“Kadın ve erkek eşit değildir” anlayışının yasal hali

- Züleyha GÜLÜM
144 görüntüleme

TURKEY-POLITICS-WOMEN-DEMOAKP iktidara geldikten sonra neo-liberal politikaları uygulamaya koydu. Bu politikaların kadınlara yansıması esnek güvencesiz çalışma, “iş yaşamı ile aile yaşamını uyumlaştırma” adı altında kadınları aile hayatına hapsetme, bakım emeğinin kadının sırtına yüklenmesi oldu. Neo-liberal yasalar hali hazırda uygulamaya konurken Ortadoğu’da ve Türkiye’deki son gelişmelerle dört yandan sıkışan iktidar, bu kez kendisi için çıkış yöntemini otoriterleşmede savaşta ve faşizmde buldu. Bir yandan barış görüşmeleri sonlandırılarak savaş yeniden başlatılırken diğer yandan tüm yetkilerin tek adamda toplandığı, yargı, yürütme ve yasamanın tek kişinin denetimine geçtiği, tüm demokratik hakların geri alındığı bir süreç başladı. Sunni-İslam din ideolojisine dayanan bu politikalarla itiraz etmeden itaat eden dindar bir toplum yaratılmaya çalışılıyor.

Zihniyetleri açığa çıktı

Bu faşizan dönüşümler, kadınlar açısından kürtaj hakkını yasaklama, kadını aileye hapsetme, çok çocuk yapmaya zorlama şeklinde devam ediyor. Elbette erkek egemen sistem AKP iktidarıyla başlamadı, öncesinde de tüm iktidarlar erkek egemen sistemi işletti ve güçlendirdi. Ancak, AKP ile birlikte erkek egemen sistem, dini daha fazla referans alarak kalıcı hale getirilmeye çalışılıyor. Hükümet ettiği ilk yıllarda bu amacı gizlemeye çalışan AKP’nin artık gizlisi saklısı kalmadı. Cumhurbaşkanından başbakana ve bakanlara, yandaş medyadan AKP savunucusu olan herkese kadar, açıkça cinsiyet ayrımcı sözler kullanır hale geldi.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın “Devlet kadına karşı şiddete müdahil olmasın”, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın “Sezaryen insanlık suçu”, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir”, “Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum fıtrata aykırı”, “Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayışın içinde olamaz” ve “Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun özgünlüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eksiktir, yarımdır” sözleri dine dayalı erkek egemen, ayrımcı, kadın düşmanı zihniyetin açıkça dışa vurumu oldu.

Ülkeyi yönetenlerin, kadın – erkek eşitliğine inanmadığı, bunu alenen ilan ettiği bir ülkede toplumda ve aile içinde kadın – erkek eşitliğinin gelişmesi beklenemez. Ayrımcı sözlerin yansımaları, kozmetik üretimi yapan Avon şirketinde hakları için direnen kadınlara güvenlik görevlilerinin söylediği “Burada ne duruyorsunuz gidin evinize, evlenin çocuk yapın” sözünde de görülüyor.

Eve hapseden yasalar

AKP iktidarı sadece cinsiyet ayrımcı söylem oluşturmakla kalmıyor kadınları aileye, eve, erkeğe, bakım hizmetlerine hapsederek kamusal alandan çıkarmak amacıyla yasal düzenlemeleri de hayata geçiriyor. Son olarak boşanmaların araştırılması amacıyla oluşturulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun raporunda yapılmak istenen ayrımcı yasal değişiklik teklifleri ortaya çıktı.

Meclis Araştırma Komisyonu aslında hazırlık süresince de yaptığı çalışmalarla nasıl bir yasa teklifinde bulunacağını ortaya koymuştu. Görüşmeyi tercih ettiği gruplar genellikle boşanmayı kabul etmeyen gruplardan ve erkeklerden oluşuyordu. Kadın haklarını savunan, kadına yönelik şiddeti engellemeye çalışan hiçbir kurum ya da örgütle görüşme yapmadılar. Mesela Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı ile görüşmediler. İstisnai olarak Eşitiz Kadın Grubundan Hülya Gülbahar görüşmeye çağrıldı ama önerilerini dinlenmek yerine hakaret ettiler. Dolayısıyla bu komisyonun ortaya koyacağı raporun kimi korumaya yönelik olacağı da daha bu süreçte açığa çıkmış oldu. Beklendiği gibi kadını ya da çocukları koruyan bir yasa önerisi değil aileyi ve erkekleri koruyan bir öneri geldi. Raporda kadınların lehine gözüken ve bir elin parmaklarının sayısını dahi geçmeyen öneriler ise ayrıntıya dairdi ve zaten yapılması gereken uygulamalardı.

Kadına yönelik şiddet görülmedi

4Komisyon boşanma oranlarının artığından ve bunun engellenmesi gerektiğinden bahsediyordu. Oysa yüzde 7.7 olan evlenme hızına karşılık boşanma oranının sadece yüzde 1.7 olduğu yine Komisyon raporunda belirtiyordu. Komisyon “Erkeklerin ve babaların mağduriyetlerini” dinlerken, en büyük boşanma nedeni olan kadına yönelik şiddete raporda sadece bir sayfalık yer ayırdı. Oysa boşanma davalarının yüzde 80’nde, nedenin kadına yönelik şiddet olduğu biliniyor. Kadınların boşanma sonrasında mağdur olduklarından, boşanmadan sonra mutlu olmadıklarından bahsederken raporda bunun çözümü olarak “boşanmayın” önerisi (!) getiriliyor. Raporda erkek egemen sistemin boşanmış kadınlar üzerindeki baskısından, kadınların boşandıktan sonra yoksulluk koşullarında yaşamaya terk edilmelerinden, asıl olarak bu koşulların düzeltilmesi gerektiğinden bahsedilmedi. Raporda özetle “Aile dışındaki hayat daha zor, öyleyse ne olursa olsun boşanmayın” dendi.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “Aile içi şiddetin kadınla erkek arasındaki uyuşmazlıklarda devletin bu kadar polisiyle, askeriyle, hakimiyle, psikoloğuyla, sosyal çalışmacısıyla, uzmanıyla bu kadar kadınla erkeğin arasına girmesi ne kadar doğru?” dedi. Böylece “Boşanma nedeni olan konular özel meseledir. Kimse duymamalı, erkek şiddeti deşifre olmamalı. Kol kırılmalı yen içinde kalmalı” zihniyeti bir kez daha gündemimize girdi. Komisyon aile hukuku ile ilgili tüm duruşmaların gizli yapılması önerisini getirdi. Altında imzası bulunan uluslararası sözleşmelerin, mevcut yasaların, anayasanın da bir hükmü yoktu. Ezilen taraf olan kadını korumak devletin görevi değildi nasıl olsa.
Kadın örgütleri davaların tarafıdır
Oysa özel alan politiktir ve erkeğin kadına yaptığı her türlü baskı tüm kadınlara yapılmış sayılır. Bırakın duruşmaları izlemeyi, asıl olarak kadın örgütlerinin davalarda taraf sıfatı taşıması gerekiyor. Kadınların davaları takibinden rahatsız olanlar kadın örgütlerinin, feminist örgütlerin davalara müdahilliğini engellemeye, kadınları yalnızlaştırmaya ve zorunlu arabuluculuğa giden yolu açmaya çalışıyor. Her türlü kamuoyu denetiminden uzak erkek adaletlerini uygulamanın zeminini yaratma adımları bunlar.
Komisyon raporunda Türkiye’nin çekince koymaksızın taraf olduğu İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan uzlaşma ve arabuluculuk yasağına rağmen bu yöntemlerin kullanılması öneriliyor. Yani kadın türlü zorlukları aşıp boşanma davası açtığında boşanmamaya ikna edilmeye çalışacak. Bu öneri, boşanma davalarının uzamasına ve çoğu kez maddi ve psikolojik koşulları uzun yıllar dava sürdürmeye uygun olmayan kadınların ya erkeğin tüm isteklerini kabul ederek boşanmalarına ya da boşanmaktan vazgeçmelerine yol açacak.
Yine danışmanlık zorunlu hale getirilmeye çalışılırken danışmanlık hizmetinin Sünni İslam ve milli ideoloji temelli olarak ilahiyat fakültesi mezunlarınca yerine getirilmesi öngörülüyor. Dine dayalı evlilik kurumsallaştırması yapılmaya çalışılıyor.
Raporda, Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a dayanan başvurularda en azından mesai saatleri içinde mülki amir ve hâkimin görevli olması, mesai saatleri dışında ve resmi tatil günlerinde kolluk amirinin görevli olması öneriliyor. Yani, karakolların kapılarının mesai saatleri içerisinde şiddete maruz kalan kadınlara kapatılması isteniyor. Adliyelere kadınların ulaşmasının ne kadar zor olduğu düşünüldüğünde bununda başvuruyu azaltmanın bir yöntemi olarak kullanılacağı açık.
Komisyon, şiddete karşı tüm tedbir kararlarında ‘delil veya belge’ aranması ve yoksa tedbirin en fazla 15 gün için verilmesini öneriyor. Böylece şiddete uğrayan kadının delil toplayamadığı, “aile içi mesele” denilerek kimsenin tanıklık yapmak istemediği bir ortamda kadını korumaya yönelik kararların yeterli ve gerekli süre ve düzeyde verilmeyeceği sonucu çıkacaktır. Bu durum kadınlara yönelik şiddeti kadın cinayetlerini artıracaktır.
Kazanılmış haklar alınacak
Raporda, kadınların nafaka hakkının evlilik süresi ile bağlı olarak kısıtlanması, bu sürenin bitiminde kadının sosyal yardım, meslek edindirme, istihdam imkânlarından faydalanmasının sağlanması önerilmiş. “Kadınlar çalıştığı için işsizlik artıyor” diyen bir iktidarın nafakayı da kaldırmak istemesinin altında yatan neden boşanmaların engellenmesi dışında bir şey olması mümkün değil. Ayrıca yasal mal rejiminin sona ermesi nedeniyle açılacak davalardaki zaman aşımı süresi 10 yıldan 1-2 yıla indiriliyor. Yüklü yargılama giderleri ile açılan bu davaların bu kadar kısa sürede açılması kadınlar açısından oldukça zor. Boşanma süresince evlilikten, erkekten kurtulmak dışında başkaca bir düşüncesi olamayan kadının mal rejimine ilişkin davayı kısa sürede açması ne psikolojik ne de maddi olarak mümkün değil. Dolayısıyla kadınların birçoğu Medeni Kanun’dan kaynaklı haklarını erkekten alamayacaktır.
Edinilmiş mallara katılma rejimi gereği kadınlar eşin ölümü halinde tüm mirasın yarısını ve aynı zamanda miras payını alabiliyor. Önerilen düzenlemede ise yarı payın ortadan kaldırılması sadece miras payı olan 1/4 ile yetinilmesi var. Evlilik boyunca evde ya da dışarıda çalışan kadının emeğini yeniden görünmez kılmak, emeğinin karşılığı elinden alınmak isteniyor. Evlilik süresince edinilen kazanımların büyük oranda erkek üzerinde kayıtlı olduğunu düşündüğümüzde bunun, kadınların yıllardır verdiği mücadele ile elde ettiği kazanımların geri alınması sonucunu doğuracağı açıktır.

İstismar teşvik ediliyor

2Çocuk istismarında ise getirilen öneriye göre “Eğer istismarcı, istismar ettiği çocukla beş sene boyunca ‘başarılı’ bir evlilik yürütebilirse” ceza almayabilecek. Yani yeni düzenleme çocuk istismarını teşvik edecek. Böylece kız çocuklarının evlenmek amacıyla zorla kaçırılmasının yolu da açacak. Bu değişiklik aynı zamanda 15 yaş altı kız çocuklarının aileleri tarafından evlendirilmelerinde kolaylaştıracak.
Sadece bu yasa önerisi değil, bir bütün halinde kadınlar saldırı altında. AKP iktidarının devletin tüm kurumları ile birlikte sürdürdüğü savaş politikaları, otoriterleşme ve erkek egemenliği kadınlara her yönden saldırılarını artırıyor. Kadın hareketinin yıllardır verdiği mücadele ile ödediği bedeller ile elde ettiği kazanımlar tek tek geri alınmaya çalışılıyor. Kürt illerinde yaşanan katliamlarda evlerin içlerine, sokaklara ırkçı, cinsiyetçi, militarist yazılar yazan, kadın bedenini çıplak teşhir eden zihniyet ile boşanma komisyonu aracılığıyla tüm haklarımızı geri almaya çalışan irade ve zihniyet aynı.

Dolayısıyla ne savaşa karşı kadın mücadelesi tek başına savaşa karşı olabilir ne evdeki şiddete karşı mücadele sadece evdeki şiddete yönelik olabilir. Biz kadınların, bize yönelik tüm saldırı alanlarında topyekûn mücadeleyi yükseltmemiz gerekiyor. Savaş sürdükçe kadına yönelik her türlü suç daha görünmez, erkek egemenliği daha fazla meşru kılınıyor ya da görünmez hafife alınır oluyor. Savaşın kendisi erkek egemenliğini ve erkekliği yüceltirken kadınları aşağılıyor. Bu kadar iç içe yaşanan saldırılarda bir yerden direniş yeterli olmuyor. Kadın örgütlerinin feminist örgütlerin veya tek tek kadınların, sonuç olarak hepimizin bunu gören bir yerden mücadelenin bir parçası olmamız gerekiyor.