluşturduğu bir toplum hepimizin hayalidir, ancak toplumsal gerçeklikten kopuk ve yine bambaşka kadın mağduriyetlerine yol açacak bir düzenlemeye de karşı çıkmak en temel haktır. Nafaka meselesinin maddi boyutlarını, süresini, koşullarını tartışmak başka şeydir, nafaka hakkını evliliği, aileyi dinamitleyen bir şey olarak göstermek başka bir şeydir.  

Dipnot: 

Bu mesele sadece kadının veya kadın örgütlerinin, feministlerin meselesi değil bizzat toplumun meselesidir. Kazanımları toplumun kazanımıdır. Meseleleri gündelik çıkarlardan kişisel hırslardan, ideolojik tutumlardan uzakta bir bakış açısıyla ele almayı becerebilmeli, toplumsal barışa giden yolda kadın lehine her türlü kazanımın toplum lehine olacağı da unutulmamalıdır.   Meryem ALİ