Günümüzün en ölümcül silahı GDO

- Rojin Zerdal
288 görüntüleme

Aslında hiçbir şey sizin baktığınız ve gördüğünüz gibi değil, yediğiniz şeyin domates olduğunu düşünüyorsunuz ama değil. Odaklanarak izlediğiniz o akvaryumdaki balık görünümlü şeyler de aslında balık değil. Evet gördüğümüz, yediğimiz, içtiğimiz, izlediğimiz şeyler bir yalandan ibaret. Öyleki doğal olan her şey tuz ile buz. Bazılarınız çok abarttığımı düşünebilir. Keşke öyle olsaydı diyorum. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ı (GDO) araştırdıkça kaygılarımın yerini bir ürperti aldı. Şaşırdım, ‘yok bu kadar da olmaz’ dedim. ‘Bu kadarını da yapmış olamazlar’ diyerek inanmak istemedim. Ama ne yazık ki şaşkınlığım yetmedi. Sıkça duyduğumuz GDO’lu ürünler var ya, onlar hayatımızın yalanına dönüşmüş. Doğal olan hiçbir şey kalmamış…

Engels, “Doğa üzerinde kazandığımız zaferden dolayı çok fazla böbürlenmeyelim. Böyle bir zafer karşısında doğa bizden öcünü alır,” diyor. GDO’yu araştırırken doğamızın isyanını daha fazla anlamaya başladım. Var olanı kirletmekle kalmıyor, onların genlerine müdahale ediyoruz. Çiçeklerin, böceklerin, meyvelerin, sebzelerin, hayvanların ve insanların genleriyle oynuyoruz. Peki neden? ‘İnsanlığa daha iyi bir yaşam sunmak için!’ Öyle ya silahlar da, atom bombaları da, nükleer santraller de bizler için…

GDO 3

GDO nedir ve yaşamımıza nasıl girdi?

Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar,” kısaca GDO adı veriliyor. Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanmaktadır.

1970’lerde tarımsal ilaçlar ve kimyasal gübrelerin çevre ve insan üzerindeki olumsuz etkisini azaltmak ve artan nüfusun açlık sorununi gidermek için bilim insanları GDO’yu bize ‘çare’ diye sunarlar. GDO ile ilklere imza atan bilim insanları, öylelikle bizi doğal olandan yoksun bırakmanın ilk adımını da atarlar. Oysa ki dünyadaki açlığın nedeni üretim yetersizliği değil, doğal yaşam alanlarının yok edilmesi ve kapitalizmin kar hırsıdır. Ayrıca yapılan araştırmalar GDO’nun açlığa çare değil, açlığı artıran bir faktör olduğunu ortaya koyuyor. Aksi halde dünyada 1.3 milyar insan açken, 1.3 milyar insan nasıl obez olabilir?

1972’de Paul Berg ilk kez genetiği değiştirilmiş rekombinant DNA molekülü, bir yıl sonra ise ilk kez genetiği değiştirilmiş bir bakteri yaratılmıştır. Bu olay bilimciler topluluğunda kaygılara neden olmuş ve tartışmalara yol açmıştır. Ancak tartışmalar sürerken dünya üzerindeki ilk GDO üretici firma olan Genentech, 1978 yılında Herbert Boyer tarafından kurulur. Piyasaya hızla giriş yapan bu firma, GDO teknolojisini kullanarak E. coli bakterisinin genlerini değiştirerek insülin üretmeye başlar.  İnsanlığa “sınırsız insülin” sunan firmaya Ulusal Bilim Madalyası verilir. Firma başarısını kutlarken, insanlık ise belirsiz bir yola girdiğinden bihaberdi.

1983’te dört ayrı ekip genetiği değiştirilmiş bitkiler üzerine çalışırlar ve 1986’da ilk defa besinlerin alanına girilir. Kaliforniya’da kurulmuş ufak bir biyoteknoloji firması olan Oakland Gelişmiş Genetik Bilimleri ekibi, sıfırın altındaki sıcaklıklarda hayatta kalabilen bakterilerin genlerini bitkilere aşılayarak bitkilerin donmasını engellemiştir. Bununla ekosisteme müdahale eden güç odakları, GDO karşıtlarının hedefi haline gelirler. Ancak tepkilerin yayınlaşmaması GDO firmalarının büyümesine yol açar. Yapılan araştırmalara göre; en hızlı adapte olunan ürün teknolojisi ünvanını alan GDO’lu ürünler, yeni bir pazar olmasına karşın önemli büyüme kaydetti. GDO’lu ürünlerin yetiştirildiği alanlar 1996 yılında 1,7 milyon hektar iken, 16 yıl içerisinde 100 katına çıkarak 170.3 milyon hektara yükseldi. 1996 yılında 4 ülke GDO’lu ürün üretimi yaparken, bu sayı bugün itibarıyla 28 ülkeye ulaştı.

1990’ların başına gelindiğinde GDO’ya yönelik üretim ve araştırmalara giderek artmıştır. İngiliz genetik uzmanları “GDO Mitleri ve Gerçekler adlı” raporunda şu tespitleri yapıyor: “GDO’lu gıdalar beklenmedik toksinlere ya da alerjenlere yol açabiliyor ve onların besin değerini etkiliyor. GDO endüstrisi gıda arzını, kapsamlı ve potansiyel olarak tehlikeli bir biçimde değiştirmeye çalışıyor. Hepimiz neler olduğu hakkında bilgilenmeli ve gıda sistemiyle tohumlara biyoteknoloji şirketleri değil, kendimiz hâkim olmalıyız.”

Raporu kaleme alanlar, bilimcilerden ise “büyük bir serveti ahlaki nedenlerle reddeden uzmanlar” diye bahsediyor.

GDO 4GDO her yerde

Basit genetik yapılarından ötürü GDO ürünü olarak üretilen ilk canlılar bakteriler ve arkelerdir.  Normalde, istenilen proteinleri üretmeyen canlıların genetik yapıları değiştirilerek bakteriler laboratuvarlarda sonsuz üretim aracı olarak kullanılıyorlar.

Bakterilerle yetinmeyen firmalar hayvanlara da el atarlar. Hayvanların genetik yapılarının değiştirilmesiyle üretilen yeni hayvanlar biz farkına varmadan yaşamımıza giriyor. Hayvanlar üzerinde yapılan üretimlere baktığımızda insan hayretler içerisinde kalıyor. Üretilen ve adı Drosophila melanogaster olarak bilinen meyve sinekleri, GDO savuncuları tarafında model tür sinekleri olarak kullanılıyorlar. Yine sivrisinekler kullanılarak üretilen GDO ürünleri arasında sıtma-dirençli sivrisinekler bulunuyor. Bir diğeri solucanların genetik yapıları değiştirilerek, Pectinophora gossypiella tür yaratılmıştır. Sadece omurgasızlar değil, omurgalılar üzerinde de birçok üretim yapılıyor. Özellikle memeliler bu canlıların başında gelmektedir. Fareler üzerinde yapılan genetik deneylerin hadi hesabı yok. Balıklar üzerinde yürütülen genetik çalışmalar ise özellikle somon balıklarının çoğalmasını sağlamıştır. Ancak genetiği değiştirilerek çoğaltılan balıkların ne olduğunu ise bilemiyoruz. Öyleki bu çılgınlığa 2011 yılında Çinli bilim insanları da katılarak, 300 besi ineğine insan genleri aktararak, ineklerin insan memesinden alınan süt ile aynı özelliklerde süt üretmişlerdir.

GDO üreticileri süper dayanıklı böcek ve yabani bitki türlerini de ürettiler. Ancak bu türlerin varlığı ile birlikte ekosistem ve tarım alanların feryadı başlar. Çünkü GDO’lar tozlaşma yoluyla doğal türlere bulaşarak biyoçeşitliliğe zarar veriyor. Zehir salgılayan GDO’lar, kelebekler gibi zararsız canlıların ölümüne neden oluyor ve zehirlerinin köklerini toprağa geçiriyorlar. Zaman içerisinde bu zehirlerin birikimi çevre için büyük tehlikelere işaret ediyor. GDO karşıtları, GDO’nun biyolojik silah olarak kullanılabileceğini de ifade ediyorlar. Yani bir ülke, uzun vadede etkilerini test ettiği bir geni, bir şekilde (sivrisineklerle, besinlerle, vs.) bir diğer ülkeye sokarak o halkı hasta etmek, hissizlik duygusunu yaratmak, toplumları harekete geçirmek ve yok etmek gibi emellerini gerçekştirebilir. Kuş gribi, domuz gribi AIDS gibi hastalıkların laboratuvar ortamlarda üretildiği ve bilinçli olarak yaygınlaştırıldığına dair birçok kanı ve tartışma ise sürüyor…

Bitkiler üzerinde yapılan genetik üretimler her geçen gün ne yazık ki artıyor. Özellikle ekinli alanlar üzerinde yapılan çalışmalar tam bir ekosistem katliamına dönüşmüş durumda. Yine İngiliz genetik uzmanları raporunda yer alan bilgilere göre; genetiği değiştirilmiş ürünlerin, yemleme deneylerinde laboratuvar hayvanları üzerinde ve ekildiklerinde ise çevre üzerinde zararlı etkileri görülüyor. Gıdalarımızda ya da hayvan yemlerinde bulunan genetiği değiştirilmiş ürünler hayvan yemleme denemelerinde açık zehirlilik belirtileri göstermiştir. Özellikle de karaciğer ve böbrekte fonksiyon bozuklukları ile bağışıklık sisteminde bozulmalara yol açmıştır. Ayrıca Güney Amerika’nın genetiği değiştirilmiş soya üretilen bölgelerinde kamusal bir sağlık krizi patlak vermiş, artan sayıda doğum kusuru ve kanser rapor edilmiştir.

GDO kendine ait olmayan, başka bir özelliğe ait ürün üretir. Bu ürün çeşitli hormonlar vb. olabilir. Bu yüzden onu tüketen veya o organizma ile etkileşimde olan canlıların çevreye olumsuz etkileri meydana gelir. Örneğin; GDO’lu bir patatesin farelerde zehir özelliği göstererek, onların bağışıklık sistemini bozduğu görülmüştür. Yine benzer şekilde; genetiği değiştirilmiş bir muz yediğinizde, bu farklı genetikteki yapı size geçebilir ve bu genler, insan üzerinde denenmediği için hiç beklenmedik sonuçlar yaratabilir.

GDO 1GDO’lu ürünler ve riskleri

Dünya üzerinde birçok genetiği ile oynanmış ürün bulunmaktadır. Mısır, domates, patates, pirinç, soya, buğday, kabak, bal kabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, muz, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun, karpuz vs.

Mısır ve soya, genleriyle oynanmış bitkiler arasında ilk sıralarda yer aldığı için bu bitkilerden üretilen yan ürünlerin kullanıldığı bütün ürünler GDO’lu olma riski taşıyor: Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdalar günlük tüketim maddeleri arasında yer alıyor. Örneğin, bisküvi, kraker, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvanlardan elde edilen gıdalar ve pamuk, GDO’lu olma riski taşıyanların başında geliyor.

Yapılan son araştırmalardan birinin sonuçlarına göre; GDO’lu mısır tüketen deney farelerinin vücut yapısında ve kimyasal düzeylerinde anormal ölçüde değişiklikler olmuştur. Ayrıca bu farelerin üreme düzeyi de küçümsenmeyecek seviyede düşüş göstermiştir.

Yapılan diğer bir araştırmada ise GDO’lu besinlerin polenlerinin doğada bulunan diğer tür bitkilerle melezlenebildiği, mutasyonel (genetik değişim) özellikler gösteren bitki türlerinin oluştuğu ve kontrolsüz bir biçimde çoğaldıkları gözlemlenmiştir. Yine GDO’lu türlerin yerel bitki türleri mutasyona uğrattıkları ve o türlerin da aynı özellikleri göstererek yerel bitki örtüsü ve böcek popülasyonunda kontrolsüz değişikliklere sebebiyet verdiği gözlemlenmiştir.

2011 yılında yapılan bir araştırmada, Kuzey Amerika bölgesinde yetişen vahşi kanola bitkisi popülasyonunun %80’inde GDO’ya rastlanmıştır. Yine 2011 verilerine göre Amerika’da üretilen soya fasulyesi, pamuk, kanola ve mısırların ortalama %90’ı GDO’lu.

İstatistiklere bakıldığında dünya genelinde hemen hemen 30 bin farklı türde GDO’ya rastlanabiliyor. Yani aslında her gün GDO’lu besinler tüketiyor olabiliriz.

The Huddington Post’un yaptığı bir araştırmaya göre; süt ürünlerinde, asitli içeceklerde, mısır içeren ürünlerde, elmada, tüketilen etlerde, dondurulmuş ürünlerde ve hatta ekmekte bile GDO bulunma olasılığı hayli yüksek.

Friends of the Earth (FoE)’in hazırladığı 2014 raporuna göre; 2013 yılında 18 milyon çiftçi tarafından 27 ülkede GDO ekimi yapılmış. GDO’lu üretimin %92’si ise altı ülke (ABD, Brezilya, Arjantin, Hindistan, Kanada ve Çin) tarafından gerçekleştirilmiş. Altı çok uluslu biyoteknoloji şirketi günümüzde global tohum pazarının üçte ikisini, zirai kimyasal madde satışının dörtte üçünü ve Genetiği Değiştirilmiş (GD) tohum pazarının tamamını elinde bulunduruyor. GDO, Avrupa tarım alanının ise sadece %0.14’ünde üretilmekte.

GDO’lar öldürücü alerjilere neden olabilir. GDO’lu yemler, hayvanlarda antibiyotik direncini artırıyor, antibiyotiklerin etkisini azaltıyor. Çoğu GDO’nun içerdiği böcek öldüren toksinlere hamile kadınların kanında ve fetusunda rastlandı. İtalya’da yapılan bir bilimsel araştırmada marketlerden alınan her 4 sütten 1’inde GDO geni parçalarına rastlandı. GDO’ların salgıladığı böcek zehirinin tamamının insan sindirim sisteminde parçalanmadığı ve GDO’lu ürünlerin insanların hormonal dengesi bozma riski taşıdığı ortaya çıktı.

GDO LU KIZ-1Ne yapmalıyız

Bizler artık doğallıktan yoksunuz. İnsanlardaki tüketim çılgınlığı artmaya devam ettiği sürece, ihtiyaçları karşılama adına bu girişimler de sürecektir. Genç nesil, hangi meyvenin hangi mevsimde yetiştiğini bilmeyecek? Hangi sebzenin kışa ait olduğundan habersiz olacak. Yani doğallıktan çıkıp yapaylığa doğru hızla ilerleyen bir yaşam bizi bekliyor.

Oysa ki dünyada yaşayan tüm canlılar belirli bir ekosistem içerisindedir ve tüm canlıların yaşamları zincirleme reaksiyonlarla birbirlerine bağlıdır. Bundan dolayı yaşamlarımız üzerinde yaratılan tahribat veya yapılan değişiklik sadece bizi değil, bitkileri, hayvanları, havayı, suyu kısaca tüm doğayı etkilemektedir. Dünyayı ele geçiren kapitalist barbarlık, sömürü ve tahakküm düzeni ile emeğimizi ve doğamızı yok etmeye devam ediyor.

Bu barbarlara karşı bizler doğru politikalar belirleyerek tarım başta olmak üzere doğamızı ve doğamız üzerinde bize hükmetmeye çalışanlara karşı daha güçlü örgütlenerek mücadelemizi yükseltmeliyiz. Ekosistemimizi korumak ve ekolojik bir toplum yaratmak içinde doğal yaşamın kalıntılarını taşıyan köylerimize, tarihimize, doğamıza yüzümüzü dönelim.