Yeni direniş politikaları

- Gönül Kaya
226 görüntüleme

Kadınlar ve bir bütün insanlık açısından 21. yy’a girişle birlikte karşı karşıya kalınan şiddet kültürü kendini yeni teori ve pratiklerle sürdürür kılmaya çalışıyor. KADINLAR-HENDEK-NUSAYBIN-3 Kapitalist modernitenin iktidar güçleri tarafından üretilen yeni sömürü politikaları farklı isimlerle adlandırılsa da, kadın-insan-toplum ve doğa düşmanı karakterinde ortaklıklarını yansıtıyorlar. Peki bu yüzyılın savaş politikaları, dayandıkları zeminler ve yöntemleri nedir?

Fransız düşünür-sosyolog, antropolog ve tarihçi Michel Foucault iktidar ilişkileri tarihini inceleyerek bunun sosyolojik tahlillerini yapmış. Foucault’nun düşünceleri birçok kitapla topluma ulaşmıştır. Bilginin arkeolojisi, Hapishane’nin Doğuşu, Cinselliğin Tarihi önemli eserleri arasındadır. Konumuzla ilgili önemli eserinin adı da Biyoiktidarın Doğuşu’dur. Foucault bu kitabında yeni iktidar aygıtlarını ele almakta. Bu kitapta, ‘nüfus, göç, bilgi ve liberalizm üzerinden şekillenen küresel iktidar ilişkileri’, özelde de 20. yy’da bu güçlerin toplumu nasıl ‘denetim toplumu’ haline getirdikleri, bunun için hangi yönetim, teknik ve politikalarını geliştirdiklerini irdelemekte. Bunları ifade eden ‘Biyoiktidar’ siyasal kavramını kullanmaktadır.

‘İçselleştirilmiş denetim ilişkileri’ 

Küresel iktidar güçleri, Sovyetler Birliği’nin dağılması ardından dönemi sona eren soğuk savaş sonrasında neoliberal politikalar üzerinden dünyayı yeniden ele geçirmeye giriştiler. Bunun için kadınlara, toplumlara, etnik kültürlere ve doğaya karşı yumuşak ya da sert politikalar üzerinden sürekli bir savaşı devreye koymuşlardır. Özellikle birey ve özne üzerinden ‘içselleştirilmiş denetim ilişkileri’ geliştirilmiştir. İktidar ilişkileri bireyde içselleştirilmekte, birey bu şekilde toplumsallıktan çıkarılarak parçalanmakta. Böyle bir bireyin yaşamına, bedensel-manevi-düşünsel ihtiyaçlarına (beslenme, barınma, güvenlik, nüfus, sağlık vb) dönük politikalar bu iktidar güçlerince belirlenmeye başlar. Bu şekilde kadının ve erkeğin bedeni, duyguları, düşünceleri, hazları, tabiatı kontrol altına alınır. Bireyi günlük hayatına kadar (Recep Tayyip Erdoğan’ın 4 çocuk doğurun sözü örnektir) belirleme, iktidarın yaşatma ve öldürme üzerine yönetimini kurmasını ifade eden biyoiktidar kavramı, iktidarın kadına-insana-topluma ve doğaya karşı açtığı yeni savaş politikası olan biyopolitik durumu da ifade etmektedir. Burada iktidara itaat eden toplumdan çok, bu otoriteyi bizzat savunan, ona inanan, onu içselleştiren, varolmasının güvencesi sayan ve buna bu temelde ‘bilinçli boyun eğen’ bireyin toplumsallaştırılmasıdır.

‘Sürekli yeni savaş politikası’

MANSET-1Bu yüzyılın ‘sürekli yeni savaş politikası’nın diğer bir ismi Nekropolitiktir. Son 20 yıl içinde mevcut ulus devlet yapılarının sürdürülemezlik durumunda devreye konulan bu savaş politikasında ‘sürekli, dağınık ve giderek genişleyen, çok-taraflı, sürekli savaş biçimleri’ söz konusudur. Bu politikaları devletler (ABD ve  Rusya’nın Afganistan, Irak ve Suriye’deki savaş politikaları örnektir) tarafından ‘teröre karşı mücadele’ adına sürdürülürken, yine bu sistemin ürünü olan paramiliter güçlerce (DAİŞ, El-Kaide, Boko Haram vb) de sürdürülmektedir. Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan savaşlar bunlara örnektir. Her ikisinde de savaş süreklidir, kalıcıdır, toplum bu savaşı bitirme açısından karar iradesinden yoksundur, belli bir coğrafyası yoktur. Savaşın tarafları arasında görüşmeler veya anlaşmalar olsa da savaş bir biçimiyle hep devam eder. Her ikisinde de kentler yerle bir edilir, kültürler-tarihi eserler talan edilir, doğal kaynaklar pazarlanır, yani herkes ve herşey hedeftir. Ölme ve öldürme sıradanlaştırılır. Askerlik öne çıkar ve teknolojik üstünlük üzerinden hakim olma savaşları yoğunlaşır. Kimyasal silah saldırıları sıradanlaşmaya başlar. Göç-mültecileştirme, yoksullaşma, salgın hastalıklar, açlık, doğa yıkımı, boşalan yerleşim alanları, karada-denizde hayatlarını kaybeden insanlar temel sonuçlardan olur.

Faşizmin sıradanlaştırılması

Savaş ordular arasında değildir, iktidarın tüm güçlerinin hedefleri kadınlar, çocuklar, kısaca tüm toplumsallıktır. Güvenlik adı altında toplumsal haklar, bireysel haklar askıdadır. Cezalandırılan her zaman halklar olur. Bu ‘sürekli savaş hali’ ile birey ve toplum iktidar disiplini ve kontrolü altında tutulur, bu şekilde sisteme hizmet eden kitleler oluşturulmak istenir. Küreselleşen savaş, en başta erkek egemen sistemin şahlandırılmasıdır, faşizmin sıradanlaştırılmasıdır.

Kürdistan ve Ortadoğu’da (Filistin, Irak, Suriye, Şengal, Kobanê, Efrîn vd.) bu iki savaş türünün en vahşi boyutları yaşanmaktadır. Hem küresel iktidar güçlerinin biyopolitik savaş türü, hem de nekropolitik savaş türü işletilmektedir. Birey, kadın, toplum kendini savunma, varlığını koruma gücünden yoksunlaştırılmıştır. Toplumun bilgi-düşünme gücüne saldırı en üst boyuttadır. Türkiye’de Erdoğan diktatörlüğünün bilim-aydınlanma-eğitim alanlarına, yine akademisyenlere yönelik saldırıları bir plan ve bilinç dahilinde yürütülmektedir. İktidar, neoliberal politikalar üzerinden toplumun yaşam alanlarını ve değerlerini kapitalist pazara meta olarak sunmaktadır. Karadeniz’deki, Kuzey Kürdistan’daki (Hevsel bahçeleri, Batman’daki Ilısu barajı projesi vb) HES’ler vb. ile yapılan doğa katliamı, bu alanların kapitalizme peşkeş çekilmesidir. Türkiye toplumunun Erdoğan seviciliği-hayranlığı-gönüllü itaati, biyopolitik savaş yönetmelerinin nasıl sonuçlar yarattığını bizlere göstermektedir.

Yaşam nasıl savunulmalı?

mrd-13-01-16-nusaybin-kadinlar-barikat-insa-ediyor10Yeni savaş yöntemlerinin ortak noktalarından biri soykırımcı olmalarıdır. Türkiye’de AKP iktidarının Nisêbîn, Sûr, Şirnex’te, DAİŞ’in ise Rojava ve Şengal’de gerçekleştirdiği katliamlar bu soykırım savaşının parçalarıdır. Kadın ve çocukları, farklı kültür ve inanç kimliği sahibi halkları öldürme, tecavüz etme, kaçırma, köle olarak satma bu savaşın sert yöntemleri olmaktadır. Ancak Ortadoğu’daki ‘savaşı bitirme, güvenliği sağlama’ adı altında ABD-Rusya-Türkiye ve çete yapıların sonuçsuz bıraktıkları ve gösteri olmaktan öteye geçmeyen ortak toplantıları da aslında savaşı bitirmeyi amaçlamamaktadır. Toplumlar, kadınlar bu toplantılarda özne, irade olarak değil, nesne-meta olarak görülmektedir. Bu da savaşın yumuşak yöntemlerle sürdürülmesi olmaktadır.

O zaman ne yapmalı, nasıl direnmeli, yaşam nasıl savunulmalı?

Kürt halkı ve özelde de Kürt kadınlarının 40 yıla varan direniş mücadelesi neoliberalizmin vahşi saldırılarına ve onun biyopolitik-nekropolitik savaş yöntemlerine karşı verilen bir mücadeledir. Kadını, toplumu ve doğayı meta olmaktan çıkarma mücadelesidir. Eril sistemin kadın bedeni, düşüncesi, duyguları üzerindeki tüm iktidar oyunlarını boşa çıkarma mücadelesidir.

Bunun için esas alınan mücadele yöntemleri ne olmuştur? Bu sistemi düşünceden başlayarak, yaşamın her alanında aşmak, özgür irade sahibi olmak, ondan sonsuz boşanmak. Bunun için hakikate ulaşmak, bilinçlenmek… Burdan yola çıkarak örgütlenmek, bunu toplumsallaştırmak. Özgürlük ahlakı temelinde yaşamı estetik kılmak. ‘Özgür yaşam özgür topraklar, özgür mekanlar ister’ perspektifinden yola çıkarak özgür yaşam alanlarını yaratmak. Ve tabi tüm bunlar için kendini savunmak, yaşamı korumak, sürekli mücadeleciliği esas almak.

‘Varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama’ 

BOTAN-YURUYUS-COCUK-ISGAL-NUSAYBINÖz savunma, kapitalizmin ve erkek egemenlikli sistemin vahşi saldırıları karşısında vazgeçilmez yaşam hakkı olarak kabul edilmektedir. Küresel iktidar güçlerinin her boyutta ve sürekli saldırı halinde olduğu bu süreçte öz savunması olmayanlar köleleşmeye mahkumdur. Bu nedenle Rêber Öcalan ‘Bir çocuğun bile öz savunma örgütlenmesi olmalı’ der. Herkes kendini, toplumunu, yaşam alanlarını korumakla görevlidir. Kürt gerçekliğinde buna ‘varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama’ denilmektedir.

Bu ilkeden yola çıkılarak Kürt kadınları genel mücadele içinde özgün ve özerk öz

savunma sistemlerini her zaman güçlü tuttular. Bireyin-toplumun ve doğanın korunması için kadının, başkasından beklemeden kendi öz savunmasını örgütlemesi temel bir hareket noktası olmuştur. Bu öz savunmanın mekanları Ortadoğu tanrıçalarının özgürlük mekanları olan dağlarda yeniden canlandırılmıştır. Burada kökleriyle buluşmuş ve ovalara, kentlere, çöllere ulaşmıştır.

Yaşama ve yaşatma bilinci

Soykırım kıskacında tutulan tüm kadınlar, tüm inançlar, tüm kültürler, tüm ezilenler öz savunma sistemlerini inşa etmek zorundadırlar. Bu yüzyılın temel karakteri ‘sürekli savaş çemberi’nin kadınların, toplum ve doğanın etrafında hep diri tutulmasıdır. Kürt halkı ve kadınları Kuzey Kürdistan’da, Rojava’da, Başûr’da, Rojhilat’ta siyasal alandan sosyal alana, diplomasiden dil ve kültürel alana, ekonomiden sağlığa, eğitimden inanç alanına kadar öz savunma temelinde kendi yaşam sistemini inşa ediyor. Kendini eğitiyor, örgütleniyor, mücadeleye hazırlanıyor. Rojava’da köylerden mahallelere kadar 7 yaşından 70 yaşına kadar kadın ve erkek kendi güvenliğini kendisi koruyor. Ölme ve öldürme değil, yaşama ve yaşatma felsefesine dayanarak bu örgütlülüğünü güçlendiriyor.

En önemli ve esas öz savunma ise erkek egemenlikli ve kapitalist modernitenin ideolojik-politik her türlü düşünce ve yaşam alışkanlıklarına karşı verdikleri mücadele olmaktadır. Kadının eşitliği ve özgürlüğüne dayalı toplumsal sistemin inşası, bu temelde tüm farklılıkların eşit, özgür ve gönüllü birliğini inşa etmek öz savunmanın özü, cevheri olmaktadır. Kapitalist modernite içinde mücadelesini yürüten Kürt halkı ve kadını da bu sistemin etkilerine karşı nefslerini, iradelerini, ruhlarını, düşüncelerini ve yaşamlarını günlük olarak temiz tutma mücadelesini yürütüyorlar. Bu ‘suçlu ve kirli sisteme ruhunu satmamak’ temel yaşam şiarları oluyor.

Evet, bizlere dayatılan savaş; vahşi ve acımasız. Ancak buna karşı inşa edilen yeni yaşamı savunma düşünce ve ruhu ise bundan binlerce kat büyüktür, onurludur ve gerçek çözümü ifade etmektedir.