Önce herşey kutsaldı

- KAKTÜS
234 görüntüleme

Bu ara gidip-gelip kutsallığa takılıyor kafam. Yürüyorum kutsallık, merdiven çıkıyorum kutsallık, iniyorum kutsallık, televizyona, internete bakıyorum kutsallık… Sonra şöyle bir duruyorum ve “evet, buldum! Kutsallıkta bir sorun var. Kutsal olana saygı kalmadı. İşte tüm mesele bu: Kutsal olana saldırı…” Sorunu bulduğum an kafamdaki medcezirler duruyor. Hani bir matematik problemi olsa bu kadar zorlamazdı. Meğer ne zormuş içindeki ne idüğü belirsiz rahatsızlığın ismini koymak. Düşünsenize bir şeyler oluyor ve siz günlerce onu kafanıza takıyorsunuz. ‘bize neler oluyor, terslik nerede? Kim tepti göğsümüze ki, bu kadar acı içinde kıvranıyor ruhumuz? Ruhumuz, faşizmin vahşiliği altında ezilen ruhumuz… insanlıktan çıkan yanıyla insan kalma kalma arasında boğuşan ruhumuz… Kendinden çıkma ile kendi olarak kalma mücadelesi veren ruhumuz… Ruhumuz kutsallığını yitiren ruhumuz…. Ne zaman nerede kaybetti kutsallığı ruhumuz?”

Şimdi buraya nereden geldik? Yanlış anlamayın konuyu kasttediyorum. Yoksa niyetim kimin nasıl doğduğuna kanıt aramak değil. Tabii ki, insan olarak her birimiz biraz kutsalız. Dikkat ederseniz “biraz” diyorum. “Çok” desem, önünüzü göremezsiniz. Ego hemen bizi kör eder. Yüksek ya ondan!?!

Neden mi? Çünkü “kutsallık” kavramını yaratıp onu üzerine en fazla basan ve saldıran yine bizler ve biraz da birileri… Sahi kutsal olana ne zaman saldırmaya başladık ve neden?

Şöyle ki; önce herşey kutsaldı!..

Tabii ki, bana göre öyle. Yoksa herhangi bir bilim insanı çıkıp, “önce herşey kutsaldı” demedi. Ben diyorum, bana güvenmiyor musunuz?

Kutsanan şeyler, yaratılan şeylerdir. Doğa, insan da dahil herşeyi yaratarak kutsamıştır. Tersini söyleyen tezini ispatlasın.

Fakat insan beyni geliştikçe ve kavradıkça –ki her gelişme ilericilik değildir- yaratılan bazı şeyleri kutsallık dışına itmek istemiştir. Mesela kadın ve onun doğurganlığı… Mesela buğday yani aş (ekmek, emek ve üretim olarak siz anlayın bu kısımı) Neden? İşte bu çok önemli bir soru. Söyler misiniz, insan neden taptığı totemi sonradan yemeğe başladı?  İneğe yazık değil mi? Biri “kutsal” diyor, öbürü “adak yap” diyor. Bir başka din ise “ineğin herşeyinden faydalanın” diyor. Danasından, sütüne, oradan etine kadar… Rabbim bize niye bir tek din göndermiyor? Niye gönderdiği her dinde ineğe farklı bir yer veriyor? Şarap dünyada haram, cennet ise sevap. Tanrının kafası bu kadar karışık olmadığına göre dünyada bu işleri kim karıştırıyor?

Şimdi değerli dostlar, arkadaşlar ve sevgili okuyucular; kutsala saldırmak öyle kolay değil. Kutsalı kutsallıktan çıkarmadan, ayakkabının altını silecek bir parça bez haline getirmeden kimse kutsala dokunamaz. Bunun içinde çarpıtmak önemli… Herşeyi çarpıtacaksın ki, varlık, varlık olmaktan çıkıp başka bir şey olsun. Örneğin hiç kimsenin ağzından aşkın kutsallığı düşmez. Ama aşık olana bakış belli! Ha helaya bakmış ha aşık olana, arada fark yok. Hele de doğum! Doğum kadar kutsal, kadının doğurması kadar kutsal bir şey var mı? Siz hiç anne adayı olan yani hamile olan bir kadının toplumda aşağılandığını, horgörüldüğünü, bir istediğinin iki edildiğini duydunuz mu? Yoktur! Annelik kutsaldır. Çünkü Tanrı kendinden sonra bir tek kadına yaratma kudreti vermiştir. Peki, Tanrının yaratma özelliğini emanet ettiği kadından geriye ne görüyorsunuz? Biri “hamile kadının sokakta dolaşması günahtır” diyor. Öbürü “tiksinilmesi gereken varlık” olarak ilan ediyor. Bir diğeri ise kadını çocuk doğurma fabrikası olarak görüyor.

Kutsallıkta kadına ne yerde ne gökte yer bulamayanlar, gözyaşlarına metiye dizenler, ayaklarının altında cenneti arayanlar, kadını öyle bir parçaladılar ki, insanlığı sorgulanır oldu. Hani Adem’in kaburgası olmasa insanın dişi yanı olduğumuzu ispatlayamacağız, durum o kadar vahim…

Ya çocuklar! Çocuklar için neler söylenir değil mi? “neslimizin sürdürücüleri, geleceğimiz!.. Masumiyetin yüzü, kutsal varlıklar…” Allah’tan çocuklar bizim kutsal varlığımız, olmasaydı ne yapacaktık onlara, merak ediyorum. Aştan, ekmekten ve emekten geçiyorum. Nerede o kuru ekmeğin kutsallığı… yere düşen buğday tanesine söylenen şarkılar… Ruhumuzun ışığı olan güneş gibi parlayan ve gülümseyen yüzler… yani demem o ki, bizim için kutsal olanlar…

Peki şimdi neredeyiz? Tanrının yaratıcılığı emanet ettiği kadınlar, hangi çarpıtılmışlığın kurbanı?

Öyle bir ülke düşünün ki; kadını katleden katillere cezai indirim uygulanır. Çocuğa cinsel istimarı “erken boşalma” gerekçesiyle tecavüz saymaz. Aile ve sosyal politikalar bakanı çocuklara tecavüzü ‘bir kereden’ ne çıkar diye tecavüzcüyü savunur. Halkın yarısı açlık ve yoksullukla pençeleşirken, hırsızı kollar ve korur. Toplumun bir bölümü soykırımdan geçerilirken, soykırımcı barbarlar ödüllendirilir. Vahşet beslenir, savaş körüklenir ve bir toplumun ölümü diğerini mutlu eder…

Ve işte insanlar yeniden totemlerini yani kutsallarını yemeğe başlıyor. Neden? Çünkü yüceltilenlen erkeklik, yüceltilen milliyetçilik ve yüceltilen üstün sınıf olma sapkınlığı, maneviyatını yitirmiş “yaratıkların” egolarını tatmin etmiyor. Ve inanın hiçbir “kıymetli” de onların egolarını tatmin edemez. Size, bana garip gelen ve sürekli düşündüren birşey söyleyeyim. Birgün tartışma esnasında bir arkadaşım bana: “Hiçbir şey ve hiç kimse cinselliği ayaratılmış bir erkeği doyuramaz, tatmin edemez” dedi. O zamanlar biraz klasik bakış açısıyla “evet haklısın” dedim. Ama şimdi düşünüyorum da bu çok korkunç, kan dondurucu bir gerçeklik.  Bu söz sadece cinselliği ifade etmiyor, iktidarı da içeriyor. Yani düşünsenize; Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ne doyurur, hangi kıyım tatmin eder? Bu nasıl bir iktidar sevdasıdır ki, tüm toplumun ırzına geçilip, sunaklarda kurban ediliyor? Bunun üzerine söz söylenebilir mi, yorum yapılabilir mi? Tabii ki hayır. Bizim söyleyebileceğimiz söz en başta söylediğimiz sözdür: İnsan olarak her birimiz kutsalız. Artık bize basıp geçemezsiniz!…