“Büyük Felaket” ve silahları bırakmamak…

- Kayuş G. Çalıkman
264 görüntüleme

2015 yılı geride kaldı, pek çoğu derin bir nefes çekti bu ülkede 2015’i 2016’ya bağlayan gece. Yüz yıl geride kalmış, yüz yıllık acı unutulmuş talepler, tazminatlar atlatılmıştı o gece.

Her ne kadar daha önce yaşanan büyük katliamlar, adı konulmamış soykırımlar yaşanmışsa da “Büyük Felaket” dediğimiz Soykırımın başladığı günü olarak sembolik bir şekilde anılan 24 Nisan 1915 günü ileride 3-4 yıl daha sürecek sürgünler ve katliamların habercisi olarak halkın kültürünü, düşünce yapısını, eğitimini, siyasi duruşunu şekillendiren düşünür, sanatçı ve siyaset insanlarının evlerinden ailelerinden koparılıp önce sürgüne ardından da ölüme yollandıkları ilk gündü.

24 Nisan 1915 günü sürgüne yollanan ve katledilen aydınların isimleri ve sayıları bilinmekte ve her anma etkinliğinde zikredilmektedir. Ancak o güne kadar bilim insanı, sanatçı, yazar, gazeteci, tiyatro oyuncusu, siyasetçi kadınların adı ya fazla önemsenmediği için saklı kalmış ya da yine kadın olmanın bilindik artta kalma haliyle adları sanları, başlarına neler geldiği bilinmemektedir.

1915 Nisan ayları sonlarına doğru, İstanbul’daki Ermeni aydınlarının toplandığı haberleri yayıldığında Feminist yazar Zabel Asadur (Sibil) eşiyle birlikte  saklanarak Felaketten kurtulur. Yine, ilk şiirleri Manzume-i Efkar gazetesinde yayınlanan feminist yazar Hayganuş Mark da gazeteci ve yayıncı olan eşiyle birlikte saklanarak soykırım kurbanı olmaktan kurtulacak ve o felaket günlerinin hemen ardından 1919 yılında meşhur Hay-Gin (Ermeni Kadın) adlı kadın dergisini yayınlamaya başlayacaktır. Biz Zabel Yesayan’ın İttihat Terakki’nin kara listesinde adı yazılı olan tek kadın aydın ve yazar olduğunu ve tek başına gösterdiği çabaları, biraz da şans sayesinde bu felaketten kurtulduğunu biliyoruz, ya bilmediklerimiz?

Örneğin 1877 yılında İstanbul’da doğan Mari Beyleryan, Hınçak Partisi’nin (Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, parti programı ve kurucusu Maro Nazarbegyan hakkında ilerde yazacağım) üyesi olarak Bab-ı Ali sessiz yürüyüşünün düzenleyicilerinden olmuş sosyalist bir kadın ayrıca feminizmin de öncülerinden biridir. Beyleryan bir yandan halkı devrimci düşüncelere doğru yönelmeye çağıran ateşli konuşmalar yaparken, diğer yandan da kadın hakları için mücadele etmişti ve doğal olarak bu durum sarayın dikkatinden kaçmamış ve Beyleryan uzun süren takibatlardan kaçarak Mısır’a sığınmıştır. Burada “Artemis” adlı kadın dergisini çıkararak mücadeleye devam etmiştir. 1908 Anayasasından hemen sonra dönemin görece özgürlükçü ortamına kanarak tekrar İstanbul’a dönmüş, İstanbul ve Tokat’ta öğretmenlik yapmış kadınların eğitimleri, hukuki ve fiziksel hakları için mücadelesini sürdürmüş ve edebi bir antoloji yayınlamıştır. Mari Beyleryan 1915’in ismi çok da anılmayan kadın kurbanlarından biridir.

1840’lı yıllarda başlayıp 1860’larda doruk noktasına ulaşan Ermeni Aydınlanması ve Uyanış hareketleri neticesinde okullar kurulmuş, gazetecilik ve neşriyat yükseliş göstermiş edebiyat alanında kadınların varlığı başlamış ve çok önemli bir gelişme olarak İstanbul dışında İzmir, Trabzon, Van, Erzurum, Erzincan, Eğin (Kemaliye), Arapkir, Harput, Sivas, Tokat, Amasya ve Samsun’da tiyatrolar kurulmuştur. Niye önemlidir bu tiyatrolar? Çünkü Osmanlı toprakları üzerinde sahneye çıkan ilk kadınlar bu dönemde başkent ve taşranın yerlileri olan Ermeni kadınları olmuştur. Özellikle 1908 Anayasa’sından sonra taşrada, yukarıda saydığımız şehirlerde kadınların sahneye çıkması, alkış alması ve en önemlisi sanatçı olarak saygı görmesi bugün bile bizi heyecanlandırmaz mı? İşte bu heyecanı tam orta yerinden kırıp, yürekleri burkan da 1800’lü yılların sonlarına doğru başlayan ve 1915 yılında son darbesini vuran Osmanlı katliamları olmuştur. Sayıları milyonlara ulaşan canlar arasında ismi duyulmuş veya duyulmamış pek çok tiyatrocu kadın da bu felaketin kurbanlarından olmuştur.

Ermeni Soykırımı yaşanırken ellerinde kalemleri, dillerinde repliklerinden başka bir şeyi olmayan bu kadınların,  nice analar, nineler veya gencecik kızlarla birlikte bedenleri gibi isimleri de yok oldu gitti, oysa bir yerlerde ellerine silah alıp direnen kadın fedailer isimlerini tarihimize kazıyabildiler – Tarih bu isimleri birilerinin karısı veya birilerinin kız kardeşi olarak anmayı yeğlese bile. 1898 yılında eşiyle Motkan yakınlarındaki Babşen köyünün kurtuluşu için dağa çıkan Ahlat doğumlu Sose Vartanyan 1899 yılında Sasun’a sığınmış burada eşi zehirlenerek öldürülmüş, oğlu vurulmuş, kendisi de esir düşmüş ve Bitlis’e getirilmiştir. Çok kısa bir süre içersinde buradan kaçarak tekrar Sason’a gelen Sose burada gerçekleşen isyana katılmış ardından da Van’a geçip silahlı mücadelesine devam etmiştir. Erzurum katliamları sırasında diğer oğlunu da kaybeden Sose Vartanyan halk tarafından “Mayrig” (Anne) ismiyle anılmış ve adına türküler yakılmıştır. Yine Van şehrinde gerçekleşen kurtuluş mücadelesinde gencecik bir kadın eline silah alarak savaşmış hatta diğer kadınları da yüreklendirerek mücadeleye katılmalarını sağlamıştır. İsguhi Hampartsumyan adlı 19 yaşındaki bu kadın da halk tarafından “Sevo” (Esmer) ismiyle anılmış ve daha sonra kahramanlıkları karşılığında onur madalyasıyla ödüllendirilmiştir.

Barış yanlısı bir kadın olarak bu yazıda silahlı mücadeleye ne denli önem verdiğimi saklamaya çalışsam da başaramadığım çok açık. Çünkü Ermeni sorunu olarak adlandırılan Ermeni-Türk ilişkileri tarihinde Ermenilerin her zaman devlet tarafından verilen sözlere inandıkları ve silahlarını teslim ettiklerini hemen sonrasında da katledilerek yok edildiklerini görüyoruz. Bu olgu sadece bir defaya mahsus olmayıp 1915’e gelene kadar seneler boyunca devamlı olarak tekrarlamıştır. Sason ve Zeytun bu bağlamda bir farklılık oluşturur, bu iki şehir silahlı mücadeleyi bir an bile bırakmamış sonuna kadar direnmişlerdir. Van benzer bir çaba içinde olmuş hatta şehir Ermeniler tarafından alınmış ancak birkaç ay dayanmış ve düşmüştür. Şimdi düşünüyorum Ermeniler silahlarını teslim etmeyip, kaderlerine boyun eğmeden birlik içinde mücadele etselerdi acaba 1915 yaşanır mıydı? Doğal olarak yaşanacaktı ancak Soykırım bu denli acımasızca, bu denli vahşice ve ardında iz bırakmamacasına gerçekleşebilir miydi?

Ya bugün yaşananlar, bu denli utanmaz, bu deni vahşi, kalleş ve acımasız yaşanır mıydı?