Kobanê’nin tanığıyım…

- Esra ÇİFTÇİ
248 görüntüleme

Pirsusta anneler15 Eylül’de başlayan Kobanê direnişi 5. ayına girdi. 5 aydır muhteşem bir direnişe, muhteşem bir mücadeleye tanık ettik, ediyoruz.

Kobanê direnişi yakın ve uzak tarihte yaşanan ve siyasi sonuçları olan direnişlerle benzerleştirildi. Haklılık payları da vardı, Leningrad, Stalingrad ve Madrid direnişleri bunların başında geliyordu.

Aslında bugünkü Kobanê kent merkezindeki görüntüye baktığımızda Leningrad, Stalingrad ya da İspanya iç savaşında ortaya çıkan görüntülerden hiçbir farkı yok. Ortada bir şehir de kalmadı. Yıkılmamış, darbe almamış tek bir  ev,  tek bir kamu binası yok. Bu da Kobanê’de son 5 ayda neler yaşandığını, yaşananların şiddetini, direnişin boyutunu, çetelere karşı verilen savaşta kişisel kahramanlıkları anlamamız bakımından önemlidir.

Ne olursa olsun, Kobanê kadını, genci, çocuğu, yaşlısıyla boyun eğmedi, teslim olmadı. Bunu sadece kendi adlarına değil, dünya insanlık ailesi adına da yaptılar. Leningrad, Stalingrad benzetmesi yapılıyorsa sebebi bundandır. Kobanê direnişiyle dünyada büyük bir alkışı, saygıyı hak etmişse, bu temsil ettiği değerlerden dolayıdır. Eşitlik, adalet ve özgürlük Fransız devriminin temel ilkeleri sayılsa da, dünya tarihinde  bu taleplerin daha eski olduğunu biliyoruz. Bu bir çizgi ve ruhtur. İşte bütün insanlık adına bugün bu ruhu Kobanê temsil ediyor. Dışarıdan bakınca elbette çok şey söylenebilinir, inanılmaz korku ve heyecanlar yaşanabilinir. Ancak Kobanê’de olmak, dokunmak, hissetmek, nefes alıp vermek başka bir şey.

TURKEY-SYRIA-CONFLICT-KURDSKobanê, tam da Dolores İbarruri’nin ruhuna uygun davranıyor. Her ölümü tercih edip kendisine yakıştırmıyor.

İspanya’da faşizm, Madrid’e dayandığında komünist liderlerden Dolores Ibarruri, Madrid’in savunması için İspanya’ya kendi dilinde şöyle sesleniyordu:

“Emekçiler! Çiftçiler! Antifaşistler! Vatanseverler! Ortak özgürlüklerimiz ve halkın demokratik zaferini savunmak için ayağa kalkın. İspanya halkı! Kadınlar! Silahınız yoksa bıçaklarınızla, kızgın yağla savaşın! Ayakta ölmek diz çöküp yaşamaktan iyidir. NO PASARAN!” (Geçit yok)

Kobanê’de tam da Dolores Ibarruri’nin dediği gibi bir durum yaşanıyor. Gençler, kadınlar, yaşlılar aynı amaç için aynı mevzide direniyor. Hep bir ağızdan aynı söz söyleniyor: GEÇİT YOK!

Kobanê’de ilk saldırılar ve sonrasında (Eylül saldırısı) başlayan saldırılar sonucu tam da böyle dedi: GEÇİT YOK!

Sibel Bulut-Sarya DenizÖyle de oldu. Şimdi gelen haberler zaferi müjdeliyor. Ancak biz o zaferin o ilk saldırı başladığında Kobanê halkının, direnenlerin olacağını, o insan üstü direnişi gördüğümüzde zaten biliyorduk.

Birçok insan gibi ben de Kobanê direnişinin tanığı ve yaşayanlardanım. Uzun bir süre Suruç sınırında Kobanê’de olup bitenleri izledim. Öyle anlar oldu ki (özellikle ilk haftalar) kendimizi, Kobanê’yi çok yalnız hissettik. Sonra nasıl olduysa o ıssız, bucaksız ova direnenlerle doldu. İnsanlar geldikçe sevindik, mutlu olduk, Kobanê’nin kazanacağına olan inancımız daha da arttı.

Haftalarca olup bitenleri sınırdan izledik. Kobanê’de olup bitenlerin bilinmesini, dünyaya duyurulmasını engellemek için Türkiye yönetimi elinden geleni yapıyordu ve yaptı da. Askeriyle, polisiyle gaz bombaları ve coplarla halka saldırdı, araçlar yakıldı ve bu yaşananlar sıradan olaylar halini almıştı…

Gün içinde bu Vandalizm defalarca yapılıyordu. Çetelere verilen açık destek sıradan bir destek değildi. Hükümet, DAİŞ’i kendi adına vekâleten savaştırıyordu. Korkunç günlerdi. On binlerce insan Kuzey Kürdistan’a gelmiş, her şeylerini geride bırakmışlardı.

Sınırda bekleyen her insan gibi benim de önceliğim Kobanê’nin kazanmasıydı. Bunun için benim de hem umutlandığım ve bir o kadar korkularımın çoğaldığı zamanlar çok oldu. Gözüm hep tel örgülerin öte tarafındaydı. Canlarını siper ederek kurşunlara karşı Kobanê’ye geçen gençler inanılmaz bir cesaret, onur, büyüklük örneği gösteriyordu. Yaşını, başını almış bizler de, gidemeyenler de onları kıskandık. Benim için adeta bir yara oldu, Kobanê’ye gitmem gerekiyordu.

Benim gibi bu arzusunu yerine getirmek için bekleyen çok insan vardı. Gece mavi göğün altında başını taş yastığa koyduklarında herkesin kurduğu hayal buydu. Gidenler geride ailesini, yakınlarını, çocuklarını, sevdiklerini bırakıp gidiyordu.

Ben de öyle yaptım…

Zorlu, riskli birkaç saatlik yolculuktan sonra Kobanê’ye ulaştık. Silah sesleri, top, havan sesleri arasında…

Bunun gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu ayırt etmekte zorlandım. Kobanê’de bir eve sığındığımızda da kurşunlar hala sağımızdan, solumuzdan ve başımızın üzerinden vızıldayarak geçiyordu. Yaşamla ölüm arasında mesafenin kalmadığı anlarda kendimizi bir evin içine attık. Ben ilk darbemi almıştım. Sınırdan koşarak geçtiğimizde tel örgülerin üzerine düşmüş, uzun süre debelenme sonucu üstümdeki elbiseler yırtılmıştı. Kollarım ve dizlerim kanıyordu. Kobanê’de yaşananlar, direnenler, hayatını kaybedenlerin yanında ‘bunu yaşadım’ demek biliyorum bir ayıp ama meselenin anlaşılması için bazen basit yaşanmışlıkların da hatırlatılması geneli anlamamız için önemli bir veri sunuyor. Çünkü bana ilk yardıma koşan, kanayan yerlerime pansuman yapan ise Kobanê direnişine katılmış olan MLKP’li devrimci Sarya Özgür/ Eylem Deniz (Sibel Bulut) idi. Sarya, benden on gün önce Kobanê’ye gitmişti. Aramızdaki fark o savaşmaya, ben ise gazetecilik yapmaya gitmiştim. Güler yüzlü bir o kadar esprili genç bir kadındı. Hatta ilk röportajımı da Sarya ile yaptım. Dersimli olduğunu hemen anlamıştım, aynı toprağın çocukları nerede olursa olsun birbirlerini tanırlar.(Ben döndükten sonra 12 Aralık 2014 tarihinde Sarya şehit düştü.)

Gece dönüp gündüz olduğunda asıl dehşeti, korkuyu, üzüntüyü, umudu o zaman yaşadım.

Üzüldüm çünkü orada sağlam bir bina, sokak kalmamıştı.

Korktum çünkü böyle devam ederse ortada Kobanê diye bir şehir kalmayacaktı.

Umudumu korudum çünkü bu direniş devam ettikçe Kobanê asla yenilmeyecekti…

YPJ 33Kobanê’de beş gün kalabildim, beş gün boyunca sivillerle, YPG-YPJ savaşçılarıyla, Asya Abdullah ve Enver Müslim ile görüştüm. Benim orada olduğum tarihte şehir savaşı başlamış, göğüs göğse çarpışmalar yaşanıyordu. 28 Ekim günü biz yine görüşmeler yapmak için Kobanê sokaklarında dolaşırken DAİŞ canileri yoğun havan topu ve izci mermileri atıyordu. Kendimizi korumak için bir binanın kenarına çekildik, o sırada koluma çarpan bir cisim sonucu yaralandım. İki ameliyat ve devam eden fizik tedaviler sonucu yaklaşık 3 ay yazı yazamadım. Tam olmasa da artık yazabilecek kadar kolumu ve elimi kullanıyorum. 3 aydır kolumun ağrısından ziyade, Kobanê’de daha fazla kalamamak canımı acıttı. Daha fazla kalmalıydım, daha fazla o cesaretli insanları tanımalıydım, daha fazla o gençleri yazabilmeliydim.

Kobanê’den ayrıldığımda Miştenur tepesi düşmüş, kıran kırana bir savaş vardı. Çeteler şehrin içine kadar girmişlerdi. YPG ve YPJ’nin elinde yeterli mühimmat yoktu. Kobanê’den ayrılırken gözüm arkada kalmıştı.

Kobanê’de bulunduğum sırada tedirgin olduğumu fark eden YPJ’li genç bir kadın gülümseyerek, “bir şey olmaz korkma!” demişti. O’na inanıyordum ama korkularım bitmiyordu. Kapkara gözlerine baktığımda büyülemişti beni. Ben de, “dünya size minnettar” demiştim. Aradan geçen bu üç ay süre içinde gördüm ki gerçekten o yürekli kadın ve erkeklere minnettarız. Miştenur tepesi geri alındı, çetelerin saldırıları kırıldı ve şehir merkezi özgürleşti ve inanıyorum ki çok yakın zamanda Kobanê tamamen özgürleşecek.

Özgür Kobanê’de buluşmak umuduyla…