İnsanda dile gelen evrendir

- Site varsayılanı
247 görüntüleme

1-mansetİnsan tür olarak evrenin giderek bir kültür ve bir uygarlık haline gelişini ifade ediyor. Evrenin, doğa-tarih-toplum üçlüsünde kendisini yapılandırdığı daha iyi anlaşılıyor. Çelişkiler ve oluşum olgusu statik ve düz bir çizgide ilerleyen bir evren anlayışını tümüyle geçersiz kılmaktadır. Her şey bir anlamda evrenle birlikte kendini oluşturuyor. Kuruluşun bütün çelişkileri ve zorluklarıyla evren, var olmanın canlılığını ve doğasını yaşamaktadır.

Evren insanda dile geliyor; insan kendisini evrende buluyor. “İnsan neden ve nasıl var oldu” demekten ziyade, insan neden ve nasıl var oluyor demek daha doğrudur. Bunun bilinci, yöntemi ve en önemlisi de bağlamları sorunun esası olmaktadır. İnsan bu anlamda kesintisiz bir oluşum tarihi ve geleceğidir. İnsanın temel karakteri, onun evrenin kesintisiz oluşumu olmasıdır. İnsan evrenin ve doğanın gelişim diyalektiğinde tam bir sentez konumundadır. En fazla içine alma, kapsama, ortaklaştırma ve anlam kazandırma insandadır. Çünkü bir sentezdir. Hep bir aşmayı, hep bir sorgulayışı ve devingenliği yaşaması bundandır. Yerinde duramayan, ne ruhen ve ne de bedenen sınırlara hapsolmayan, gözleri hep ırakta, hep arayışta, hep yürüyüşte olan insan… Evrenin en büyük yaratımı aynı zamanda.

Enerjinin sonsuz akışı

Özgürlük bir atta, bir kuşta, doğanın herhangi bir parçasında da dile gelir. Fakat özgürlüğün anlamına ve farkına en çok insan varır. İnsanın özgürlüğe yürüyüşü asla durdurulamaz. İnsanın evrenin bir özeti, anlamı veya aklı olma gerçekliği, onu aynı zamanda sayısız bağlarla, hatta zincirlerle aşağıya-geriye doğru çekmektedir. Peşinde bütün bir doğayı, toplumu ve tarihi çekmektedir. Oluşun zamanı ve mekanı olarak, yaşamın içine gömen ve çeken büyük bir ağırlığı vardır. Yaşam koskoca bir kütle gibidir. Gerçekleşen yaşam enerjiyi yutan, hapseden, zamanı ve uzayı hep kendi ağırlığınca bükmek ve hakim kılmak isteyen bir olgudur. Kendi içine gömen, kendi yasaları ve zorunlulukları olan, dışına çıkılmasına pek izin vermeyen bir doğası vardır yaşamın. Bu kaçınılması, dışına çıkılması çok zor, daha çok da insanı kendi ölçüsünde ve kendi ağırlığınca biçimlendiren, bağlayan bir doğadır. Katıdır, sınırları keskindir; insanın kendisini bu gerçekliğin dışına taşırması daha doğrusu onu aşması çok güçtür. Tarih ve an bu anlamda kendisini çok yakıcı bir şekilde hissettirir. Çünkü insanda beraberinde sürüklediği milyonlarca yıllık evren tarihi, canlı doğa gelişimi ve hepsinin hızlanarak, yapılanarak bir ilişkiler bütünlüğüne ulaştığı toplum gerçekliği vardır. Tanrı, idea, ya da Tao, Dharma yaşamın bu katılığı ve acıları karşısında kendini özgürleştirmenin, kurtuluşun ve mutluluğun yolu olarak ortaya çıkmışlardır. Günümüze gelindiğinde bunlar daha bilimsel ifadelere kavuşturulmuştur. Bu çelişkiye teori-pratik, akıl-duygu ya da nesnellik-öznellik ikilemi deniliyor. Bundaki denge ve bütünlük oluşturabilecek bakış ve gerekli toplumsallık yakalanabilmiş değildir. Fakat özünde maddenin enerjiyi hapsedişi karşısında, enerjinin sonsuz akış, özgürlük isteminin bir ifadesi diye tanımlanabilir. Zorunluluklara tepki ve onları aşma istemidir. Evren asla gerçekleşen kadar olamaz; canlılık ve özgürlük onun özündedir ve hep kendi canlılığının gereklerini yerine getirir. Bunun çok büyük çelişkiler ve dinamikler ortaya çıkardığı ortadadır.

‘Ne varsa aşk imiş! Gerisi kıl-u kaal imiş’

2Hepsinin ortasında ise insan durmaktadır. İnsan tüm bunların bileşimi, taşıyıcısı ve en gelişkin ve daha üst bir örgütlülüğü; sentezi konumundadır. Gidiş, kopuş, ayrılık ve yeniden daha üst bir düzeyde buluşmadır. Oluşum insanda çok zorlu ama anlamlı bir diyalektik ve güzelliği açığa çıkarmaktadır. Her şey insanda dile geliyor. Bakmasını, hayranlık düzeyinde seyretmesini bilene. “Ne varsa aşk imiş! Gerisi kıl-u kaal imiş” deyişi boşuna değildir. Bakmak, görmek ve anlamak salt göz ve aklın işi olamaz. Birbiriyle daha büyük ölçekte bağların ve henüz sonuçları tam olarak anlaşılamayan dünyaların, insan gerçekliğinde canlı bir akış halinde olduğu bir gerçek. Afşar Timuçin’in “Varlık sezgilerle örülüdür” sözleri, insan tanımımızda ona canlı, akışkan içkin ve çok zengin bir dünya gibi bakmaya elveriyor. Sezgiler insandan içeri bir evren oluşumunu anlatmaktadır. İçine çok sınırlı girilebilen, anlaşılması güç bir evren. Belki de felsefenin noksanlığından, aklın kendine yabancılaşmasından. İnancın yoksunluğundan, en önemlisi de değer ve anlam yitimine uğrayan insan gerçekliğinden. Ama günümüzde ilk insandan çok daha geri düzeyde bir öz bilincin ve iç gönül gözünün olduğu kesin.

Güzelliğin sırrına ermek

“Aşk” denilen şey bu olsa gerek. Güzellik, ahenk ve varlığın sırrına erme, bunun bilinci olmaktadır. Bunun insana çok büyük bir yaşam gücü kazandırdığı, yaşamı daha özgür kıldığı bir gerçektir. Bilinci çarpıtan, deforme eden, küçülten ve özgürleştirmeyen boğucu ve güçsüzleştirici her şey anlam yitimini ve aşksızlığı ifade etmektedir. Toplumsallaşmanın günümüz gerçekliğinde ne kadar gerçek gücünü yitirdiği, insanı anlam gücünden düşürdüğü, duyguları çarpıttığı göz tüm çıplaklığıyla görülmektedir. Egemenlikli uygarlığın insanda üst üste yığılmış tabakalar halindeki bilinç formları ve yaşayış biçimleri doğanın oluşum yasalarını adeta içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur. Yaşamın karmaşıklığından ürkme, ondaki çelişkilerden korkma, ondaki canlılığı görememe hep bu bilinç biçimlerinin bir sonucudur. Sonuç yaşam korkusunun egemenlikli maskeler altında gizlenmesidir. Erkek egemenliğinin ve erkeğin toplumsal kuruluşunun özü budur. Bu öyle bir korku ve güvensizliktir ki, “bittim” derken bile, kendi katında egemenlik örtüsünü kaldırmaktan kaçınan, sımsıkı örtünen bir gerçekliktir. Çünkü O Tanrıdır. Ruhun sahibidir, ruhu kendisinde toplayandır. Duyguda, ruhta yaralanmamanın ya da gerçeklerle yüzleşmemenin bütün zırhlarını kuşanmıştır. Bütün ruhların toplamı ve merkezidir. Kadının varsa da ruhu, zaten erkeğe eklemlenmiştir. Kadının ruhu ve anlamı olacaksa, zaten erkeğin aynası ve büyüklüğünün yansıması olarak var olacaktır. Onun dışında kadının ruhu yoktur. Kadın yaşamın dayanılmaz derinliklerinde tanımlanamayan, tıpkı yaşam gibi zapt edilemeyen, bütün aşırılıkların, çelişkilerin ve kaosun kaynağıdır.

Kendi bütünlüğüne ulaşamayan insan

Erkek uygarlığı yaşam gücünü adeta paramparça etmiştir. Bütünlük oluşturan dünyanın, bir anlamda bilinç katında çözülüşüdür yaşanan. Dil, tarih, sosyalite, duygu ve aklın büyük bir hızla birbirinden uzaklaşması ve hatta karşı karşıya gelmesi çağın temel felsefe sorunları arasındadır. Çok hakim gibi görünmek, ama yaşamdan korkmak! Yaşıyor gibi görünmek ama özünde onun doğasından kaçmak! Yaşamın içinden süzülmeyen, onu yansıtmayan, duygu ve ruh akışını adeta donduran bilinç formları! Ruhu kilitleyen, boğan ve nefes aldırtmayan tek yanlı yaşam kararları! Bunlar çok inceltilmiş egemenlik formları olm3aktadır. Dilin bilinçle ve özellikle duygularla, duyguların bilinçle bağları adeta çözülmüştür. Konuşması gereken yerde susmak, bakması gereken yerde körleşmek… Karşıdakinin ihtiyaçlarını görmek yerine kendi bencilliğine sığınmak… İnsan insana ulaşamıyor, insan kendi bütünlüğüne ulaşamıyor. Sistem bunu örtük bir sevgisizlik, anlamsızlık ve hiçlik duygusu ile derinleştiriyor. Örtük, çünkü “büyük sevgiler”, “anlamlı yaşam” ve büyük benlik duyguları adına bunlar yapılmaktadır. Felaket aşırı büyüyen ve milyarlarca yıl sonra patlayacak olan evrenimiz değildir. Asıl felaket anlamdan koparılmış ve şişerek kendisini büyüten erkek egemenliğidir. İnsanın kendi doğası karşısında vicdanının silinmesidir. Ahlak, merhamet, hakkaniyet, empati, insaf gibi olgularda derin uçurumlar açılmasıdır. Erkek egemenlikli çağı ve yarattığı tahribatları anlamak zorundayız. Doğal toplum insanının çok uzakta olan bir olayı algılayabilecek denli hislerinin güçlü olması, doğadaki yerinin anlamlı bir bağ ve bütünlük içerisinde bulunmasındandır. Kuantumik doğa ve bilinç formu doğal toplum insanında çok güçlü yaşamaktadır. Egemenlikli sistem giderek dünya ölçeğinde sistem kazanıyor, fakat insanı her türlü bağ ve bütünlükten koparıyor. Korkunç bir örgütsüzleşmeyi dayatıyor. Dünya tam bir mezbahaya dönüştürülmüş, insanın kesilip-biçildiği, korkunç kıyımların yaşandığı bir mezbaha! Kanlı katliamlar tarihi, bu kıyım karşısında çok yüzeyde kalmaktadır. Görünmeyen kıyım çok daha derinlerde yürütülmektedir. Bu mezbahadan en küçük kırıntılarına kadar geçirilen, kıyılan kadındır.

Kadının varoluş sorunları

Derin kölelik hiçbir şekilde kadının kendi varlığını evrenin canlı-akışkan doğasının bir parçası olarak algılamaya elvermemektedir. Aslında biraz erkeğe benzeştirilmiştir. Algıları, duyguları, sezgileri ve bilinç biçimleri toplumsallaştırmıyor, tersine parçalıyor ve yalnızlaştırıyor. Varoluş sorunlarını maskeleyerek, onlardan kaçarak ve yok sayarak büyümek istiyor. Erkekten kopmayarak bunu yapmanın yollarını arıyor. Aslında derin bir korku yerleşmiştir. Kadının kendisini özgürce var etmesi, dil, bilinç, irade, felsefe, duygu kazanması hep kadın doğasından uzaklaşma, hatta biraz da ahlaki bir suç gibi değerlendirilmektedir. Kadına en yakın olduğunu söyleyen, öyle olduğunu düşünen erkek bile biraz böyle değerlendirir. Çünkü oluşum diyalektiği kadını anında erkek egemenlikli sistemin dışına atmaktadır. Erkek acaba gerçekten kadını sevebilir mi? Kadını sevdiğini söyleyen erkek bile, acaba kadını nasıl ele alıyor? Ona nasıl bir anlam yüklüyor? Ona bir varoluş, bir doğa, toplum ve evren oluşu olarak bakabiliyor mu? Yoksa mezara giderken bile canlı canlı beraberinde götürdüğü bir mülkü olarak mı görüyor. Ona kendi yanlış varoluşunun bir eki gibi mi bakıyor; kadını öyle mi yaşıyor?

Bütün despotlar kadını ve doğayı yok sayar

Kadın olsun, ama nasıl olsun? “Kadın bir varlık olarak yaşamasın” diyenler de var. Bu zihniyetin altında çok köklü ve kaba erkek egemenlikli zihniyetin yattığı ortadadır. Kadına olan mesafe, doğaya, evrene ve topluma olan mesafeyi ifade etmektedir. Kadına mülkiyetçi yaklaşım kadar, kendini evrenin ve doğanın sahibi görmek anlamına gelmektedir. Bütün despotik gelişimlerin kökeninde kadını bir toplumsal ve evrensel doğa olarak görmeme ve yok sayma vardır. Kadına öfke, kin, düşmanlık duyguları kesinlikle kadını iradesizleştirme ve bağlamadan öte bir anlam ifade etmiyor. Özünde hepsinin hedefi kadını ve kadın şahsında toplum ve doğayı iradesiz kılmaktır. Özgür yaşam karşısındaki korkunun ve kaçışın ifadesidir. Özgür yaşam her şeyden önce içimizdeki egemenlik formlarını derinlikli görmek, her türlü çarpık toplumsallaşma biçimlerini reddetmektir. Ekolojik ve demokratik bakış bu anlamda kadın eksenlidir. Erkek egemenlikli sistemle mücadelenin, özgürlük arayışının temel esası bu olmak zorundadır.