Gözlerinde bir asrın hikayesi gizlenmiş gibi…

yazan Çarçel ENGİZEK

Öyle güzel öyle masum ki gülüşün

Kaç zaman oldu görmeyeli

Senden uzaklarda değiliz bilirsin

Her güneşin doğuşunda

Yüreğimizdeki özlemle bekleriz seni…

2002 bahar sabahı, güneşin şafağında karşıdan hızlı adımlarla bana doğru gelişini hatırlıyorum. O an sorularla: Kimdir? Nasıl biridir? Diye kendime söylerken sen dünyalar güzeli gülüşünle “merhaba heval” dedin. İçimde hissettiğim duygular güzel ve anlamlı bir dostluğun gelişeceğini haber verdi.

O gündü seni görmem ve bir daha hafızamda silinmemecesine yer alman. Daha on yedi yaşında sevgi dolu bir yüreğin bilinciyle yola çıkmıştın. Dağlar toplumsal hafızamıza kazınmıştır bilirim. Ancak Şinda yoldaşla sadece dağların değil yaşamın tüm evreleri ve ayrıntıları hafızamıza ve yüreğimize kazındı. Gözlerinde bir asrın hikayesi gizlenmiş gibi bakardın. Genç yaşta onca birikimin, halkla ortak kaderin belirtileriydi o bakışların. Toprağından sürgün edilmiş, Amonos’ların eteklerinde yaşam bulmuş bir halkın kızıydın. 

Ateş ve Şinda ikisi vaz geçilmez bir birlik.

Dağlar sana yol, sen dağlara anlam kattın. Beş yıllık bir serüvene ne çok şey sığdırdın. Nice yoldaşa yaşam bilinci, coşkusu bıraktın. Güzele ve anlamlı olana ne çok ilgiliydin. Her yeni güne kaç ömür sığdırırdın. Özgürlük bir serüven değildi senin için. Yaşamın en güzel yerinde “ben varım” demekti. Ağız dolusu gülüşünle resmettin tüm güzellikleri içimize. Daha şimdi gibi canlı duruyor yüreğimde, hafızamda sohbetlerimiz. Ateş başında zamanı aşıp yol aldığımız hayallerimiz. Herkes “aklını yüreğinde” taşıyamaz bilirim. 

Avrupa da doğmuştun, ses vermişti özgürlük dağlarına gelişin. Ondandı kendi koyduğun ismini “Dengda” koymuştun. Oraların analitik aklına hiçbir zaman alışamadın. Orası sadece fiziki bir doğuştu senin için. Bir daha yüreğini ve aklını doğduğun topraklarda açmıştın ve yol almıştın seni çeken dağlara. Bir hikâye olmadı senin için özgür yaşamak. Anı anına her adımda ve her nefeste içine çektin özgürlüğü. Büyüdün bir halkın sorumluluğunu alırken üzerine. Acılarla yaşamanın çoktan farkına varmıştın. Ateş ve Şinda ikisi vaz geçilmez bir birlik. Neden mi diyorum? Çünkü ne zaman ateş görsem, gecenin ılık havası çökse üzerime orada sen varsın. Karşımda közlerin kızıl alevlerinde havalanan sohbetlerin ısısıydı senden bize akan, damgasını sen vururdun. Hala nerede kızıl bir alev görsem sen çıkıyorsun karşıma. Orada oturmak ve senle kalan sohbette devam etmek istiyorum. Her mevsim bir başka güzeldin, her gün biraz daha eylemciydin. 

“Dersim’e gidiyorum”

Zincirleri paslanmış, günümüze kalan kadim zulme karşı en keskin kılıç oldun her zaman. Terk edilmiş, yitirilmiş bir coğrafyanın çocuğu değildin sen. Dili susmuş ve bedeni donmuşlara her an söyleyecek bir cevabın ve eylemin vardı. “Kelimeler de neydi” diyeceksin biliyorum. Yaşamında yarım kalanlara bakarken sırtında heybesi bir derviş gibi erdemliydin. Ne güzeldir senle yaşamak, mücadeleye başlangıç yapmak. Sıradanlığın ötesine geçmek.  

Yeniden yeşermek bu olsa gerek. İki bin dört haziran sürecinin ilk eylemcilerinden, ilk gönül verenlerinden oldun. Koşar adımlarla sarılışın ve “Dersim’e gidiyorum” deyişin. Dersim’e vardın, dağların yücelerinde nefes aldın. Bir daha vardın kendine. Bir daha yeşerdin yaşamın anlamına, bize kattıklarınla yaşamımıza bir daha anlam kattın güzel kadın…