Herkes birbirinin ötekisi

- Kayuş G. Çalıkman
324 görüntüleme

SOKAKLAR 5

Yine bir Nisan ayının son günleri, “sevgili” komşularımız Atatürk ilkelerine bağlılıklarını, Türkün artık göklere bile mühürlenen mutluluğunu çocuk bayramı coşkusuyla harmanlayıp ellerinden gelenin de üzerinde bir emek harcayarak gözümüze gözümüze sokuyorlar. Malum semtimizin Ermeni Mahallesi diye ismi çıkmış bir kez, olmamalıydı bu kadar, aleni Ermeniler yan yana gelmemeliydi… Son 50 küsur yıldır İstanbul’da Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı yerlerden dağıtılması konusunda oldukça başarılı projelere imza atmış bir devlet politikamız ve bunu bir öncekinden daha büyük şevkle uygulamaya ant içmiş idari ve siyasi yöneticilerimiz hiç eksik olmadılar “sağ olsunlar”! Onlarca mahalleden çeşitli yöntemlerle sürülüp giden Ermeniler’e geçmişten bir serzeniş kaldı sadece, “niye çekip gittiniz, ne güzel kardeş gibi yaşıyorduk şurada… Çıkıp desen çok mu ayıp olur? Ya ben gitmeseydim, sen benim yaşadığım o eve nasıl girebilecektin?

İşte şimdi gözler yine yaşadığım bir mahalleye çevrildi, çocukluğumdan bu yana taşınmak zorunda bırakıldığımız üçüncü semt bu. Son yıllarda Afrika’dan, Suriye’den, Irak’tan gelen göçmenlerle oldukça zenginleşti, ne de olsa bura halkı kendisi de hep itilip kakıldığından, hep ötelendiğinden iyi bilir ayrık otu olmanın acısını o nedenle kucaklayıcıdır, itmez. Rahatsız oldu mu kendi kalkar gider, hep öyle olmamış mı? Amerika’ya, hatta Avustralya’ya kadar yolu var…

Sonra da nereden peyda oldu bu diaspora?

Geçen ay Paskalya günlerinde semtin tüm sokakları sakızlı çörek kokusuna boğulmuştu. Sokak başına neredeyse 3 pastane düşen mahallede senede iki kez bu coşku yaşanır, yılbaşı ve paskalya günlerinde. Pastaneciler Hıristiyan bayramlarını pek sever, pek bir içten kutlarlar! Tamamen duygusal sebeplerle, yani üzerinde türlü sayılar ve minik resimler bulunan o her kapıyı açan kağıt parçalarına duyulan yoğun duygusallıktan. Ancak pastaneciler Ermeni ve Rumların Paskalya bayramının çakışmasını hiç istemezler, ayrı ayrı kutlanan bayramlar hem üretim kapasitelerini zorlamaz hem de karlarını zamana dağıtmak açısından kolaylık sağlar. Bu bizlerin de hoşuna gider havada sakız kokusu daha geniş bir zamana yayılır…

Havadaki bu sakız kokusunu sindire sindire, içime çekerek ilerliyorum cadde üzerinde, tam köşeyi dönerken tabelasında  “… Cenaze İşleri” yazan minik dükkanın sahibiyle, karşısında dikili duran iki kişi arasında pek de hoş olmadığı ayan beyan belli bir sohbetin ilerlediğini fark ettim, hemen kulak kabarttım, huyum kurusun. Biri oldukça uzun diğeri nispeten kısa kara kuru iki adam, ikisinin de  yüzünde en arsızından, tehditkar bir tebessüm. Uzun olanın ağzından düşen kelimeler bıyıklarından damla damla akan yağa karışarak, erir gibi ancak hiç belli etmese de düştüğü yeri de yakacak şiddette. “Saygı duyarız” diyor. Dükkanın sahibi çaresiz bir sabırla bu iki serseri tarafından yönetilen sorulara karşılık veriyor: “Paskalya Bayramı” diyor, yumurta boyarız, bütün bir haftaya yayılır bayram… Her iki serserinin yüzüne mühürlenmiş gibi donan o müstehzi sırıtış, “saygı duyarız!”

SOKAKLAR 2Dükkân sahibi temkinli, hafızasında çok değil 40-50 yıl öncesinin hatıraları canlılığını koruyor. Benzer olaylar doğup büyüdüğü Tarlabaşı’nda da yaşanmıştı daha önce. Pera’dan Dolapdere’ye akan yamacın üzerinde, orta halli hatta çoğu fakir Ermenilerle benzer ekonomik durumu paylaşan Rumların mütevazı evleri yan yana, birbirine dayanarak hayatın türlü zorluklarına göğüs germeye çalışırdı. Kim ne istedi, kimin tavuğuna kışt dendi bilinmez birden bire yetmişli yılların başında bu evlerin dibine kadar sokuldu batakhaneler, birahaneler. Sokaklar gezgin kumarhanelere dönüşmeye başladı, genç kızlar tek başlarına sokağa çıkamaz oldular, okul çağı çocukları için tek başlarına okula gidip gelmek büyük bir maceraya dönüştü. Aynı günlerde birden bire nereden göç ettikleri bilinmez ve kendilerine Roman denmesini tercih eden insanlar doldurdu Tarlabaşı sokaklarını. Bu dönemde ülkede sağ-sol çatışması kıvılcım almıştı. Zaten diken üzerinde yaşayan “azınlıkların” evlerinin hemen dibinde bir kamp, komando kampı açıldı ve bu Roman gençler orada tahsil gördüler, sağ tedrisattan geçtiler ve stajlarını zaten oldukça azalmış olan son Ermeni ve Rum ailelerin üzerinde yaptılar, onları da oradan kaçırtıp evleri boşalttırana kadar. Ardından 80’li yıllarda istimlâkleri ve birkaç gün önce de gerçekleştirilen kentsel dönüşüm bu insanlardan kalan fiziksel izleri de silip süpürdü…

Dükkan sahibi, çocukluğundan hafızasına mühürlenmiş bir resmi işte bu “saygı” dolu Romanın şahsında canlandırıyordu, babası evlerinin kapısında oturmuş gelen geçeni seyre dalmıştı, tıpkı bugün karşısında peyda olanlar gibi iki kişi babasının gölgesi üzerinde dikilmiş, “müsü” diye kendilerince alaycı bir hitap şekliyle sorgu suale çekmişlerdi yaşlı adamcağızı. Burada gâvurlar çok muydu? Hepsi de varlıklıydılar değil mi? Genç kızın var mıydı? Aman ha dikkatli ol herkes bizim gibi iyi niyetli değil, maazallah kızlarının başına bir şey gelmesin ve devam eden niceleri… İşte o sorgu sualler üzerine anlamışlardı artık inat etmenin alemi yoktu, taşınmak lazımdı, tıpkı geçen ay taşınan alt komşuları Mardiros Beyler gibi, ya da belki de memleketi bırakıp gitmek daha iyi olurdu, öyle yapmadılar mı Madam İzminiler, kasap Koço, bakkal Anastas, terzi Antuan, biri Yunanistan’a bir ikisi İsveç’e, Fransa’ya.

Şimdiye kadar anlattıklarım artık oldukça kanıksadığımız (veya kanıksatılmış, maalesef) sıradan olaylar zincirinin bir halkasıydı. Hatta bugün Bölge’de oynanan kirli oyunun aynı yöntem üzerinde kurulmuş ancak 1915’in habis ruhuyla gerçekleştirilen yeni bir sürümü olduğunu düşünürsek pek çok kimse omuz bile silkebilir. Benim burada anlatmak istediğim, üzerinde dura dura Roman diye vurgulamak zorunda hissettiren şey çok çok farklı. Türkiye’de genel toplum içinde en çok dışlanan halklardan biri Ermeniler olabilir ancak en az Ermeniler kadar dışlanan, semtten semte sürülen, yine kentsel dönüşüm ucubesi uğuruna aynı zamanda ekmek tekneleri olan evlerinden sürülen, neredeyse şehir dışında kampa SOKAKLAR 3benzer yerleşimlerde yaşamaya zorlanan Roman halkının kendisini,  yine kendisi gibi ötelenen, ezilen bir halk olan Ermeniler karşısında daha üstün bir seviyede hissettiren, onların örselenmesinde rol üstlendiren duygu nedir? Ne olabilir?

Yine birbirini itmek örselemekten bahsederken, Yetmişli yıllarda ülkücü hareket tarafından tetikçi olarak kullanılan bu insanlar, 90’lı yıllarda hemen hemen her hafta sonu Tarlabaşı’nın, Yenişehir’in, Dolapdere’nin yeni yerleşimcileri Kürtlerle mahalle çatışmalarına giriyorlardı. “Güneydoğu’da” Kürt avına girişildiğinde Domları da alnının ortasından vuran zihniyet Batı’da onları adı “Roman” olunca Kürtlere karşı silah olarak kullanabiliyordu. Karadeniz, son kalan Ermenileri bağrından batıya doğru kusarken, Poşaları (Ermeni Çingeneleri)  -da beraber sürmüştü, aynı yıllarda Poşaların Müslüman soydaşları Ermenileri tehditlerle, korkutma, yıldırma taktikleriyle evlerinden ediyorlardı. Kendi ulusal kimlikleri asırlardır yok sayılmış bu coğrafyada diğer etnik kimlikler tarafından da yakınlık görmemiş hatta ayırımcılıkla karşı karşıya kalmış bu halkın içinde bulunduğu çıkmazla baş etme yöntemi kendine en baskının kimliğini giydirmek mi oluyor?