İşgal ve talana karşı büyüyen direniş

- Gönül Kaya
226 görüntüleme

Kapitalist sistemin son 40 yılı, aslında büyük bir kriz ve kaos gerçekliğini ifade ediyor. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kapitalist sermaye güçleri, dünya coğrafyasında kendi hakimiyetlerini tam sağlamak için yeni politikalar ve düşünce biçimlerini geliştirmeyi hedeflediler. 1960’lı yıllar hem ulusal mücadeleler, hem sınıfsal hareketler, hem de feminist hareketler açısından önemli çıkışlara, dönüşümlere ve sorgulamalara tanıklık etti. 1968 hareketi olarak ifade edilen bu süreç, vahşi kapitalizm karşısında büyük bir zihniyet değişim ve devrimini de ifade ediyordu.

Sermaye güçleri bu süreçte kâr oranlarını yükseltmek, harekete geçen uluslar, sınıflar, halklar ve kadınlar karşısında ‘neoliberal (buna yeni liberalizm ya da yeni sömürgecilik de diyebiliriz) politikalar’ı devreye koymaya başladılar. Bu düşüncenin kökleri 1947’ye dayanır. Başta gelen akıl adamları Friedrich Von Hayek, Milton Friedman, Ludvig Von Mises vb’leridir. Bunlar 1947’de İsviçre’de bir neoliberal doktrin yayınlarlar. Bunlar ‘ekonomi’yi (daha doğrusu para-sermaye- kâr alanını) adeta bir din gibi ele alırlar. Para, devlet gibi tanrılaştırılır ve bunun teorisi oluşturulur. Önceki dönemde “dokunulmaz-tapınılacak derecede kutsallaştırılan devlet” sisteminde reformlar-iyileştirmeler yapmayı amaçlarlar. Çünkü kapitalizmin krizlerini bu şekilde aşmayı amaçlarlar. Sermayeye, para akışına özgürlük isterler. Devletin herşeye müdahale etmemesi istenir. Kısaca “her şey kapitalist çevrelerin kâr hedefleri için sermaye güçlerinin kullanım-yönetim ve denetimine sunulmalıdır. Para ve sermaye güçleri özgürce talanlarını yapmalılar” demek oluyor. Bu düşüncenin pratikleşme süreci 1970’lerin sonu ve 1980 ve ’90’larda iktidarlarca yaygınca uygulanmaya başlar. ABD’de Reagan, İngiltere’de Teacher, Türkiye’de Özal bunun siyasal iktidar temsilcileri olurlar.

Neoliberalizm sadece siyasal olarak iktidarlara gelmez, savaş üzerinden de işgallerini yürütür. Doğal kaynakların egemenliğe alınmasından, kadın ve erkeklerin ucuz işgücü olarak “işçileştirilme ve işsizleştirilmelerine” kadar, etnik toplulukların topraklarından sürgün edilmelerinden baraj-HES adı altında doğa katliamına kadar işgal-talan-sömürü devreye konur. Ortadoğu’ya müdahale boyutunda Afganistan ve Irak’a müdahale, son olarak Suriye sorunu bu temelde devreye konulmuştur. Son 2 yıl içinde milyonlarca Ortadoğulu, Asyalı ve Afrikalı kadın, erkek, çocuk, genç ve yaşlının mültecileştirilmesi bu politikayla da bağ içindedir. ABD’li, Avrupalı birçok şirket (kahve, çikolata, meyve vb üretimi ve ticareti yapanlar) Latin Amerika, Afrika, Filipinler gibi ülkelerde birçok köyü devletin militer güçleri eliyle yakıp yıktırmıştır. Topraklar uluslararası şirketlere satılmıştır. Bu topraklarda daha önce özgürce yaşayan toplumlar, bu kez o toprakların boğaz tokluğuna çalıştırılan köleleri yapılmıştır. Biz de Avrupa’da bu sömürünün ürünlerini (kahve, çikolata, muz, elbise vb’ni) maalesef afiyetle tüketiyoruz. (Bu arada belirteyim; alternatif üretilen ürünleri bulmak düşünüldüğü kadar zor değil…)

Türkiye’de ve Ortadoğu’daki Arap devletleri ile Batılı sermaye güçleri ve devletleri son 10 yıldır “neoliberalizm politikaları ve muhafazakar-faşist sistem” arasında bir ittifak geliştirdiler. AKP faşizminin temsili bu ittifakı ifade ediyor. Arap-Fars gericiliğinin kapitalist devlet ve sermayesi ile görüşme-ilişki-çatışma ya da ittifak gerçeği buna dayanır. 

AKP, Batı’yla Kürt düşmanlığı karşılığında neoliberal politikalar temelinde ilişki-ittifak ve pazarlık içindedir. Türk devletinin son 10 aydır Bakur’da Kürt halkına uyguladığı vahşet karşısında Batı’nın sessizliği buna dayanıyor. Yine Almanya devletinin Kürt insanlarına dönük saldırganlığı ve Erdoğan’a verdiği destek buna dayanıyor.

Neoliberalizm direkt ve öncelikli olarak kadını vuruyor. Erdoğan’ın “en az 3 çocuk yapın” demesinin bu boyutu da vardır. Kadından ziyade ‘aile’ olgusunu öne çıkarmaları, bir kadının tek başına değil de ya babasının evinde ya da evlenirse sosyal güvencelere sahip olmasına dönük düzenlemeler buna bağlıdır. “

Neoliberal politikalarla AKP faşizminin ittifakını, yenilenen ‘Şark İslahat politikasında görmekteyiz. Buna göre bu topraklardaki herkes “ya baş eğecek ya da baş verecektir.” DAİŞ’in sloganıdır bu. Kapitalizmin neoliberal politikası da başeğdirmeye ve teslim almaya dayanır. Bu güçler, AKP-Erdoğan ve DAİŞ ne kadar da ortak hedefe sahipler değil mi? Batılı devletlerin AKP ve Erdoğan’dan vazgeçmemesi bu konudaki anlaşmalarındandır. Bu politikaya göre; “Kürtler ya neoliberalizme ve faşizme baş eğecek, teslim olacaklar ve topraklarına, ruhlarına, emeklerine el konulacaktır. Ya da baş verecekler.” Tabii halkımızın buna verdiği cevap tarihi oldu: Başeğmeyiz, zalimlerin başını ezeriz… 

İşte Rojava devrimi, Şengal’de yükselen öz yönetim ve direniş gerçekliği, yine Bakur’da yaratılan insanlık direnişi Kürdistan’ı da aşan, insanlığın bu talan ve soykırımına karşı sergilediği bir duruştur. Cizre bunun abidesidir. Sadece AKP-Erdoğan faşizmine karşı değil, vahşi neoliberalizme ve sömürgeciliğe vurulan büyük darbedir.

O yüzden “Batılı devletler niye bu katliama karşı sessizler” derseniz, işe bir de buradan bakın derim…