‘Sen Kimsin Atiye?’

- Nazan ÜSTÜNDAĞ
329 görüntüleme

Son zamanlarda dünyada kadın merkezli film ve dizilerde bir patlama yaşandığı gözleniyor. Bu patlamayı birkaç şekilde yorumlamak mümkün. İlk olarak kadınların son on yıla damgasını vuran ve kendini birçok farklı harekette gösteren anlam ve özgürlük arayışlarının gittikçe daha fazla ana akım estetik biçimlere sızdığı söylenebilir. Bir örnek vermek gerekirse bu sene Amazon’un yayınladığı ve Jennifer Aniston’ın başrolünü oynadığı “Sabah Şovu” dizisi “#MeToo” hareketini son derece dürüst bir biçimde masaya yatırıyor. Erkeklerin “avcı” rolünü üstlenerek kadınların peşinden koşmalarının ve onları sürekli cinselleştirmelerinin kadınların hayatında yarattığı tahribatı anlatıyor. Buna karşı koymanın tek yolunun da kadınlar arası dayanışma ve ortaklaştırılmış bir öz savunma olduğunu ikna edici bir biçimde gözler önüne seriyor. 

İkinci bir yorum kadın bedeni, dili ve hikayelerinin gittikçe “evrenseli” anlatmanın aracı haline gelmesi olabilir. Romanlar, sinemalar, tiyatrolar ve belgeseller genellikle erkeklerin hikayesini, duyarlılıklarını, ihtiyaçlarını ve çelişkilerini anlatır. Şimdilerde ise geçen senenin sınıf sömürüsü ve erkek egemenliğini beraber anlatan ve Oscar alan “Roma” filminden, ödüle doyamayan “Muhteşem Mrs Maisel,” “Eve’i Öldürmek,” ya da “Pislik” dizilerine kadar birçok hikaye, “eşitsizlik,” “yas,” “aile,” “şiddet” veya “dostluk” gibi toplumsal temaları kadınlar üzerinden ele alıyor. Erkek hikayeleri ise artık genelde evrenseli değil özeli, örneğin bir tarihsel ya da siyasi dönemi, büyük bir zenginliği ya da sapkınlığı, eşsiz bir kahramanlığı ya da tekrarlanamaz bir aşağılıklığı anlatmanın dili haline geliyor.

Konuşulamaz olana ses vermek?

Sanat, ancak özelde tiyatro ve sinema, kimi zaman ise egemen dilde ifade edilemeyen toplumsal bilinç altının dışa vurum halidir. Yönetmen, ya da senarist toplumun bilinç altının kendini gösterdiği bazı kelimeleri, jestleri, figürleri veya resimleri bir araya getirerek henüz anlaşılamayana, ya da konuşulamaz olana ses verirler. Ursula Le Guin fantezi türünün toplumsal bilinç altını, rasyonel akıl tarafından tüketilemeyen imkanları ve mirasları ele aldığını söyler. Ancak komedi, drama ve hatta gerilim türlerinde kadın hikayelerinin gittikçe öne çıkmış olması, fantezi ve bilim kurgu türlerini henüz fazla etkilemedi. Özellikle ABD sinemasında şimdilik bu türleri dönüştüren toplumsal dinamik siyah olmak. Irkçılık kabusunun siyah bedenleri ve deneyimleri biçimlendirdiği ve siyahların özgürlüğünün şimdi hayal edilmesi bile imkansız bir sömürü düzeni içinde sürekli ertelendiği ABD’de, siyah yönetmenler ve oyuncular korku ve fantezi türlerini kendilerine yakın buluyorlar.

Şimdilerde Netflix’te yayımlanan ve bir kadın hikayesi olma iddiasındaki Atiye dizisini de bu bağlamda ele almakta fayda var. Bir Kürt kadınının, Atiye’nin hikayesi neden tarihsel bir fantezi türünde anlatılabilir oldu?

Atiye dizisi, evliliğin arifesinde ve başarılı bir ressam olan Atiye’nin yaptığı resimlerde kullandığı ana sembolün Göbeklitepe’de yapılan bir kazıda gün yüzüne çıkmasıyla başlıyor. Bundan sonra Atiye kendisiyle Göbeklitepe arasındaki bağın peşine düşüyor. Atiye kimi zaman coğrafi, kimi zaman tarihsel, kimi zamansa psişik olarak gelişen yolculuğunda, Göbeklitepe ile kendi arasındaki bağı olduğu gibi, ailesindeki kadınlarla arasındaki bağı da “hatırlıyor.”

Aşk kurtarıcı bir duygu olmaktan çıkıyor

Atiye’nin bir Kürt olduğu her ne kadar açıkça söylenmese de anlaşılıyor. Kimi zaman Kürtçe, kimi zamansa Türkçe, ancak her zaman büyük bir tutkuyla, merak ve hayretle Atiye’ye yöneltilen “Sen kimsin?” sorusu dizinin kimi zaman kopuk kopuk ilerleyen olay örgüsünü birbirine bağlayan kilidi oluşturuyor. Büyücü yeteneklere sahip kör anneannesi, Şahmeran hikayesi, duvarlara işlenmiş semboller, Süryanice tekrar edilen sayılar, Kuran-ı Kerim’den ayetler, arkeolojik kazılar, özelde Nemrut, genelde ise dağlar, toprak ve tarihsel kazı alanlarında gelişen olaylar ile Atiye’nin halüsinasyonları, bir yandan fantastik bir atmosfer yaratırken bir yandan da fazla bir mantığa ve rasyonel akıl yürütmeye gerek duyulmayan bağlantıların kurulmasını sağlıyor. Kürdistan’ın tarihi, coğrafyası, masalları ve mitolojileri kendi duygulanımlarını, metafiziksel aklını ve bağlantılarını ekrana taşıyor. Öte yandan aile içinde tutulan sırlar, unutulmuş ayrıntılar, sorulmamış sorular, takıntılar ve korkular içinde gelişen hikaye, zaman zaman psikanalitik bir derinliğe de göz kırpıyor. Peki Atiye kim?

Atiye Göbeklitepe’ye yaptığı yolculuk sayesinde erkek egemen toplumsallık ve modern akıl tarafından unutturulmuş ve doğaüstü güçlerle bezenmiş bir kadınlıkla buluşuyor. Öte yandan cesaretli ve iradeli olmayı öğreniyor.  Gördüğü halüsinasyonlar sayesinde hem erkek egemen bir toplumsallık içinde yaşamış olduğu cinsel travmalarla, hem annenin (kendi annesinin) çocukla hiç de verili ve barışık olmayan çetrefilli ilişkisiyle, hem de kendi içinde biriktirmiş olduğu ve içinde dayanışma kadar kıskançlık da üreten kızkardeşlik duygusuyla yüzleşiyor. Taşla toprakla barışıyor. Aşk onun için kurtarıcı bir duygu olmaktan çıkıyor. Dizi’de yavaş yavaş gelişen ve Göbeklitepe kazısını yürüten erkeğe duyduğu aşk kurtarıcı bir aşk değil. Nitekim Atiye’nin hayatının tehlikede olduğunu düşündüğümüz hiçbir anda onu arkeolog kurtaramıyor. Arkeolog ancak onun yaşamına ve arayışına tanık ve yoldaş olarak onu sevebiliyor ve sevilebiliyor.

Sahnenin dışına taşan gerçeklik?

Senaryo, oyunculuk ve yönetmenlik açısından Atiye için söylenecek çok şey var. Yapılacak bir başka şey ise Atiye’yi dünyadaki komedi, drama ve macera türleri içerisinden evrensel ve yeni bir dil yaratma çabasındaki kadın hikayeleri ile fantezi ve korku türü içinde beliren sömürge ve ırkçılık anlatıları bağlamında değerlendirmek. Atiye bir kadın hikayesi elbette ve fantazi ve psikanalitik sinema dilini kullanarak kadınların cinselliğine, soya, anneliğe ve kızkardeşliğe, bir yandansa kadınların rasyonel ve egemen anlatılarda görünmez kılınan ancak taşa toprak sinmiş tarihine dokunuyor. Bir yandansa Türk sinemasının ve dizisinin ırkçı ve sömürgeci bir siyaset ve toplumsallıkta, Kürtlük ve kadınlığı gerçekçi denilen, drama, komedi ya da macera türlerinde ele almasının imkansızlığına da işaret ediyor. Kürtlük dil ve coğrafyadan silinemezliğiyle bu Türkiye’nin kurucu öğesi. Öte yandan hem kadın özgürleşmesinin hem de Kürt özerkliğinin hayal edilmesinin imkansız kılınmaya çalışıldığı bu ülkede uluslararası bir mecraya yapılan bu dizi bu konuları ancak fantazinin, psikanalizin, kimi zaman kötü adamda cisimleşen korku öğesinin kullanımıyla ve bilinç altınının ve derin tarihin diliyle ele alınabiliyor. Kadın kimliğini Göbeklitepe’de, Şahmaran’da, Nemrut’ta, Dicle ve Fırat kıyılarında arayan Jineoloji’yi ve Jineoloji’yi yaratan tüm bir halk hareketini sahnenin dışına itiveriyor.