Döktükçe çoğalan hikayeler…

- Kayuş G. Çalıkman
240 görüntüleme

Geçtiğimiz ay Eylül itibariyle bir seneyi aşkın bir süredir bu köşede yazılarımı paylaşıyorum sizlerle. Geriye dönüp “neler yazmışım” diye baktığımda, hep hüzün ve kara tarihin paylaşımını görüyorum. Boşuna dememişler “Ermeniler bir araya gelince kara bir kuş* için türkü yakıp ağlar ağlar dururlar, sonra da ‘bu gün ne güzel eğlendik di mi?’ diyerek birbirlerinden ayrılırlar” diye.

Ben doğduğum gün sırtımda bir dolu hüzünle gelmişim dünyaya. 12 yaşında yerle yeksan edilen evinin tüm erkekleri toplanıp ölüme yollanan, her bir kardeşi başka bir Türk evine evlatlık verilen babaannemin, onun annesinin, at sırtında günlerce köy köy dolaşıp erkek evlatlarını toplayan büyük ninenin, anası gözleri önünde yanarak can veren anneannemin hüznü hep sırtıma binmiş. Bunlar yetmemiş olacak ki 17-18 yaşlarımda başlamışım başka acılar toplamaya. Konu komşu teyzelerden İstanbul’a göçün hikâyelerini toplamışım, S.Prgiç* Hastanesi’nin köşelerinde ölümü bekleyen kimsenin ninesi olamamış nineler, kesik göğüslerini, kalçalarına sokulmuş demirin izlerini, kör edilen gözlerini bana göstermişler, Malatya’dan kayısı toplayıp siniyle elime vermişler o kör, yatalak kadınlar. Kızı olmayan yengeler bütün aile hikâyelerini miras diye bana aktarmışlar. Ünye’den Diyarbakır’a, Kastamonu’dan Urfa, Mardin’e, Merdegöz’den, Geyve’den Kars’a uzanır hikâyelerim. Yozgat’tan, Amasya’dan, Merzifon’dan bilmişim kendimi, Kayseri’nin, Sivas’ın acılarını yüklenmiş ve Adapazarı/Bahçecik üzerinden getirmişim İstanbul’a.

Yüzlerce yıl, bir Arapların bir Osmanlıların kılıcından elene elene  19. yüzyıla kadar gelebilen Ermeniler, 1876-1909 katliamlarında onca can yitirdikten sonra yetmemiş olacak ki 1915’de bugün artık soykırım denilen “Çart”* la tanışmış.  Yetmemiş!  40’lı yıllarda nafıa askerliği demişler, gene aileleri parçalamışlar. Varlık vergisi demişler, ellerinde ne var ne yok almışlar. Öylesine almışlar ki varlığı yokluk eylemişler.  Biraz geçmiş, bakmışlar Anadolu’da Ermeniler hafif biraz yeşermeye başlıyor, yine bulmuşlar yolunu, daha masum yollarla sökmüşler köklerini, akın akın İstanbul’a göç etmiş Anadolu Ermenileri, kendi rızalarıyla. Derken 55 yılının Eylül’ü gelmiş çatmış, komşuyu komşuya kırdırmış devlet. İstanbul’a gelip sıkışan, bağını bahçesini “Vita” tenekesine taşıyan Ermeniler; bu kez talan, tecavüz, gasp ne musibet varsa komşularından görmüşler. Evlere, dükkânlara girilmiş, “gâvur malı” diye üstüne tepininmiş onca malın, “gâvur kızı” diye yan bakılmış öpmelere kıyılamayan o körpecik masumlara. Alın teri sokaklarda sel olmuş, tüm bu yaşananlar da bana hikaye olmuş, dert olmuş binmiş sırtıma, döktükçe çoğalan hikayeler…

İşte Heğine mayriğinki* de böyle bir yük, o bana anlattıkça yüreğini hafifletir, ben dinledikçe tüm kadınların hikâyesiyle birlikte çoğaltırım içimde yükümü.

***

Akşam televizyonda Xabur sınır kapısında bekleşen Êzîdîleri görünce dayanamıyor, “gelmesinler, bize baksınlar!” diye bağırıyor Heğine mayrig. Ailesi 1923’de Diyarbakır’a geri döndükten 5 sene sonra doğmuş. Kulakları “kesim” hikâyeleriyle dile çıkarmış küçük kızı. Büyüyünce okula gönderememişler, “cahillikten değil” der hep gözlerini aça aça, korkudan, hala Ermeni kızları kaçırılmak için pek bir makbul olduğundan. Babası erken görenlerden olmuş Diyarbakır’da Ermenilere hayat kalmadığını. Belki de işleri pek yaver gitmediğinden varını yoğunu satarak İstanbul’a yerleşmiş. Elinde ne var ne yok hepsini de küçücük bir dükkâna yatırmış. Ne de olsa ev dükkân getirmez, ama dükkân ev getirirmiş. Başlamışlar bütün aile gece gündüz çalışmaya. Bir tek erkek kardeşlerden en küçüğü okula kaydolmuş, diğerleri babalarıyla çalışırlarmış. Annesi dikiş diker, henüz 13’ünde Heğine de Diyarbakır’da öğrendiğince işlemeler yaparmış sabahlara kadar. “Talihsiz” diye yazıldı mı alnına bir türlü çıkamazsın düzlüğe, Heğine’nin ailesini de İstanbul’a gelir gelmez daha ne oldum demeden önce 20 Kura askerlik, sonra da Varlık vergisi çarpıvermiş. Aşkale’ye gitmemiş babası, ölüm kurtarmış onu o zorlu yolculuktan. Varını yoğunu yatırdığı birkaç aylık dükkân bir gecede elinden uçuverince yüreği dayanamamışa adamcağızın, o da bedenden uçuvermiş en kederli haliyle. Kardeşler askerde, geçim derdi ana kıza kalmış. Başlamışlar yeniden çalışmaya. Durmakla olmazmış bu işler, erken öğrenmiş Heğine bir lokma ekmeğin kaç iğne batışına mal olduğunu. Parmağa batan her iğne darbesine “ayy!” diye bağırdıkça, annesi “bak çok beğenecekler” dermiş kahkahalarla gülerek. Heğine ise içinden salıverirmiş küfrü de ilenci de, ne istersen. O zamanların İstanbul’u tüm belalara rağmen yine de çalışanlar için altın taş altın toprakmış. Sabahları elektrik ampulü, sabun, kibrit gibi şeyler satarak, akşam da sökük dikerek ana kız savaşı atlatmışlar. Evin erkekleri de askerden dönünce, her biri bir iş tutarak yavaş yavaş toparlanmaya başlamışlar. Ama hayır, hüviyetinde Hıristiyan, Ermeni yazdı mı, sana rahat haram. Sene 1955! O güne dek çektikleri çile, yaşadıkları zorluk az gelmiş olmalı ki, hala bir şeyler kalmış olmalıydı ki o son kırıntılar da 6-7 Eylül olaylarında kapıverilmiş ellerinden. Bir avuç ekmeğe tamah edilmiş de “bayraksız” sofralardan “al bayraklı” sofralara taşınmış komşunun evinde pişen.

Komşu; işte her şeye eyvallah eden Heğine mayrig bir tek komşularını affedememiş o gün bu gün. Devlet yapar ama komşu bu zulmü bir gün önce evinde kahve içtiği, şekeri bitince bakkala kadar gitmeyip ondan istediği komşusuna nasıl yapar? Nihal Hanım teyzenin penceresinin önünden her geçişinde, gözü takıldıkça masa üstünü süsleyen hiç göremediği babaannesinden tek hatıra o minik bir vazoya, aklına geldikçe Madam, “sana yaramaz artık bu” diye anasının elinden kapıverilen dikiş makinesi…

Tek başına yaşayan Heğine Mayrig 1955 yılının 8 Eylül’ünde tüm Müslüman komşulara kapattı kapısını, bir daha açılmamacasına…

*Kara  kuş: Turna,  gurbet yollarına oğullarını, eşlerini döken kadınlar hep turnadan haber sormuşlar, turnaya ağlamışlar dertlerini, bu yüzden Ermenilerin türkülerinin çoğu turnalara söylenmiştir.

*S.Prgiç Hastanesi. İstanbul’da Ermeni hastane kompleksidir. Aynı zamanda ihtiyarhane (Huzurevi), akıl hastalıkları bölümü ve yeni açılan ZİBEÇ (zihinsel, bedensel engelli çocuklar) bölümünü de içinde barındırır.

*Çart: Ermeniler 1915 soykırımından bahsederken genellikle Çart kelimesinin kullanırlar, kelime anlamı “kıyım”dır.

*Mayrig: Ermenice’de “anne(cik)” demek.