Gülüşün ve neşenin etekleri zil çalarkene…

yazan Güler YILDIZ

Yoksul evlerin duvarlarında asılı devrimcilerin fotoğraflarına bakıyoruz. Savaşın, silahın, işgalin, vahşetin, katliamların, ölümlerin gölgesinde umut dağıtan tek şey gülümseyen yüzleri. Daha bitmedi, “rüzgar bizden yana esecek” diyen yüzleri… Öyle emanet gülüşler değil, sağlam ve sımsıkı oturmuş yüze. Yanakları dolduran bir içtenlik, gözleri neşeyle deviren bir gülümseme.

Hiçbir şey olmasa da, yoksul evlerin “bir gün, birileri işte bu gülen  gözlerle bir şey yapacak,” dediğini biliyoruz. Ve oldu. Burada, bu topraklarda hayat neşenin, mizahın, sevimli gülümseyişlerin bereketi ile getirdi umudu, yoksul evleri doldurdu. Yoksulluk derken yer sofrasındaki tek  tabağın etrafına diz kırmışlıktan söz etmiyorum. O da var elbette. Ama başka bir şey daha var; haksızlığın ve adaletsizliğin kokuşmuş siyasetin çektirdiği, sittin sene bu ülkede huzuru görmeyeceğine inanan insanların umuttan yana yoksulluğu… Duvarlarında Deniz Gezmiş olabilir, Che’nin yan bakışlı fotosu olabilir, Yılmaz Güney ordan bir yerden melül gülümseyebilir, gidişatı değiştirecek kadar yeterli bir neşenin eksikliği ile avurtları çökmüş insanların çokluğundan söz ediyorum.

AYDIN HDP-3GEZİ’NİN AĞAÇLARINDAN  YAPARSAN SANDIĞI…

Güldüğümüz kadar ağladığımız yer “Gezi”ydi. Parkın işgal zamanlarından kalan fotoğraflar mizahın bu toplumdaki eksikliğine işaret ediyordu. Toplum neşesini kaybetmişti. Öyle 10 yıllık bir kayıp değil, yüz yılla ilişkilendirilen bir kayıp… Tüm kuşakların örselenmiş tarihinde neşeye yer yoktu. Anmalar, içlenmeler, geçip giden zamanın kıymetsizleştirilmesi üzerinden yapılan konuşmalar, şiirler, şarkılar ve yas havasının kara bulutları…

Aralandı o perde.

Yeni bir kuşaktan bahsediyorlardı. Zeki, kıvrak ve yaratıcı ve gülmesini, eğlenmesini bilen. Hayatı ciddiye alıyorlardı, ciddiyeti “ti”ye soslayarak seviyorlardı. O kuşağın bir sınavı vardı ve eve kapanıp kitapların, testlerin arasında kaybolmaktansa, sokakta, kenarda köşede zıplaya hoplaya ders çalışıyorlardı. Tek dersleri vardı ve kalmak olmazdı; gelecek dersinden çakmak demek, kendi tarihinden 5-10 sene düşmek demekti ki, düşmediler…

Bu değeri sandığa nasıl yansıtacaklardı peki? ‘Sen çocuksun ne anlarsın’ devri kapanmış, çat! ‘Oğlum-kızım ne diyorsun bu konuda’, devri açılmıştı, şak!

Seçim tarihi bu eşikte doğumunu yaptı. Gezi’de polis aracını hatıra fotoğraf stüdyosuna dönüştüren akıl, sandığa ne yapmazdı? Tek bir eksik vardı, bu zehirli mizah gücünü kavrayan ve kavradığını anlatan bir parti/lider.  Hayat ciddiye alınmalıydı ama uzun girizgahlı kösnül cümlelerden sıyırarak herkese nasıl anlatılırdı?

Onlar da devletin kestiği Gezi ağacından seçim sandığı yaptı, sandığı da hayatın sırtına dayadı.

HDP AGACIGEL TANIŞALIM SENLE…

Hafızasında şiir ezberi olmayanın fıkra kültüründen söz edilmez galiba. CHP fazla devlet bir parti, tek tek isimler neşe saçabilir ama partiye hakim bir neşe olmayacağı açıktı. MHP tek başına gülme unsuruydu, güldürme değil. Zaten yeni kuşak, bu demode tarikatla bağ kurmayacaktı. AKP her şeyin kaynağıydı. Hem kendine güldürten, hem kendine bisürü çok güldürten; hem de öldüren, öldürten!

Geriye kalan parti, yılların ağrılı birikimini taşıyordu. Taziye evi gibi bir partiydi. Her gün gelen genç ölümlerin adresiydi. Gülünebilirdi belki ama parantez içinde ve gizli gizli…

Gezi protestoları ile esen mizah rüzgarını HDP iyi değerlendirmiş, oradaki yaratıcılığı bir parti programına dönüştürerek girmişti seçime. Aday adayları, sonra adaylar, sonra meydanlar ve sosyal medya mahallesi yaratıcılığın ilk elden adresleriydi. HDP eş başkanları konuşuyor sosyal medya coşuyor, ertesi gün bazı gazetelere haber olarak yansıyor, bazı tv’ler bu neşeye ortak olmaya çalışıyor, ama istisnasız herkes HDP’yi yaşıyordu.

Halk ona kısaca RTE der. Cumhurbaşkanı olmuş, keyfi yerinde. Sarayına geçmiş, konuk ağırlıyor. Beştepe’den bakınca hepimiz sinekten halliceyiz. HDP de kim, siz kimsiniz yahu deyiverdiğinde, twitter’den bir ses geldi:

“Kim olduğumu sormuşsun, tanışalım mı?”

Bir boşluk, zaman ait bir boşluk galiba, sonra bir tweet daha:

“7 Haziran’da!”

Mahallenin tüm meraklıları, çekirdeklerimizi almış, 7 Haziran’ın duvarına tünemiştik. Nerden gelecek, nasıl gelecek, ne giymiş acaba?

Öğrendik,  çekirdekler bitti, litrelerce su içildi, ferahladık…

Sadece Demirtaş değil, gülmenin en çok yakıştığı kadınlarda da bir neşe, pür neşe! Herkes hayretler içinde. Özellikle Kürt kadınının ağız dolusu gülmesi özgüvenin işareti olarak görüldükçe, içine kapanan sofuluk, ahlakçılık çürük yumurta gibi kendine kendine gömülmekteydi. Ülkenin Kürt deyince birkaç adım arkaya sıçradığı gazete ve tv’leri Figen Yüksekdağ, Pervin Buldan nezdinde her şeye rağmen gülebilen, gülmeyi beceren bu kadınları merak etmekteydi.

Her şeye rağmen işte…

Rojava’da, Şengal’de, Kobanê’de bir yandan ölümler bir yandan doğumlardan söz ediyorduk. Vahşetin akla ziyan hallerini yaşayan Êzîdî kadınların ahı kimsenin yanına kar kalmayacaktı ya, Meclis’e giren HDP’li kadınlar güle güle onca acının hesabını soracaktı. Aklıma şimdi Ferhat Encü’nün bir geceyarısı RTE’ye attığı tweet geldi: “RTE, uyuyor musun? Kalk, Ankara’ya geldim!” Roboski’li 34 ruh adına Ferhat Encü, ceketini giyip Meclis’e de girdi ya,  Êzîdîler’e yaşatılanların hesabını sormak için Feleknaz Uca da mecliste ya, Abdullah Öcalan’ın ne adına, ne soyadına tahammül gösterenlere nazire yaparcasına Dilek Öcalan da aralarında mı ya, daha ne olsun! O kadar çok örnek, o kadar çok neşe kaynağı var ki bu cümlede…

odtu-devrim-yuruyusu-2015-12AY PARDON, “SEKS CUMHURİYETİ” Mİ DEDİM?

Gülmenin iki göstergesi var. İlki zeka ürünü sözler, ikincisi ne yapıp etsen de ciddiyetle bakamayan kayık gözler! Seçim öncesi ve sonrasında herkesin gülme üzerine ortaklaştığı iki kişi vardı. Demirtaş’ın zorlama olmaksızın o anda söyleyiverdiği sözler fena halde lemandı ve herkesin keyfi yerine gelmişti.

İkincisi ne kadar ciddi görünürse görünsün bakışlarındaki kararsızlık ve ısrarla kurt görünmeye çalışan tavşan ifadesiyle Ahmet Davutoğlu. AD’nin kendi kitlesi üzerindeki etkisi adam başına 50 liraydı, ücretsiz otobüs ve bol dağıtılan kumanyaydı. (Hep de aynı kumanyayı vermese kesin sandıktan tek çıkardı) Gerisi yaralı tarih dersinden seçtiği paragraflar, en nihayetinde bu uzun tumturaklı cümlelerin bittiği yer Konya’ydı.

Ne dedi orda, seks cumhuriyeti mi? Sosyal medya hop oturup hop kalktı. İnsan doğduğu yere, alimler kenti, Mevlana kenti Konya’da seks cumhuriyeti mi derdi. AD, Konya’daki mitinginde “bizim dışımızda 81 vilayete giden oldu mu? CHP lideri cumhuriyetçilikten bahsetti, Konya edep diyarıdır, biz onlara edebi öğreteceğiz. Ama seks cumhuriyetten bahseder, cumhuriyetin her vilayetine gitti mi?” deyiverdi.

Kaldık öyle. Güleceğiz ama neye? Seks cumhuriyeti de ne? Beynin kıvrımlarında büküle büküle gelip, Konya’da, “edep diyarı”nda sökün eden niyet de ne?

Neyse…

Artık kayışımız kopmuştu. Kim ne derse yerlerdeydik. Terbiye, ahlak, saygı hak getire… Rengarenk adaylarıyla, rengarenk cümleleriyle ve mütemadiyen gülümseyen yüzleriyle devrimciler, yoksul duvarlarından inmiş, hayata meydan okuyor, hem güldürüyor hem basamakları zekice çıkıveriyordu.

Neşe bulaşıcıdır. Bir kesim hariç geri kalan herkes birbirine göz kırparak bakıyordu. Otobüste, minibüste, kafede, işyerlerinde bir şifreye dönüşmüştü gülümsemek. Espriler meydanlardan sosyal medya meydanına taşınıyor, herkes 140 karakterde içindeki karikatürü çizip, sokağa bırakıyordu! Bu seçimlerin galibini sandıktan ziyade facebook ve twitter belirledi desek, yeridir. Ekran başına geçmekten akıllı telefonundan, tabletinden, bilgisayarın başında lider takibini yapanlar, her anın fotoğrafını sözle çekiyor, en ince alaysılığı kaçırmadan çoğaltıyor, paylaşıyordu. Sonsuzluğa ait bir fotokopi makinesiydi zaman. Aynı cümle İstanbul’dan Trabzon’a, Hakkâri’den Kayseri’ye, Muğla’dan Van’a gidiyor, Edirne’den Adana’ya koşuyordu. Herkes gülüyor, üzerine kendi esprisini sosluyor, zamanın boşluğuna atıveriyordu.

Ay çok keyifliydik. Uykusuzduk, sabahın kör saatinde işe yetişecektik, yapmamız gereken işler biriktikçe, 7 Haziran’da bir mucize olacak tüm yüklerimizi bir kenara devirecek, gülecek, gülecektik!

Gülümsemek, gülmek, meydan okumaktı ve bunu bilenler birbirlerinin gözlerinin içinde kendi neşesini çoğaltıyordu.

***

CINAR HDP-5Mahalleye yeni gelmiş yazarlardan biri, Demirtaş’ın AD ile RTE’ye dönük gayet ince mizah üslubunu değerlendirdiği bir yazısında “acımasızlık” diyordu, Demirtaş’ın yaptığına:

“Erdoğan tehdit ediyor, Demirtaş “seni başkan yaptırmayacağız” diyor, Davutoğlu hakaret ediyor, Demirtaş gülerek “hoca senin de hakkını koruyacağız” diyor. Bu acımasızlık!”

Acımasızlık, karşı tarafın bu taraf uyguladığıydı. Seçimi kazanmaya her türlü enstrümanla fokuslanmış bir niyetin iyiliğinden nasıl söz edebilirdik ki?  Daha birçok mahalle adam/kadınları, tez zamanda herkesi tir tir tireten iktidarın zihinsel yuvasına topaç atıp ipi çeken ve topacı o yuvadan almayı da başaran bir parti vardı. Bir yandan da endişe vardı tabi. Bu kadar gülmek bu memleketin kodlarında “felakete” teğelliydi:

“Küfür yok, hakaret yok, hamaset yok, ama intihara teşebbüs var. Şakağına silah dayadığın birinin ölüme hazırlandığı sırada boş tetiği düşürmek gibi bir fenalık değil mi?  Bu acımasızlık!”

Mitingler bombalanıyor, bürolar yakılıyor, insanlar en vahşi şekilde öldürülüyordu. Gülmeye tahammülü olmayanların öfkesi, silahın sesiyle tatmin oluyor, gevşiyordu.

Gülüyorduk, öldürülüyorduk. Kalkıp yeniden gülüyorduk, yeniden ölüyorduk.

Devrim olacaktı, o sandıktan kahkaha çıkacaktı, buna inanıyorduk.

“Gülmek devrimci bir eylemdi” ve sandıktan devrim çıktı, gerisi hikaye!

Rojava’da, Şengal’de, Kobanê’de bir yandan ölümler bir yandan doğumlardan söz ediyorduk. Vahşetin akla ziyan hallerini yaşayan Êzîdî kadınların ahı kimsenin yanına kar kalmayacaktı ya, Meclis’e giren HDP’li kadınlar güle güle onca acının hesabını soracaktı. Aklıma şimdi Ferhat Encü’nün bir geceyarısı RTE’ye attığı tweet geldi: “RTE, uyuyor musun? Kalk, Ankara’ya geldim!” Roboski’li 34 ruh adına Ferhat Encü, ceketini giyip Meclis’e de girdi ya,  Êzîdîler’e yaşatılanların hesabını sormak için Feleknaz Uca da mecliste ya, Abdullah Öcalan’ın ne adına, ne soyadına tahammül gösterenlere nazire yaparcasına Dilek Öcalan da aralarında mı ya, daha ne olsun! O kadar çok örnek, o kadar çok neşe kaynağı var ki bu cümlede…