Devletin gaspına karşı direnen Karadeniz’in cesur kadınları

- Gülşen İşeri
196 görüntüleme

KAREDENIZ KADIN 3  Yıllardır Karadeniz’e gidip araştırmalar yaptım. Eh biraz da Karadenizli sayılırım, en nihayetinde kıyısından da olsa bulaştım Karadeniz’e… Doğanın kendisinden kaynaklı mıdır yoksa coğrafi konumu gereği midir biz düşüneduralım ama Karadeniz denildiğinde tahmin edersiniz ki kadınları her şeyin önüne geçmiştir. Sırtında odun taşıyanından tutun da çay toplayanına, fındık toplayanına varıncaya kadar…
Tanıklığım o kadar çoktu ki, hem güçlü hem cesurdu kadınlar Karadeniz’de… Bilirsiniz doğa bir yanıyla acımasızdır, işte bu acımasızlığın karşısında dik durmak zorunda kalan kadınlar vardı. Onlar doğayla nasıl mücadele edilmesini gerektiğini öğrendi, doğaya öyle çok emek harcadılar ki, emek verdikçe doğaya sevdalandılar, emek verdikçe sevdaları büyüdü, artık kadınlar doğanın bir parçası olmuştu.
Karadeniz özelinde bakarsak 2000’li yıllardan sonra doğa için adeta direnişin sembolü oldular. Çayeli-Senoz Köyü’nü  hatırlayacaksınız; HES’e ilk taş atılan eylemdi. 57 yaşındaki Leyla Aydın en öndeydi ve doğayla ilişkisini şöyle özetliyordu: “Şehirden bir gittim gördüklerime inanamadım. HES için dağı delmişlerdi. Sanki dağın kalbine bıçak sokup ikiye ayırmış gibiydiler. Acısını yüreğimde hissettim. Orası bizim yaşam alanımız.”

KAREDENIZ KADINDireniş büyüdükçe büyüdü ve ‘Yeşil Yol’a kadar geldi. Doğayı gasp eden devletin karşısında artık kadınlar vardı! Peki neydi bu Yeşil Yol!
Karadeniz’de inşaatına başlanan “yaylaları birleştirme” projesi olarak hayata geçti. Artvin’den Samsun’a uzanan toplam 2600 km’lik bir otoban ağının yapılmasını öngörüyordu. Yani bitmeyen duble yollar yaylalara çıkmıştı! ‘Halka hizmet’ diye yutturulan Yeşil Yol’un iç yüzünde ise madencilik faaliyetlerinin rahatça hayata geçirilmesi vardı. Devletin ‘çılgın projeleri’ Karadeniz dağlarında ‘duble yol’larla devam ededursun,  bu doğa katliamının karşısında bu makro ekonomik şiddete karşı kadınlarda mücadelelerini büyüttü.

Karadeniz’de kadınlar kendi yaşam alanlarında örgütlenmeyi tercih etti. Çünkü kadının doğayla kurduğu ilişkisinde kendi öz savunmasını da ortaya çıkartma gibi dertleri vardı.

Şirketlerin doğayı gasbına karşı Şili’de ayaklanan kadınlarla Karadeniz’de doğasını, yeşilini çalan devlet gasbına ayaklanan kadınlar aynı ortak derdin sonucuydu.

Termik santraller, yeşil yollar, IŞİD cihatçılığı, tarım alanlarının, zeytinliklerinin, yaylaların, derelerin ve ormanların yok edilmesi bir yanıyla da zorunlu göçe tabii tutulmaları anlamına geliyordu. Dolayısıyla kadınlar bu mücadele de önde olmak zorundaydılar; Karadeniz’de doğayla iç içe olan kadın kendi özgürlüğünü, öz savunmasını elinde tutan, karşılaştıkları bu makro şiddete karşı erkekten daha çok direnen ve her şeyden önce de mücadelenin öznesiydiler.

Trabzon-Of’da  ‘Havoli Ana’ olarak bildikleri Havva Sarı doğayı gasp edenlere karşı bir çizgi çekerek “Ha burayı geçin de göreyim” dediğinde;  Artvin Arhavi’de kendilerine ‘Atmacalar’ diyen kadınlaYesil Yol eylemir, erkeklerden bağımsız eylemler yaptığında; Artvin’in Kafkasör Yaylası Cerattepe bölgesinde çıkartılması planlanan madencilik faaliyetlerine karşı 55 yaşındaki Nurşen Yerlikaya’nın “suyu, doğayı düşünen yok” dediğinde doğaya bağlılıkları ortada değil miydi? Bir de bu direnişler sırasında can yakan soruyu da onlar sormadı mı: Alan kim, satan kim!

Bir de tüm bunların ötesinde doğa giderse yaşama nereden tutunacaklardı? Doğada özgür olan kadınlar, kent yoksulluğuna mahkum olmak istemiyor!  Kadını eve hapsedecek bir istihdam modeline de karşı oldukları için, HES’lere ve Yeşil Yol’a karşı çıkarak kendi özgürlüklerine sahip çıkıyorlar.

Karadeniz’in simgesi olan Rabia Özcan gibi… ‘Devlet kimdir? Ben halkım, halk!’ deyişi, “biz buranın toprağıyla yoğrulduk. Kitap okumuşik ama toprak okumuşik, hayat okumuşik” sözleri doğayla bir ilişki kurmadan söylenecek sözler değil kuşkusuz.

Ama Rabia Özcan’ı bir simge olmaktan çıkartıp mücadelenin öznesi haline getirebilseydik bu postmodern  popülerleşmeden de uzaklaşmış olurduk. Çünkü Karadeniz’de topyekun bir kadın direnişinden söz ediyoruz, kaldı ki Yırca’da zeytin ağaçlarına sarılmaları kadınların, Bergama’da ön saflarda yer almaları, HES’e karşı radikalleşme süreci kadınların kapitalizme, sermayeye ve devlete karşı duruşlarıdır. Parsel parsel satılan toprakları, suyun dahi satılıyor olması kadınların doğadan kopuşu anlamına geliyor ve buna karşı topraklarını savunmak için de kadın her zaman mücadeleyi büyüterek ön saflarda yerini alıyor ve tüm bu eylemliklerin de öznesi haline geliyordu.
Dolayısıyla Rabia Özcan’ın “devlet kimdir, ben halkım” demesi mücadelenin öznesidir, kişisi değil!
KAREDENIZ KADIN 4
Sermayenin acımasızlığına, şirketlerin vurdumduymazlığına inattır direniş…  Ekolojik mücadelede kadının önde olması bu yüzden de şaşılacak bir mevzu değildir. Doğada varolan kadın, kendini yok edemez, yok etmemek ve doğasına sahip çıkmak için sermayenin bu şiddetine karşı dozerlerin önünde yatmayı yeğliyor. Bu bazen 70 yaşındaki kadın da oluyor bazen 50 yaşındaki…
Kadın üretendir, yıllarını doğaya emek harcamakla geçirmiştir, dolayısıyla da yönetenin de kadın olması gerekmez mi?
Karadeniz’in bu anlamda özel bir yanı olduğu su götürmez bir gerçek. Bugün Karadeniz dağlarının bile satıldığı günümüzde, duble yol yalanıyla halkı uyutan zihniyetin “yol iyidir” diyen halka Karadeniz kadınları umarım bir cevap olur.
Hopa’da 8 kişinin ölümüne yol açan duble yol hevesi daha kaç cana denk gelir bilinmez ama bilinen şu ki, Karadeniz kadınları mücadelenin öznesi olarak derelerine, suyuna, dağlarına, ağaçlarına sahip çıkacak.
Dağların ranta değil, insana ihtiyacı olduğunu bir kez daha hatırlatacaklar. O yüzden de hayatları boyunca jandarmaya karşı gelmeyen, devleti sevip sayan bir halk ekolojisi için neden karşı gelsin! Sizce delirdiler mi yoksa canlarına mı dokundu! Açıkça devletin gasbını, devletin işgaline mi tanıklık ettiler?
Neden bu kadınlar dozerlerin önüne yatıp bahçelerinde nöbet tuttular? Bunca direniş, mücadele devam ederken devletin “duble yol” yalanına daha ne kadar inanacağız!