Söz ver bırangoxp olacaksın

- Kayuş G. Çalıkman
234 görüntüleme

Anne, ne zaman gideceğiz o mum yakılan yere? Küçük kızın belli ki çok eğlendiği o mum yakılan yer,  genç annenin istemeden de olsa kızıyla paylaşmak zorunda kaldığı sır mabediydi. Ancak kendisinin belirlediği aralıklarla, senenin belli başlı “bazı” günlerinde küçük kızıyla birlikte ortadan kaybolur, herkeslerden gizli saklı şehre oldukça yakın bir köye yollanırdı. Elinden gelse kızını da ortak etmezdi bu yolculuğuna ama ne yapsın ki bırakacak kimi kimsesi yoktu. Her seferinde aynı tembihler, yalvarıp yakarmalar, hatta rüşvetle geçiştirilirdi bu sır yolculuğu.

-Güzel kızım, canımın içi babana bir şey söylemeyeceksin değil mi? Yoksa bir daha gelemeyiz buralara, hem bak ben sana bu gün o çok istediğin oyuncağı alacağım, ama söz ver bırangoxp*olacaksın güzel kızım benim…

Genç kadın birkaç sene önce garip bir aile hikâyesi duymuş ve bu hikâyenin kahramanlarının kendi büyükleri olabileceğini anlamıştı. Ama bunu ne anasına ne de babasına doğrulatamazdı. Babası yıllar önce henüz otuzlu yaşlarında birdenbire ortadan kaybolmuştu. Evde ondan bahsederken hep “faili meçhul” derlerdi, yaşı küçük olduğundan bu kelimeyi anlamaz babasının adı ya da gittiği yerin adı zannederdi bunu. Babasının ailesinden hiç görüşmedikleri bir hala ve iki amca vardı, hepsi de farklı şehirlere dağılmışlardı ama nerede olduklarını, kim olduklarını bilmezdi. İstenmeyen gelin annesi ise tek başına hayatla baş edemeyip kendini o sevimsiz hastalığa teslim etmişti. Yarım sene, tam yarım sene içinde o da babası gibi kendisini bırakıp gitmişti, elinde beyaz bir bebek elbisesiyle tek başına gelin geldiği bu evi yine tek başına,  bu kez beyaz bir kefenle terk etmişti.

Artık bir göz odada üç kardeş yapayalnız, soğuk hayatın içinde kendilerine düşen payı yaşamaya başlamışlardı. Ağabeyi günlük işlerde çalışıyor eve az çok bir ekmek parası getirmeye uğraşıyordu, ablası da küçük yaşta annecilik oynuyordu, ama aklı fikri komşunun oğlundaydı, bir an önce ona varmayı kendi çocuklarına anne olmayı hayal ediyordu. Babanın yokluğu değil ama ananın yokluğu bir iki sene içinde üç kardeşi dağıtmış, her birini kuru yapraklar gibi oraya buraya savurmuştu.  Uzaktan akrabaları, Adile hanım haline epeyce acımış olacak ki henüz 16 yaşında kocasının bir akrabasıyla evlendirmişti kendisini, aslında iyi de olmuştu, evlenmeyip ne yapacaktı? Ablası aile kurmuş, başka bir şehre taşınmıştı, ağabeyi eve bir gelir iki gelmez olmuştu. Aç mıdır, susuz mudur ilgileneni yoktu.

‘Anasının bahtı kızına çeyiz derlermiş’, öyle de olmuş, o da anası gibi tek başına yalnızlıklarla, çaresizliklerle dolu çeyiz sandığını yüklenmiş gitmişti koca evine.  Adile hanıma komşu olmuş, küçük yaşta üzerine çöken evi nasıl sırtlayacağını yavaş yavaş bu kadından öğrenmeye başlamıştı.

Önceleri iyi bir kaynana zamanla da bir ana gibi olmuştu bu kadın. Her şeye yardım ediyor, ona ev işlerini gösteriyor, çarşı pazar alışverişlerini en ucuz şekliyle nasıl halledebileceğini öğretiyor, boş kalmaması için dikiş, örgü gibi el işlerini de ihmal etmiyordu. Ya küçük kızı doğduğunda Adile hanım olmasaydı ne yapardı kim bilir?

İyi, hoş kadındı Adile hanım ama bir tuhaflık vardı hallerinde, yemekleri bile değişikti sanki. Senenin belli günleri belli yiyecekler hazırlamak gibi garip bir adedi vardı mesela. Aşureyi hem aşure ayında pişirir hem yılbaşında. Kış ortasında bir, bir buçuk ay eve et sokmaz sadece sebze bir de kuru fasulye, nohut pişirirdi, bunlara sadeyağ katmazdı,  sıvı yağ ile hazırlardı yemekleri.  Bahara doğru bir hafta evlerinden durmaksızın çörek kokusu yayılırdı tüm mahalleye, anasonlu, kakuleli değişik bir çörekti bu. Bir de habersiz, aniden ortadan kaybolma huyu vardı. Her gittiği yeri haber veren, çarşıya, pazara gitmeden mutlaka kapısını çalan, bir isteğin var mı kızım? Diye soran bu kadın senede iki üç kez sabahın köründe yola koyulur gece yarılarında ancak eve gelirdi, kimselere bir şey söylemeden. Tüm bunlar nedir, niyedir?  Diye sorduğunda geçiştirmelerle karşılaşırdı hep, ser verir sır vermezdi Adile hanım.

Ama bir gün, seneler sonra bir yaz günü Adile hanımı kara giysiler içinde, gözler kan çanağı bir halde yakaladı. Çok sevdiği biri göçmüştü bu dünyadan, üstelik helalleşecek fırsat da olmamıştı. Nasıl olabilirdi? Ayrı diyarlara düşmüşler, yan yana gelememişlerdi bir türlü. İşte o gün artık daha fazla direnemedi Adile Hanım ve sırrını kendi elleriyle evlendirip zamanla kızı gibi sevdiği genç kadınla paylaştı. Ama şart koşmuştu bırangoxp olacaktı.

Bırangoxp olmak? Sanki bu sözü çocukluğunda duymuş gibiydi. Evet,  çocukken, yaşlı bir kadın mı geliyordu evlerine? Annesiyle anlamadığı kelimelerle konuşuyordu bu kadın öyle değil mi? Uzun uzun konuşuyor, sonra kaygılı gözlerle kendisine bakıyorlardı, göz göze geldiklerinde annesi aman kızım diyordu bırangoxp olasın e mi? Aman Allahım neler hatırlamaya başlamıştı birden bire.  Yaşadığı an, manasız olan şeyler şimdi birer anlam kazanıp yıllar sonra yeniden karşısına dikiliyordu. Bunca zaman yaşadım zannettiği hayat kimin hayatıydı? Kendisi kimdi? Adile hanım?

Adile hanım sen bizim akrabamızsın değil mi? Söyle bana o yaşlı kadın kimdi? Anamla hangi dili konuşuyorlardı? Ya anamın elindeki o beyaz bebek elbisesi neydi Adile hanım?  O beyaz elbiseyle benim de bir resmim vardı, kardeşlerimin de, ne yapmıştı anam her doğan çocuğa bu elbiseyi giydirip resim mi çektirmişti sırayla? Bak ben o elbiseyi saklıyorum anlat bana hikâyesini, Adile hanım ne olur yardım et bana. Senden başka akrabam yok, sen konuşmasan ben nasıl öğrenirim geçmişi mi?

Anlatma Adile hanım, anlatma, sen istediğin kadar bırangoxp davran bana, ben yapacağımı biliyorum, ben artık bana yaşa denilen hayatı yaşamak istemiyorum, bundan gayrı ben yaşamam, kendi hayatıma dönüyorum üzerime tıpkı o beyaz elbise gibi…

*Bırangoxp: Ağzı kilitli anlamına gelen bir kelimenin yöresel bir diyalektte aldığı şekil.