Direngen bir arayışın ve kederli bir bekleşin 20.yılı

- Dilan DERSİM
206 görüntüleme

Galatasaray Lisesi önünde sıralanmış bir grup insan. Meydandan gelip geçenlerden kimilerinin öfkeli bir bakış fırlattığı, kimilerinin acıdığı, kimilerinin ise vicdanı olduğu insanlar… Onları anlayabilmenin başı ‘insan’ olmaktan geçiyordu. Ve ne yazık ki çağımız ‘insan’ olabilme becerisinin diplerde gezindiği bir aşamayı yaşıyordu. Çünkü sanki ‘tarih öncesi zamanlardan’ kalan bir acıyı yüklenen, kederli gözleriyle feryad eden, her nefes alış verişleri yüzlerinde bir çizgi olarak beliren, kimi beyaz tülbentli, kimi ak saçlı, kimi anne, kimi torun olan bu insanların çığlığına kalplerini kapatanların sayısı hayli fazlaydı. Şayet öyle olmasaydı her hafta oturdukları bu meydanda joplandıklarında, tartaklandıklarında, saçlarından sürüklenip tutuklandıklarında buna tanıklık eden insanların sesi büyümez miydi, ‘dur’ demez miydi?  Oğul ve kızlarının fotoğraflarını ellerinden düşürmemek için çabaladıklarında, birileri koşup tutmaz mıydı bir köşesinden? Onlar o meydanda öyle kahredici bir acıyla otururken, bir dolu insan yanlarından öyle umursamaz geçip gitmez, haykırışlarına eğilmez miydi?

B-XZgQTCAAALdsy

Plaza de Mayo’dan Galatasaray Meydanı’na

Arjantin’de 1976 askeri darbesinden sonra her hafta Perşembe günü Plaza de Mayo’da toplanan anneleri örnek alarak başlatmışlardı bu eylemi. Günleri başka olsa da sesleri benzerdi. Her hafta Cumartesi saat 12:00’de toplanıyor, bakmaya kıyamadıkları evlatlarının bir çerçeveye sığdırılmış suretlerini kederle taşıyorlardı. 1995’in 27 Mayıs’ında 30’a yakın insan tarafından başlatılan bu eylem Türkiye’de sivil itiaatsizliğin en uzun soluklu eylemi oldu. Belki kendi çocuklarının kemiklerine kavuşamadılar ama, bu ülkede başka gençlerin kaybedilmesine karşı en güçlü bend oldular.

Hesap istiyoruz, bir de çocuklarımızın kemiklerini…

Evet 95 yılının 27 Mayıs’ıydı. Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Çiller, Emniyet Genel Müdürü ise Mehmet Ağar’dı. Bu üç adın buluştuğu bir coğrafyanın nasıl bir zulme gebe olduğunu düşünün şimdi. Nasıl işkenceler, ne tür ölümler, ne çok kayıplar yaşandığını tahayyül etmeye çalışın bir an. 12 Eylül cuntasından sonra devrim ve devrimcilik adına ne varsa yok etmeye yemin etmiş bir cumhuriyet, yukarıda yanyana sıralanan her üç ismin büyük bir gururla taşıdığı düşmanlıkla kendi ülkesinin çocuklarını yutmaya devam ediyordu. 95 yılının 21 Mart’ında kaybedilen Hasan Ocak’ın işkence edilmiş bedeni 55 gün sonra kimsesizler mezarlığında bulunmuştu. Ardından hemen sonra Rıdvan Karakoç’un bedeni… Onlar Türkiye’de gözaltında kaybedilenlerin sembol isimleri oldular. Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak ve bir grup ‘kayıp’ annesi çocuklarının fotoğraflarını alarak Galatasaray Meydanı’na indi. Tek bir istekleri vardı; çocuklarını kaybedenlerden hesap ve kemikleri…

27 Mayıs’tan sonra her hafta karanfillerle, fotoğraflarla, hikayelerle, çığlıklarla oturdular Galatasaray Meydanı’nda. Bıkmadılar, usanmadılar, kar demediler, yağmur dinlemediler. Kaç kez tutuklandılar, kaç kez engellendiler ama o meydandan vazgeçmediler. Orası sadece hesap sorma alanı olmaktan çıkmış, kayıp annelerinin acılarını ortaklaştırdığı bir alana dönüşmüştü. Biri bir diğerinin kulağına oğlunu gece rüyasında kaç kere gördüğünü fısıldıyor, bir diğeri kızının kendisini çağırdığını göz yaşlarıyla anlatıyordu. Birlikte büyüyen torunlar vardı o meydanda, babası kaybedildiğinde henüz anne karnında olan çocuklar… Bir de ‘kayıp’ evladlarının kemiklerine kavuşamadan ‘ahı tarihi karalayıp” giden anneler…

cumartesi anneleri 8

Bir mezarın başında ağlayamamak

Bu topraklarda yüzlerce insan gözaltında kaybedildi. Gündüz ortasında insanların gözü önünde kaçırıldılar ve bir daha geri dönmediler. Beyaz toros ölümün, yok edilmenin markasına dönüşmüştü. Gece yatağından dipçik darbeleri arasında alınanlar oldu, ‘ifaden alınacak’ denilerek karakola çağrılanlar oldu. Ve çoğu işkencelerde katledilerek kaybedildiler. Nefret o kadar büyüktü ki, bir mezarı dahi olsun istemiyorlardı. Şimdi o kayıp yakınlarının başında ağlayabileceği, dua edebileceği, ziyaret ederek çiçek koyabileceği bir mezarı dahi yok. Bunun kadar kahredici başka bir şey olabilir mi? Bu belirsizlik kadar insanı tüketen başka bir şey var mıdır, yiyip biteren ve kemiren…

1999’dan sonra yeniden Galatasaray Meydanı

Cumartesi anneleri 27 Mayıs 1995 – 13 Mart 1999 tarihleri arasında 200 hafta her Cumartesi günü toplum vicdanına seslendiler. Kimi yazar, aydın, aktivistlerle güçlü bir kamuoyu oluşturdular. 31 Ocak 2009’a kadar ara verdikleri süre boyunca mücadelelerini çeşitli platformlarda sürdürmeye devam ettiler. 2009 yılında tekrar Galatasaray Meydanı’nda oturmaya başladıklarında şöyle diyorlardı: “10 yıl aradan sonra Cumartesi Anneleri ve insan hakları savunucuları olarak, resmi ağızlardan itirafların gelmesi, JİTEM elemanlarının adres gösterdikleri asit kuyularında, derelerde, çukurlarda, gözaltında kaybedilen evlatlarımıza, sevdiklerimize ait kemiklerin bulunması, Ergenekon davası kapsamında yargılanan bazı isimlerin gözaltında kaybedilen yakınlarımızın failleri arasında olması nedeniyle 31 Ocak 2009 Cumartesi günü yeniden Galatasaray Meydanı’nda oturmaya başladık.”

cumartesi anneleri 10Cumartesi annelerinin/insanlarının 20. yılı

Ve şimdi o annelerin mücadelesi 20 yılını dolduracak. ’95’te başlayan ve değişik alan ve platformlarda 20 yıldır sürdürülen mücadelede, anneler ‘kayıp’ çocuklarının akıbetini bilmek istiyorlar. Bu direngen, onurlu ve yüce yürekli anneler/insanlar; evlatlarını, kardeşlerini, sevdiklerini  bir ‘kayıp’a dönüştüren devlet zihniyetinden hesap sordukça, “birilerinin maşası” olmakla suçlandılar. Türk başbakanı Erdoğan “Onlar kim? Ne yapıyorlar. Sadece oturuyorlar. Tüzel kişilikleri yok. Arkalarında kimler var biliyor musunuz?” diyerek, bu anneleri hedef gösterdiğinde “sadece çocuklarımıza bir mezar istiyoruz” diye yanıt verdiler.

Sahi çok muydu bir mezar istemek? Hangi ara insan vicdanı bu kadar kararmış, kendine yabancılaşmıştı? Bu ülke en güzel insanlara en genç zamanlarında nasıl da kıymıştı…

Gencecik insan mezarlığına dönüşmüştü bu topraklar. Bu ülkenin zalimleri varoluşlarını bu genç insanların yokoluşu üzerine kurgulamıştı. Öyle çok kaybetmişti ki bu ülke, öyle çok annenin ahını almıştı ki… Tarihleri olmayacak, hep kara, kapkara…

Sabahlara kadar perde arkasından, titrek bedenleriyle yol gözleyen anneler oldu. “Bir yumru boğazımda yavrum, bir taş bağrımda” diye inleyerek göz kurutanlar… Dokunmaya, öpmeye kıyamadıkları çocuklarının, ellerinde bir resme dönüştüğüne inanamayanlar ve o resme bakamayanlar… Oğlu gelir de evi çıkaramaz diye ev değiştirmeyenler, çocukları yok diye onların sevdiği yemeği pişirmeyenler, son giydiği elbiseleri yıllarca saklayanlar…

Onları unutmayalım…

“Ben hatırlatma takıntısı olan bir insanım” diyerek bize her daim belleği zinde tutmamız gerektiğini salık veren, bunun için de sisteme diş bileyen kelimelerini üstümüze üstümüze salıveren Eduardo Galeano demez miydi “anımsayın, unutmayın” diye. Mücadeleyi güçlendiren şey de bu değil mi zaten, unutmamak…

Cumartesi annelerini ve acılarını unutmayalım.