Gezi ruhu mu, tuz ruhu mu?

- Vildan Dirik
234 görüntüleme

Şimdinin temizlik maddeleri yok iken, kadınlar ev temizliğinde tuz ruhu, arap sabunu, çamaşır suyu vb. asit içerikli maddeleri kullanırlardı. Bunlar içerdiği yoğun asidikler nedeniyle keskin bir kokuya ve etkili temizleme gücüne sahiplerdi. Soluduğunuzda oldukça etkin zararı olan bu maddelerin bir diğer özelliği de uçucu olmaları ve havaya karışmalarıdır. Yoğun bir şekilde havaya yayılan bu asidik maddeleri evlerde banyo, mutfak ve tuvalet temizliğinde sıkça kullanan kadınlarda astım vb. akciğer hastalıkları, zehirlenmeler görülmekte ve bu maddeler kanser sebeplerinden sayılmaktadır. Günümüz temizlik maddeleri, çamaşır ve bulaşık deterjanları, yumuşatıcılar da aslında çok da masum değillerdir. Yoğun koku içeren her türlü kimyasalın az ya da çok kanserojen içerdiği artık bilinen bir gerçekliktir. Bu yüzden bu tür maddelerin mümkün olduğu kadar az kullanımı ve bunların yerine sirke, limon ve sabun gibi daha doğal ürünlerin kullanılması tavsiye edilmektedir.

Bu maddelerin içinde tuz ruhu dediğimiz madde, hidrojen ve klor denilen elementlerin bileşiminden oluşan renksiz bir sıvıdır. Oda sıcaklığında ise gaz haline dönüşmektedir. Gaz halinde de renksiz olduğu için görünür değildir. Bu aside bu görünmez özelliğinden olsa gerek “ruh” denilmiştir.

İnsanların bir maddi bir de manevi varlığı olduğuna inananlar maddi varlığı “beden” manevi varlığı da “ruh“ diye tanımlamışlardır. İnsanın ölümüyle birlikte ruhun bedeni terkettiğine, bedenin öldüğüne ama ruhun varlığını sürdürdüğüne inanılmıştır ve inanılmaya devam edilmektedir. Ruhun görülememe özelliği halkların diline de farklı şekillerde yansımıştır. “Vardır ama görünmez, yok olmaz” inanışı bazen de işin özünü anlatmak için de kullanılmıştır.

Gezi olayları sırasında da kullanılan “Gezi ruhu” deyimi, görülmese de etkili olan, öz olan, sürekli olan bir durumu ifade etmek için kullanılmış ve bu direnişe bir anlam ve misyon yüklemek için kullanılmıştır. Gezi olaylarında biraraya gelmiş, ortak tavır ve direniş sergilemiş olan platform bu birliktelik “RUHU” sayesinde belli bir duruş sahibi olabilmiştir. Ağaçların kesilmesine karşı duran bir eylem iken, politikleşerek devletin anti-demokratik tutumlarına karşı bir direniş mücadelesi haline dönüşmüştür. Devrimci ve demokratik çevrelerde bir umuda yol açan bu ortak duruşun sürekli ve kalıcı hale gelmesi halinde AKP faşizmine karşı durabilme şansını da yakalayabileceği tartışılır olmuştu. Sendikaları, siyasi partileri, sivil toplum kuruluşlarını ve her kesimden muhalif olan insanı biraraya getiren bu olayı “GEZİ RUHU” olarak anmak işte bu yüzden anlamlıydı, çünkü faşizme uzun zamandan sonra ilk kez ortak bir direniş sergilenmişti. Umut yeşermis, ezilenler, mazlumlar, ötekileştirilenler için özlenen nihayet gerçekleşir gibi olmuştu. Bu dayanışma 6 Haziran seçimlerinde de meyvelerini vermiş ve demokrasi güçleri bir kez daha yeni bir ruhla faşizme karşı durmuştu. Ancak ne olduysa oldu ve Kasım ayında yapılan ikinci seçimlerde bu ruh etkisini yitirmeye başladı. Yerlere göklere sığdırılamayan “Gezi Ruhu” bir anda neredeyse başladığı hızla bitişe doğru savruldu. Bu durum akıllara hemen Kürt sorununun bir nevi turnusol kağıdı olduğunu getiriyor. Kimyada ayıraç olarak kullanılan turnusol kağıdı asitle temas ettiğinde kırmızı, bazla temas ettiğinde ise maviye dönüşür. Kısacası bir maddenin asit içerdiğini anlamak için turnusol kağıdı kullanılmaktadır. İşte Kürt sorunu da Türkiye’de bir turnusol işlevi görmektedir. Kendilerine devrimci demokrat ve sol diyen kesimlerin Kürt sorunu karşısındaki duruşları onların gerçek yüzlerini ve renklerini ele vermektedir. Kürt halkına karşı yürütülen insanlık dışı saldırılara, katliamlara karşı sessiz kalan, görmezden gelen ve deyim yerindeyse susarak onaylayan bir yaklaşımdan “direniş ruhu” olarak söz etmek artık saflıktan başka birşey olmayacaktır. Bugün AKP’nin faşist politikalarına karşı duran bir demokratik ruhtan da ne yazık ki bahsedemiyoruz. Bu politikalara boyun eğen, kabullenen “bana dokunmayan yılan bin yaşasın“ diyen bu tutum, AKP’nin Kürtlere yönelik soykırım konseptine bu duyarsızlıkla onay vermekle kendi sonunu da getirdiğini göremeyen bir aymazlık içindedir. Oysa ki Türkiye’nin en temel sorunu çözülmeden diğer hiçbir sorunun çözülemeyeceği 40 yıllık süreçte defalarca ortaya çıkmıştır. Türkiye halklarının barışcıl ve eşit temelde yaşamasının ilk koşulu bu toprakların kadim halkı olan Kürt halkına yönelik bu saldırıları sona erdirmek için halkların ve demokrasi güçlerinin birlikte karşı durması ve bu halkın öz iradesini tanımaktır. Diğer türlü hiçbir kesimin demokrasi ve haklardan söz etmesinin bir samimiyeti bulunmamaktadır. Her yerde kardeşlik hak ve adalet deyip sıra Kürt halkına geldiğinde dut yemiş bülbüle dönenlerin ruhu olsa olsa en başta belirtiğim gibi tuz ruhundan başka birşey olamaz. İlk anda keskin sonra da uçup giden bu tür yaklaşımlardan Türkiye halkları çok çekmiştir. Saman alevi gibi bir anda parlayıp sönen bu tutumlar nedeniyle AKP ve onun çeteleri hükmünü en zalim yöntemlerle sürdürmektedir. Halkların güvenini kaybedenler kendi elleriyle insanları AKP’nin güdümüne sokmuşlardır. Tutarsız  ve umut vaad etmeyen yaklaşımları ile yakalanmış olan bir şansı kaybederek halkların uzağına düşmüşlerdir.

Kürt halkı ise haklı mücadelesi ile kendi öz yönetimlerini oluşturup, iradesini ortaya koymaktadır. Kaybeden değil kazanan olmaktadır. Çok bedel vermektedir, yiğit insanlarını kaybetmektedir belki, ancak sahip olduğu ruhu sonuna kadar korumaktadır. Eğer gelecekte Türkiye halkları için bir tehlikeden söz edilecekse, bunların içinde Kürt halkı olmayacaktır. Çünkü sahip olduğu ruh direniş ruhudur ve bu ruhu şehadetlerle beslemektedir. Şehitlerin mücadele ruhu asla yenilgi kaybetmeyen bir ruhtur. İşte Türkiye halklarının da ihtiyacı olan ruh bu ruhtur. Birlikte yaşamanın tek koşulu eşit, özgür ve öz iradenin esas alındığı bir ortak yaşam modelinin yaratılmasıdır. Bunun da gerçekleşmesinin tek koşulu tuz ruhu gibi uçucu olmayıp, kalıcı ve her türlü zulme ayrım yapmadan karşı durmak ve gerçek Gezi ruhunu oluşturarak bunu güce dönüştürmektir.