Kadın direniş ağını örme zamanı

- Zozan SİMA
162 görüntüleme

TURKEY-POLITICS-WOMEN-RIGHTS-DEMOHer geçen gün artan şiddet, taciz ve tecavüz olayları, bizleri “bu kadar cani, sapık, psikopat, sadist insan nereden çıktı” diye düşündürüyor. Aslında çok sayıda insan böyleydi de şimdiye kadar biz mi farkında değildik? Hemingway’ın İspanya’da faşizme karşı mücadeleyi anlattığı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” kitabında bir diyalog geçer. ‘Ülkenizde faşist vɑr mı’ diye soran devrimciye genç adamın cevabı “Faşist olduklarını bilmeyen, ɑmɑ zamanı geldiğinde bunu öğrenecek bir sürü insɑn vɑr” biçimindedir. Benim kanaatim de odur ki; bu kadar cani ve sapık, AKP şahsında yükselen yeşil faşizm ile tecavüz kültürünün ontolojik bağı gereği kendilerini açığa vuruyor. Faşizm erkek egemenliğinin yoğunlaşan, zirveleşen hali olduğundan, kadın düşmanlarının rejimidir. Her erkeği potansiyel kadın katili olma temelinde eğiten cinsiyetçi ideoloji hortlatılarak, kadınların öz savunmasız olduğu her alanı bu katillerin yetiştiği verimli bir bataklığa dönüştürür.

Hitler’in yakın arkadaşı Albert Speer’in, ‘Hitler her zaman kitlelerin özünde kadınsı olduğunu söylerdi. Saldırganlığının büyüleyici etkisi dinleyicilerinde mazoşistçe bir kendini bırakma ve boyun eğme ortaya çıkarıyordu. Bu bir çeşit psikolojik ırza geçme demekti” sözleri, faşistlerin ve faşizmin topluma ve kadına yaklaşımını ifade eder. Topluma tecavüz ederek iktidarı altına alacağını düşünen bir ideoloji elbette kadına yönelik şiddet ve tecavüzü de meşru görecektir. Faşizm yükselirken kadına yönelik şiddetin artması, tam da bu sözün anlatmak istediği gibi faşizmin tecavüzcü karakterinin yansıması. Türkiye’de 14 yıllık AKP iktidarı bir kez daha doğruladı bunu. Ensar vakfındaki tecavüz silsilesi, imam hatip liseleri ve yatılı okullardaki istismar olayları, hapishanelerde çocuklara ve kadınlara dönük taciz-tecavüz vakalarında saldırganları koruyucu tutum, bu meşrulaştırmanın somut örnekleriydi.

Faşizm, tecavüz rejimidir

Bir dönem sosyal medyada bir karikatür yayınlanmıştı, tam da bunu ifade eder tarzda; Tecavüz suçundan hapiste olan bir adam yanındaki tutukluya “Biz buradayız, ama düşüncelerimiz iktidarda” diyordu, yanındaki ise etraftakilere “bu siyasi mi” diye sorunca, “yok tecavüz suçundan yatıyor” cevabını alıyordu. İktidardaki hükümet temsil ettiği kültürü savunup kolladığı gibi, devreye koyduğu IŞİD zihniyetli bürokratlar, tarikat şeyhleri de toplumun algısında bunun caiz olduğuna dair fetvalar verdiler. Ensar vakfında yaşanan olayların ardından bunun genç erkekleri eğitme anlamında Osmanlı’da “bademleme” dedikleri oğlancılık kültürü olduğunu beyan etmişti bir tarikatın şeyhi olarak bilenen zevat.

ap_16327646986185Binlerce yıldan bu yana önce kadınlar üzerinde denenmiş, daha sonra çocuklara, genç erkeklere, üzerinde iktidar kurulmak istenen herkese uygulanan bir irade kırma mekanizmasıdır tecavüz. Bu yüzden şiddet ve savaşın yaşandığı her yerde, kadın ve çocuklara dönük saldırılarda artış yaşanır. Türkiye’deki dinci vakıf ve kurumlarda, karakollarda, yatılı okullarda bu olaylara yol açan sapık adamların şehvet duyguları değildir. Binlerce yıllık erkek egemenliği ve devlet politikası kapsamındaki bir uygulamadır. Bu nedenle devlet, bu politikasını hayata geçirenleri korumakla mükellef sayar kendisini. Çünkü faşizmin kendisi bir tecavüz rejimidir. Fiziki tecavüzler de dahil olmak üzere ekonomiye, siyasal özgürlüklere, toprağa, kültüre, bireysel ve kolektif hakların tümüne tecavüz edilir.

Talana karşı ne yapmalı?

Bazı dönemler iktidar tutkunu bir sapkının, devleti ele geçirme hırsı ile yol açtığı istisnai bir felaket değildir faşizm. Hitler, Musollini, Franco, Kenan Evren ya da Tayyip Erdoğan’ın kişilik bozukluğu ile de açıklanamaz. Elbette bu faşistlerin kişilik özellikleri de rol oynar, ancak asıl olarak ulus devletin faşizan niteliğini görmek gerekir. Çünkü Abdullah Öcalan’ın da ifade ettiği gibi “Her ulus devlet faşisttir”. Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşundan bu yana faşist bir karakterdeydi. Ama faşizmin rengi farklıydı. Beyaz Türk eliti dışındaki tüm kesimleri katliam, baskı, tutuklama ile ortadan kaldırarak beyaz Türklük yüceltilmiştir. Bugün ise ılımlı İslam kisvesi ile başlayıp IŞİD zihniyetinin topluma hakim kılınmak çalışıldığı bir süreç yaşanmaktadır. Bu iki faşizm birbirine alternatif değil, farklı renklerdeki faşizmlerdir. Asıl alternatif bunun karşısında kadın eliyle inşa edilmiş bir demokrasi hamlesidir.

Bu açıdan değerlendirdiğimizde Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin, Türkiye’nin demokratikleşmesindeki rolünü ne yazık ki ne Türkiye’deki sol, sosyalist, feminist hareketler; ne de demokratik siyasal alanda mücadele yürüten örgüt ve kurumlar yeterince kavrayamadılar. Bu nedenle HDP’nin 7 Haziran’daki seçim başarısı etkili bir demokratik siyasal mücadeleye dönüştürülemedi. Demokrasi, özgürlükler ve kadın hakları konusundaki kazanımlar ulus-devletçi zihniyeti ürküttüğü kadar, demokrasi blokuna da YUMRUK - EYLEM - MOR BAYRAKdaha etkili mücadele dinamizmi kazandırmalıydı. Ancak “bizler meclis”e sloganını ulus-devletin teklerine karşı tüm renklerin temsili olarak görüp demokrasi hamlesi başlatılacağına, Meclise girmeyi başarı olarak görme yanılgısı yaşandı. 1915, 1938 ve 1990’lara tanık olmuş bir coğrafyada bu çok iyimser bir yaklaşımdı. 7 Haziran’dan bu yana yaşanan katliamlarının sürecinde ‘şok’ haline girmek, işte bu yanılgının ürünüydü. Şehirler yıkılıp, insanlar yakılırken, demokratik siyasal mücadelenin tüm kazanımları tek tek alınırken dahi “bizler”i nelerin beklediğinin farkına varılmadı. Hatta olmayacağı düşünülen birçok şey gerçekleşti. Savaş suçları işlendi, insanlar infaz edildi, kadınlar-gençler gözaltında taciz-tecavüze uğradı, çocuklar katledildi ve bunlar hala devam ediyor. Yapılan zulme dair her gün yeni görüntüler çıkıyor ortaya. Sur’da kadın ve çocuklara dönük istismarın görüntüleri yayınlandı bir süre önce.

İspanya’da faşist Franco rejiminin katliamları ve onun karşısında gelişen direnişle benzerdi bir yıl önce Kürdistan’da yaşananlar. Pakize, Sevê ve Fatma’nın anısına layık bir mücadele yürütemediğimiz için kadınlar olarak da işgale açık hale getirdik kazanımlarımızı.  Kürdistan’daki belediyelere atanan kayyumların ilk işi kadın merkezlerini kapatmak oldu. Eş başkanlık ve eşit temsil gibi sadece Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi’nin değil, tüm dünya kadınlarının siyasal kazanımları talan edildi. Peki şimdi yaşam tarzının tehlikede olduğunu düşünenlerden, ekonomik hakları gasp edilenlere, siyasal hakları ellerinden alınanlara, kimliği, dili, inancı yok sayılanlara, hatta yaşamı tehlikede olanlarına kadar geniş bir yelpazede kadınların bir araya gelerek direniş ağını örmesi için daha neleri kaybetmeliyiz? Kadına yönelik şiddetin artışını erkekliğin yaşadığı krizin yansıması olarak değerlendirmek yerinde bir tanımlama. Ancak bu erkeklik krizinden kadın özgürlüğü lehinde bir devrim çıkarmak daha fazla tartışılması gereken bir konu. Elbette faşizm koşullarında çalışıyor olmanın iradesi, kararlılığı ve zengin yöntemleriyle.

Kötülük kendiliğinden geçmez

Evlerine kapanarak, yurt dışına çıkma arayışına girerek kötü günlerin kendiliğinden geçip gideceği ya da bu şiddetin bir doyuma ulaşıp sonlanacağını düşünmek en hafif deyimi ile safdillik olur. Kapatılan her dernek, kurum ve kuruluşun devlet dışı alternatif örgütlenmesi ile doldurulması ile başlayabiliriz işe. İşlerinden atılan devrimci, sol, sosyalist, kadın hakları savunucusu akademisyenler sokak akademileri ile, sağlıkçılar sağlık komünleri ile, tehlike altındaki mahalle semt ve şehirler kendi güvenlik tedbirleri ile, tehlike altındaki her kadına ulaşacak kadın öz savunması ile, faşizm koşullarında da direnişin yol ve yöntemlerini tartışmamız gerekir.

Tarih bizlere faşizmin yükseldiği dönemlerde kadınların rolleri ve mücadelelerinin belirleyici olduğuna dair onlarca örnek sunmuştur. Amerika’da Angela Davis’in “Günümüzde faşizmi, ırkçılığı, politik ve ekonomik baskıları, nükleer tehlikeyi ve kadınlara karşı baskıyı birbirinden ayrı şeyler olarak göremeyiz. Bunların tümüne karşı tek ve militan bir tavırla karşı koymadıkça, hiçbirinde ayrı ayrı tek tek başarıya ulaşamayız” sözleri ile,  Clara Zetkin’in “Faşizm pɑrɑmpɑrçɑ edilip yere serilmeden, ɑrɑmızdɑn hiç kimse dinlenme ve molɑ verme hɑkkınɑ sɑhip değildir” sözleri aradan geçen onlarca yıla rağmen, hala geçerliliğini korumaktadır. Geniş bir anti-faşist cepheyi örgütlemeye tam da kadınların öncülük etme zamanıdır. Dünyada IŞİD ve Boko Haram gibi örgütlerden, Amerika’da Trump yönetiminin iktidarına, Avrupa’da yükselen sağcı örgütlenmeler ve AKP’nin yeşil faşizmi, bunun bölgesel ve küresel karakterde bir hareket olmasının imkanlarını da yaratıyor. Belki de dünyayı kadınların öncülük edeceği yeni bir ‘68 Hareketinin arifesindeyiz…