Bana çok iyi bir anne oldun Mayrig!

- Kayuş G. Çalıkman
211 görüntüleme

13-14 yaşlarındaydı, okuldan aldılar, bu kadar yeter dediler, daha nereye kadar devam edebilirdi ki? İsteyenler kapılarını çalıyor, her gün yeni biri görücü ziyarete gelmek istiyordu. Artık evinin kadını olma vakti gelmişti, okula elveda demeliydi. Oysa ağabeyi Avrupa’ya gönderilmişti, tıp tahsili alıyordu. Ne çok isterdi,  ağabeyiyle birlikte aynı üniversiteden mezun olmayı, aynı yabancı dilleri konuşmayı, bunlar O’nun en büyük hayaliydi. O akşam kapının önünde biriken kalabalık bu hayallerin üzerine basarak girdi evlerinden içeri. Boynuna taktıkları madeni ağırlığa, onlar ‘nişan gerdanlığı’ dediler, kendisi ise ‘esaret.’ Neler olup bittiğini anlamadan kendisini yabancı bir köyde gelin buldu. Geyve’nin Pamukova köyü, baba ocağına yakın olsa da yabancı bir diyar sayılırdı. Artık tanımadığı insanlara anne baba diyecek, daha kötüsü tanımadığı bir adamın yatağında yatacaktı. Neyse ki henüz evden ayrılmadan birkaç gün önce o çok sevdiği yengesi, dayısının eşi yanına gelmiş, iki gün sonra kırmızı tafta elbisesiyle çıkacağı yolculukta görüp tadacağı tüm güzellikleri pembe bir tülle kaplayıp önüne serivermişti.

-Aaah! Yengeciğim keşke beni biraz daha az sevseydin de hayatın güzelliklerinden bahsedeceğine bana hayatın gerçeklerini anlatsaydın.

Paskalya henüz bitmişti. Mezarlıklara gitmiş aile büyüklerinden sanki helallik almıştım. Başıma gelecekleri bilmiyordum, nenemin mezarını son görüşüm olacakmış, haberim yoktu, sadece nenemin mezarını mı? O mezarlığı, baba evini, çarşı caddesini, şehri…

Paskalya’dan tam bir hafta sonra Geyve’den gelen Bağdasar Efendi, eşi Filor hanım 15 yaşındaki kız çocuğunu alıp evlerine götürdüler ve  Antraniğ’in koynuna veriverdiler. Al işte bu senin karın, bak kızım bu da senin kocan dediler. Bir iki gün sonra yavaş yavaş yaşadığı evi, ev halkını tanımaya başladı. Evde anne babadan başka bir neneyle dede de vardı. Her ikisi de sağlıklı, dimdik ayakta duran insanlardı, sanki evi asıl onlar çekip çeviriyor gibiydiler. Filor hanıma, Hars Xatun diyorlardı. Kendisine de bir isim taktılar, ‘bucur hars’ dediler. Antraniğ’in kendisinden küçük iki kız kardeşi, iki de erkek kardeşi vardı. Kız kardeşleri de kendisiyle yaşıt sayılırlardı, bir yaş küçük bir yaş büyük, ikisi de evlenmişti. Büyük olanı Hamesduhi’nin iki kızı vardı, hemen karşılarındaki eve gelin gitmişti. Ne güzel! İstediği zaman annesinin evine gelebiliyordu. Diğer kız kardeşi Hayguhi de çok uzaklarda değildi onun da bir oğlu vardı. Zamanla birbirlerine alıştıkça iyi arkadaş olmuşlardı, bazen üçü bir araya gelip sokakta piko oynuyorlardı.

– Hamesduhi bu oyunu çok severdi, hep anlatırlardı, ilk kızı henüz bebekken anasına bırakır, sokağa çıkıp piko oynardı diye, bebek uyanınca çağırırlarmış, gelir süt emzirir sonra yine koşarmış oyuna. Anne oldu ama henüz akıllanmadı diyordu nene, bizi de baştan çıkarıyor diye kızıyordu güya, ama biz sokağa çıktık mı hemen sandalyesini alıp bahçeye kuruluyor, bizi seyretmekten keyif alıyordu. Kim bilir belki kendi çocuk kadınlığını görüyordu o sokakta oyun oynayan…

Biz böyle vakit geçirelim derken Filor Hanım (Mayrig) evin bütün yükünü sırtlamış giderdi gün boyu. Evin yemeğini nene pişirirdi ama onun dışında tüm işleri Mayrig yapardı. Bunca kalabalığın çamaşırını yıkar, evin temizliğini yapar, bahçeyi temizler düzenler, topuklarını çatlatana kadar koşturur dururdu.

Nazeli çok kısa bir süre içerisinde bu aileyi benimsemiş kendi ailesi bilmişti. Artık o kadar sık baba ocağını ziyaret etmek istemez olmuştu. Hatta kimseye itiraf etmese de, kendinden bile gizlese de içinde ailesine karşı bir öfke duymuyor değildi. Henüz kardeşleriyle doğru dürüst vakit geçirememişken, henüz ağabeyi dönüp birbirleriyle hasret giderememişken, yuvasından sökülüp atılışını hazmedemiyordu bir türlü.  Ailesi, onu başlarından atmak istedikleri için bu adamların da gelip kendisine sahip çıktıklarını düşünüyor, ama bu düşüncesinden utanıp kimselerle paylaşamıyordu.

Bazen Filor Mayrig yanına çağırıyordu, bir yandan ev işlerinin nasıl yapıldığını gösterirken bir yandan da kendisinden bahsediyordu. Nasıl bu aileye gelin geldiğini anlatıyordu, o da uzak bir köyden getirilmiş, at sırtında, saatlerce yol aldıktan sonra toz toprak içinde girmiş gelin odasına.  Bu köyün adetleri kendilerinkinden biraz farklıymış, çünkü bu köyün halkı  ‘Ani’ Krallığından kaçıp gelen Ermenilerden oluşuyormuş. Haliyle yüzyıllar önce beraberlerinde getirdikleri geleneklerini sürdürmeye çalışmış, biraz da konu komşudan yerel alışkanlıkları buna katıp yeni adetler türetmişler. Filor Mayrig de geldiği aileye ayak uydurmaya çalışmış, ama onun işi daha zormuş, yıllarca evin içinde dilsiz dolaşmış, kimseler sesini hiç duymamış,  ta bir gün Antraniğ’e ninni söylerken kaynatasına yakalanana kadar. Kızarmış utancından, evde kimse yok zannediyormuş, kaynatası da duymazdan gelmiş ama zaman zaman neneyle haber salarmış bizim Hars Xatun bir sesini koy versin hele!

– Yaz sıcakları yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştı, neneyle dede Hamesduhi’nin kızlarını alıp yaylaya çıkmışlardı. Ben hamileliğimin en zorlu dönemlerini yaşıyordum, her sabah mide bulantısıyla uyanıyor, kimselere fark ettirmeden saatlerce kusuyor kusuyordum. Antraniğ kardeşlerini alıyor, babasıyla birlikte sabah güneş doğmadan işe koyuluyor gece yarılarında eve dönüyordu. Hayguhiler, İstanbul’a taşınma kararı almışlardı, kocasının burnuna pis kokular geliyormuş, bir an önce buralardan gitmek lazımmış, öyle diyorlardı. Kocasının ipek böceği fabrikası vardı, fabrikayı da taşıyacağını söylüyordu. O pis kokular bizim evde de huzur bırakmamıştı aslında, her gün Anadolu’nun farklı bir köşesinden musibet haberler yağıyordu köye. İnsanlar kafilelerle göçe zorlanıyor, yarı yolda kılıçtan geçiriliyormuş, erkekler toplu halde kurşuna diziliyor veya ipe çekilenler oluyor diye gelen haberler gittikçe sıklaşıyor, mesafeler kısalıyordu. Mahallemizde hemen hemen taşınmayan kalmamış gibiydi, her şey şu son 10-15 gün içinde oldu. Evler boşalmıştı,  bazıları bizimkiler gibi her şeyden habersiz yaylalara, yazlığa çıkmışlar bazıları da Hayguhiler gibi gelecek felaketi hissedip göç etmişlerdi.

Tüm bu gelgitler içinde ilk kan bizim eve damladı, bir akşamüzeri 12-13 yaşlarında bir çocuk, Hovhannes’in arkadaşı, kapımıza dayandı,  yayladan kaçıp gelmişti. Yayladaki tüm yazlıkçıların yağmalandığını, kılıçtan geçirildiğini söyledi, ölenler arasında dedeyle nene ve Hamesduhi’nin iki kızı da vardı. Çocuk her şeyi gördüğünü söylüyor ama tüm gördüklerini el kol hareketleriyle anlatmaya çalışıyordu, konuşamıyordu sanki dili tutulmuş gibiydi. Antraniğ hemen yaylaya çıkmak istedi, babası bırakmadı, hemen toparlanalım biz de İstanbul’a gideceğiz diyordu. Her şeyini o saniye yitiren Hamesduhi önce olduğu yerde yığıldı, kilitlenmiş ağzı sadece bir kez açıldı ve acı dolu bir aaah çekti sonra bir köşeye bükülüp sessiz sessiz ağlamaya başladı, kocası gurbetteydi, ana babasından başka kimsesi yoktu, çaresizdi. Karar alındı, taşınacaktık, bir yanda yas diğer yanda hazırlık içindeydik. Önce Hovhannes ile Siragan’ı yolladık İstanbul’a ablalarının yanına, birkaç güne kadar biz de gidecektik. Antraniğ tutturdu, yaylaya çıkacaktı, ne söylendiyse kar etmedi, bir sabah uyandık baktık Antraniğ yok, oysa o gün arabacı ile anlaşmışlardı atlı iki araba gelecek bizi alacaktı. Öğlene doğru kapı çalındı, biz arabacılar geldi diyerek kapıya koştuk, benim aklım Antraniğ’teydi, ne yapacaktım, onsuz mu gidecektim…

– “Bağdasar efendi, haydi bakalım düş önümüze!” diye bağırdı iri yarı olanı, ilkin anlamadık, yoksa bunlar arabacılar, aman allahım! Bunlar arabacılar değildi. Önce evi didik didik aradılar, kimseyi bulamayınca ellerine geçirdikleri değerli eşyaları topladılar sonra da babamızı alıp götürdüler. Dışarıda Bağdasar Efendi gibi köyde kalan ne kadar erkek varsa hepsini toplamışlardı, onları sıra halinde dizip önlerine kattılar, kadınlar arkalarından koşuyor, bağırıp çağırıyorlardı, biz sanki tüm olup bitenlere önceden hazırlanmışız gibi sessizce seyretmekle yetiniyorduk. Şimdi üç kadın evde yapayalnız kalmıştık, ne yapacağımızı bilemiyorduk, öylece oturmuş boş gözlerle birbirimize bakıyorduk. Bu bekleyiş kaç saat sürdü bilemiyorum ama gün batımında arabacılar geldi, her şeyi biliyor gibiydiler, Filor Mayrig’in elinde ne var ne yok hepsini alıp karşılığında bizi İstanbul’a götürmeye ikna oldular. Biz üç kadın bindik arabaya, birden aklıma nenenin doğumda kullanmam için bana verdiği ipek şal geldi, onu almamış, unutmuşum, arabacılar bırakmadılar, geç kalıyoruz diye huzursuz olmuşlardı ama dinlemedim arabadan atladığım gibi eve doğru koştum. İpek şalımı aldım, duvara da büyük harflerle yazmayı unutmadım, ‘Antraniğ biz İstanbul yolundayız’…

Döndüğümde arabanın yerinde yeller esiyordu, biraz ilerledim sadece bir haykırış sesi geliyordu, görümcemdi bağıran, sese doğru yöneldim koşmaya başladım, arabayı görür gibi oldum ama şimşek hızıyla kayboldu gözlerimin önünden. Bağırıp çağırsam sesime gelecek, yardım edecek tek bir komşu kalmamıştı etrafımızda. Ne kadar yürüdüm, neredeyim bilemiyordum, evden çok uzaklaşmış gibiydim, yönümü bulamıyor olduğum yerde dönüp duruyordum.

Güneşin yakıcı ışıkları uyku ile uyanıklık arsında kalmış gözlerime çarpınca kendime gelebildim. Önce nerede olduğumu anlamaya çalıştım, galiba mahalleden uzaklaşmamıştım, mezarlıklar yolundaydım, ayağa kalktım etrafıma bakındım, ilerde yere yığılmış bir karaltı gördüm, insan mıydı yoksa giysi yığını mı anlamak için oraya doğru yürümeye başladım. Çocukluğumda gördüğüm kâbuslar gibiydi, yürümek istiyor, yürüyemiyordum, gidiyor gidiyor sonra hiç ilerlemediğimi, aynı yerde olduğumu fark ediyordum. Sanırım az sonra göreceklerimi biliyor karşılaşmamak için kendimi geciktiriyordum.

Nihayet o karaltıya ulaştım, elimi başının altına soktum hafifçe yukarı kaldırdım, hafif hafif nefes aldığını fark ettim, bembeyazdı, vücudundaki tüm kan karnından dışarı fışkırmış yerde kan birikintisi oluşturmuştu. Benim sarsmamla kan yeniden akmaya başladı, artık yapacak bir şey olmadığını anladım, hafifçe kulağına fısıldadım, “bana çok iyi bir anne oldun Mayrig” dedim sonra elini aldım karnıma götürdüm, bak dedim torunun burada, utanmıştım söyleyememiştim sana…

Nenenin verdiği ipek şalla temizledim yüzünü, bir an gözlerini açtı bana baktı, hırıltılı, kısık bir sesle,

-Biliyordum, dedi.