“Kürtler’in yokluğu” üzerine kurgulanmış Türkçülük 

- Zozan SİMA
115 görüntüleme

Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye yerleşen dört çocuk annesi bir mülteci kadın “yaşamıyoruz ama ölü de değiliz” demişti. Derik’teki mülteci kampında Serêkaniyeli genç bir kadın ise evlerine geri döndüklerinde ineklerine vermek için kurumuş ekmekleri saklıyor. Kimse, “dönüşümüz kısa zamanda olmayacak, saklama” demeye cesaret edemiyor. Şehba’daki Serdem ve Berxwedan mülteci kamplarında ise “Efrîn’e ne zaman dönüyoruz” sorusu tekrarlanıyor durmaksızın. Beklenti ve umut,  “zeytin hasadı vaktinde,” “Newroz’da,” “yeni yılda,” “ramazan ya da kurban bayramında” döneriz sözleriyle cümleye dökülüyor.

Sonu mülteci kamplarında, sahile vuran cenazelerde, yabancı, hırsız ve tehlikeli görüldükleri şehirlerde korku içinde yaşamaya mecbur bırakılmakla biten toprağından koparılış hikayelerinin sosyolojideki ismi demografik değişim. Bir yerdeki nüfusun milliyetçi, dinci, iktidarcı, ekonomik amaçlarla topraklarını terk etmeye zorlanması ve onların yerine kendi amaçlarına uygun farklı grupların yerleştirilmesi bir soykırım politikası olarak yüzlerce yıldır uygulanıyor.

Toprak bilinci, ruhu, tarihi, kültürü de saklar

Arkeolojik araştırmaların da kanıtladığı üzere Kürtler halk olarak binlerce yıl bugün yaşadıkları coğrafyada yaşamışlardır. Nüfus yoğunluklarının, kültürel şekillenmelerinin, halk olarak varlık buldukları coğrafya ile bağlarının binlerce yıllık bir tarihsel geçmişi var. Kürtler ile yaşadıkları coğrafya arasındaki bağ savaş, talan, yıkım, katliamlara rağmen budanan ağacın yeşermesi misali bu topraklardaki varlığını sürdürmüştür. Tarihin tekerrür etmesi misali Kürdistan’ın aynı alanlarının her dönem katliamlarla karşı karşıya bırakılmasının sebebi de bu olmalı. Katliamların mekanları direniş mekanlarına, direniş mekanları da hep katliam mekanlarına dönüşmek durumunda kalmıştır. Çünkü toprak sadece tohumları değil bilinci, ruhu, tarihi, kültürü de saklar ve yeşertir. Kürtler de her saldırıdan sonra yeniden varlık bulmanın yol ve yöntemlerini geliştirmeyi bildiği için varlıklarını koruyabilmişler.

Köksüzleştirme stratejisi

Yaşamı kökleri ile toprağa sıkıca tutunan gür ağaçlarla sembolize eden kadim inançlar, belki de bu gerçekliğin derin bilincine sahiplerdi. Şiddetli rüzgarlar, fırtına dalları kırabilir, yaprakları dökebilir ama kökleri toprağa daha sıkı bağlı ağaç ve bitkiler varlığını sürdürmede daha güçlü irade gösterirler. Kökünden koparılmak ise varlığın parçalanması, dağılması, başka varlıklar için kullanılacak malzemeye dönüşmesidir. İnsan olarak kimlik ve varlık buluşumuzun toprağa yerleşip burada sosyalleşerek kültür oluşturmamızla bağı var. Bu nedenle birçok dilde kültür ile toprağı ekip biçmek kelimeleri aynı kökenden gelir. Sürekli katliamlarla budadıkları halkların, inançların, toplulukların kendini sürdürme tarzının farkına varan egemenler, bu nedenle savaş, katliam, baraj yapımı, yoksulluk, şantaj ve daha binbir yöntemle her geçen gün daha fazla insanı yaşadıkları topraktan kopararak köksüzleştirmeyi sonuç alıcı bir strateji olarak görmüşlerdir. Gerçekten de mültecilik, diaspora yaşamı nice kültürü, dili, inancı, etnik topluluğu eritip müzelik konuma düşürmüştür. Kürtler bugün bir kez daha bu stratejiyi boşa çıkartmak için, köklerinden kopmamak için mücadele ediyorlar.

Kürdistan’daki demografik değişim çabaları

 

Kürtler’e dönük demografik değişim Türkiye Cumhuriyet döneminde Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras alınarak daha acımasız biçimde sürdürülmüştür. Kürdistan’daki demografik değişim çabaları Şêx Said isyanı ardından sistematik ve planlı hale gelmiştir. Bu konudaki stratejiyi oluşturan Şark Islahat Planı gibi belgelerde demografik değişime dair şu ifadelere yer verilmiştir: Fırat’ın batısındaki vilayetlerin bir kısmında dağınık vaziyette yerleşmiş olan Kürtler’in Türkleştirilmesi, Kürt köylerine Türkler’in yerleştirilmesi, gayri müslüm azınlıkların bölgeden çıkarılması, batıya göçün özendirilmesi, zorunlu iskanla Türkmen, Bulgar, Yugoslavya’dan gelen muhacirlerin Kürdistan’a yerleştirilmesi, milliyetçi memurların Kürdistan’da Türkleştirme misyonerleri gibi çalışması, dağlarda yaşayan aşiretlerin ovalara yerleştirilmesi, yatılı bölge okulları kurularak çocukların ailelerinden koparılmasının sağlanması. Bu politikaların devamında özellikle alevi Kürtler’in yaşadığı bölgelerde demografik değişimi gerçekleştirmeye dönük faaliyetlere ağırlık verilmiştir. Elazığ, Erzincan ve Erzurum’un Türkleştirilmesi ve Dersim’deki Kürt alevi nüfus yoğunluğunun azaltılması temelinde fiziki imha, göçertme, özellikle kız çocuklarının asimile edilerek Türkleştirilmesine dönük özel politikalar izlenmiştir.

Kürt izlerinin silinmesi

14 Haziran 1934’te yürürlüğe konulan İskan Kanunu 29. Maddesinde Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, SSCB’den gelen göçmenlerin on yıl boyunca yerleştirildikleri bölgede kalması zorunlu hale getirilmiştir. Şark Islahat Planı’ndaki Fırat’ın batısının Kürtsüzleştirilmesi uygulamaları Maraş katliamı ile o bölgedeki Alevi Kürtler’in korkutularak göç etmesinin sağlanması temelinde sürdürülmüştür. 12 Eylül darbesi ardından da bölgenin demografik yapısı yakından takip edilerek, Kürt nüfusunun artışının önlenmesi, Bulgar göçmenlerin, Türkmenler’in bölgeye yerleştirilmesi faaliyetleri devam ettirilmiştir. Malatya, Adıyaman, Elazığ, Dersim, Sivas, Erzincan ve Antep’te uygulanan asimilasyon ile Kürt kimliği ve kültürünün izlerinin silinmesinde önemli sonuçlar da alınmıştır. Birkaç yıl önce Ukrayna’dan getirilen Ahıska Türkleri, Erzincan ve Bitlis’e yerleştirilmiştir. Kürt şehirleri olan Elazığ, Erzincan, Erzurum ise artık Kürt varlığına dair iz bırakılmama noktasına getirilmek istenmektedir.

Suriye’deki savaşın başlaması ile birlikte Türk devleti Osmanlı hayallerini canlandıracağı bir zemin bulacağını düşünerek Kuzey Suriye üzerine planlar yapmaya başladı. Ancak Rojava devrimi bu hesapları bozdu. DAİŞ, El-Nusra gibi çeteleri kullanarak Kuzey Suriye’yi kontrol etmeyi planlayan Türk devleti bunda başarılı olamayınca önce Cerablus, Bab, Azzaz, ardından Efrîn, Girêspî ve Serêkaniyê’yi işgal ederek buralarda demografik değişim politikasını bir devlet geleneği olarak sürdürmeye devam etti. Tıpkı Şark Islahat Planı ve Dersim katliamı öncesinde yazılan raporlarda olduğu gibi Efrîn işgali öncesinde de oradaki Kürt nüfus yoğunluğunun dağıtılması gerektiğine dair birçok belge hazırlanmıştır.

İşgalin kalıcılığı öngörülmekte

)

Kürt isyanlarının geliştiği bölgelerdeki uygulamalar şimdi Rojava ve Kuzey Suriye’de Türk devletinin işgali altındaki bölgelerde yeniden pratikleştirilmektedir. Kürtçe yasaklanmakta, yer isimleri değiştirilmekte, Kürtçe isimler kimliklere yazılmamakta, Kürtler’in malları talan edilmekte, farklı etnik gruplar bu topraklara yerleştirilmektedir. Diğer yandan Suriye’den Türkiye’ye göç eden mültecilerden Arap olanlar Kürdistan şehirlerine, Kürt ve Türkmen olanlar ise İç Anadolu’ya yerleştirilmektedir. Bakûr ve Rojava Kürdistan’ı arasındaki sınır bölgelerine selefilerden oluşan bir hat çizerek Suriye Baas rejiminin Kuzey Suriye’deki Kürt varlığını ortadan kaldırmak için uyguladığı Arap kemeri politikası güncellenmiş olmaktadır.

Şu an demografik değişim yapılan bölgelerde Hatay modeli ya da Kıbrıs gibi işgalin kalıcılaşmasını sağlayacak bir süreç öngörülmektedir. Bu planın önüne geçebilmenin bir yanı askeri, siyasi, diplomatik alanda verilecek direnişle bağlantılı iken, diğer yanı ise yurtseverlik bağları ile topraklarına ölümüne sahip çıkabilecek halkın varlığına bağlıdır.

9 Ekim’de başlayan işgal sürecinde buna örnek olarak onlarca hikayeye tanık olduk. Ölsek de bu toprakları terk etmeyeceğiz diyen, topraklarına sahip çıkıp öz savunmasını geliştiren güçlü bir tutum açığa çıktı. Şehitlerini düğün havasında gururla uğurladılar, şehit merasimlerinde düşmana inat kına yakıp, halay çekip türkü söylediler. Başûr, Rojhilat ve Bakûrê Kürdistan’ın yanı sıra dünyanın dört bir yanından  onlarca genç bu toprakları savunmak için gelip direnişe katıldı.

Öte yandan aynı dönemde Başûrê Kürdistan’da hükümetin 250.000 kişilik mülteci kampı hazırlandığını duyurması ve Kuzey Suriye’deki uluslarası yardım kuruluşlarının alanı terk etmesi de demografik değişime dönük işgalci güçlerle ortaklığın göstergeleri oldu. Bununla birlikte korku, bireyci, rahat yaşam tercihi nedeniyle devletlerin politikalarına gönüllü, üstelik ölümü göze alarak ortak olanlar da oldu. Sırf ailesinin kurtuluşu, yaşaması adına sularda boğulmayı, dikenli tellerde can vermeyi göze alabiliyorken topraklarını savunmayı göze alacak bilinç ve iradeye sahip olamayan, bu haliyle sorgulanmayı gerekli kılan bir Kürt gerçekliği de açığa çıktı.

Yurtseverlik bilinci anlamlı cevap olacaktır

Türk devletinin öngördüğü demografik değişimin amacı ve sonuçları konusunda bilinç oluşturmak, Kürt toplumunun alacağı tutumun yüzyılları kaybetmeyi ya da kazanmayı sağlayacağı bu riskli dönemin bilincini oluşturmak önem taşımaktadır. Topraklarına geri dönmeyi teşvik edecek, mülteci yaşamın gerçekliklerini kavratacak çalışmalar yeni göçleri önleyebilir. Göç etmiş olanların da politik mücadeleye katılımlarını ve örgütlenmelerini sağlamak, savrulup kimliklerini yitirmelerinin önünü alacak tedbirler geliştirmeye de ihtiyaç var. Açık ki Kürtler’in demografik değişime vereceği cevap çok çocuk doğurmanın teşvik edilmesi olamaz. Kürdistan kadın özgürlük hareketi, Kürt toplumunda bu bilinci yaratmak için sürekli eğitimlerle çok çocukluluk değil, kendi kültürü ile yetişecek özgür mekanlarda çocuk büyütmenin mücadelesini geliştirmeye yöneltti kadınları. Kürtler’in yaşadığı soykırım gerçekliği nüfusun azlığından ziyade kendi kimliğine sahip çıkmak, dilini unutmamak, kimliğinin mücadelesini verebilmekle ilgilidir. Demografik değişim politikaları ve liberalizmin kültürü, dili, kimliği anlamsızlaştırma çabaları karşısında kadın kurtuluş ideolojisinin temel ilkesi olan yurtseverliğin zihniyetini, yaşam tarzını ve kültürünü yaratabilmek anlamlı cevap olacaktır.

“Kürtler’in yokluğu” üzerine kurgulanmış Türkçülük 

AKP faşizmi Kürt soykırımı ile birlikte Türkiye toplumunu da milliyetçi, cinsiyetçi, dinci ideolojilerle homojen bir hale getirmek için faşizan uygulamalarını yoğunlaştırmıştır. Türkçülük, sünni-selefi islamcılık ve erkek egemenliği bu kimliğin temel unsurlarını oluşturuyor. Hedefinde de tüm halklar, inançlar ve kadınlar bulunmaktadır. Türk uluslaşmasını “Kürtler’in yokluğu” üzerine kurgulayan Türk devleti, Kürdistan’ın Kürtsüzleştirilmesi ile Türk uluslaşmasının önündeki son engeli ortadan kaldırmaya dayalı yeni bir katliam sürecini devreye koymuş durumda. 2023’te Cumhuriyet’in 100. yılına kadar Kürt katliamını tamamlayarak, Türk-İslam sentezine dayalı biçimde Lozan’ın güncellenmesini ve sınırların buna göre çizilmesini sağlayacak bir planlama söz konusudur. Bu açıdan Türk devletinin demografik değişim planı bir yandan Kürtler’i öldürme, öldürülemeyenlerin devşirilmesi, asimile edilmesi temelinde yürütülürken buna paralel biçimde de Türk nüfusunun arttırılmasını hedeflemektedir. Türkiye’de kadınların mücadele kazanımlarının ellerinden alınması, sınırlandırılması ve iradelerinin kırılması için kadın cinayetlerine göz yumulması, faillere ceza verilmemesi bununla bağlantılıdır. Faşist rejimlerin ortak politikası olan kadınların ev, aile ve çocuk doğurmakla sınırlandırılması da demografya politikalarının bir diğer cephesini oluşturmaktadır. Boşanmanın kınanması, evliliğin teşvik edilmesi, kürtajın yasaklanması, Diyanet’in aile kurumunun güçlendirilmesi için yürüttüğü faaliyetler ve  çok çocukluluğun teşvikinin ardındaki gerçeklik, Türk nüfusunun arttırılmasının sağlanmasıdır.

Bu açıdan ortak mücadele argümanlarını, zeminlerini güçlendirmek giderek daha fazla önem taşımaktadır. Akp-Mhp faşizminin Kürt soykırım planlarını boşa çıkarmak kadın özgürlüğü, inanç özgürlüğü, yaşam tarzı üzerindeki baskılar, ekonomik kriz, ekolojik krizle direkt bağlantılı hale gelmiştir. Dolayısıyla mücadele cephesini genişleterek, faşizme karşı ortak iradeyi açığa çıkarmak sonuçta kadınlar, halklar ve demokrasi güçlerinin kazanmasıdır.