Kadın olarak var olmak

- Mircan KAYA
204 görüntüleme

İnsanların dünyasında üstünlük, hayat veren cinsiyete değil öldüren cinsiyete verilmiştir. Hayat veren cinsiyet kadın, öldüren cinsiyet de erkektir. Vandana Shiva, “İnadına Canlı- Kadınlar, Ekoloji ve Hayatta Kalma” adlı kitabında Simon de Beauvoir’ı eleştirirken, kadının özgürleşmesini dişil olanın erilleşmesine bağladığını söyler. Yani ikinci cinsiyet olarak tanımladığı kadının kurtuluşunu birincil cinsiyet olan erkeği model almasına bağlar.

Sözde kadının özgürleşmesini savunan batılı cinsiyet temelli ve eril anlayış esasen dişil olarak tanımlanan her şeyi dışlamıştır.

Benden kadın ve sanat başlıklı bir yazı yazmam istendiğinde bunu yazıp yazamayacağım konusunda çok düşündüm. Hatta beceremeyeceğimi düşünüp, bunun haddimi aşan bir görev olduğuna karar verip, özür dileyerek yazamayacağımı bildirmek istedim. Bir kere, kadınlık meselesi hakkında benden beklenen öfke ve erkek nefretiyle dolu, batılı sanayileşmiş veya sözde ileri toplumlar tarafından beyinlerimize kazınmaya çalışılan o üslubu kendimde hiç bulamadım. Ben kadının erkekten daha güçlü olduğunu düşünmüşümdür her zaman. İnsanların doğayla mutlak uyum içinde yaşadıkları bir dünyaya doğmuş ve bu yaşam biçimini bir süreliğine deneyimleyebilmiş bir kadın olarak bundan farklı nasıl düşünebilirim ki? Çünkü doğa kadın demektir. Toprak ana sözcüğü esasen yaşamın, doğanın dişil olduğunun en güzel ifadesi değil midir? Öyleyse bugün kadınların karşı karşıya kaldığı sorunları anlayabilmek için bizlerin belki de tıpkı Vandan Shiva’nın yaptığı gibi toprak anaya ne olduğuna bakmamızda fayda var. Bu açıdan bakınca da “Kadın ve Sanat” yerine ben “ Kadın Olarak Var Olmak” başlığını tercih edeceğim. Benim içine doğmuş olduğum ve doğaya tahakküm etmeyen ancak doğanın içinde onu işleyerek var olan insanların bulunduğu dünyada kadınlar hayat veren varlıklar olarak baş tacı edilirlerdi.

İki çocuk annesi, bir sanatçı ve mühendis olup her iki alanda da aktif olarak çalışan bir kadın olarak, kadınlık meselesine kendi penceremden bakmak istiyorum. Bir kadın lider mühendis olarak yürüttüğüm her projede ve ilgili tüm çalışma ortamlarında her zaman etrafımda erkekler bulunur. Yani erkekler ortamında çalışırım. Onlarla çalışmak için onlara benzemem gerektiğini ise hiçbir zaman aklıma getirmedim. Eril ortamda bir dişil olarak var olmanın imkanlı olduğunu çok iyi biliyorum. Erkek, güçlü kadına tapar.

Kadının bir malzeme olarak eril dünyaya sunulması, toprak ananın tahakküm altına alınması ile eş zamanlı değil midir?  Ne zamanda beri benim köyümde kadınlar işlevlerini kaybettiler? Televizyonların köy evlerine girişlerine mi denk düşer bu yoksa suların sahiplerinden alınıp, yataklarının değiştirilip HES’lere kurban edilişine mi? Sütün karton kutularda satılmasına mı?  Kadın her alanda hayatı idame ettiren varlıktır, üstündür ve saygı görür. Modern dünyada kadının giderek erilleştiğini, kısırlaştırıldığını, ötekileştirildiğini, cinsel obje olarak eril dünyaya sunulduğunu düşünüyorum. Buradan bakıldığında, toprakla özdeşleştirilen, hayat veren kadın, saygınlığını kaybetmiştir. Kadın sahip olunması gereken, her daim iştah açıcı, şehvet duygularını kamçılayan, her daim genç ve taze kalması gereken, kozmetik dünyasına esir edilmiş, basın yayın organları vasıtasıyla tek tipleştirilmeye çalışılıp üzerine fiziksel standartlar konan ve bu standartları her daim sağlaması gerektiği gibi mesajlarla sürekli üzerinde baskı kurulan bir metaya dönüştürülmüştür. Yalnızca sanatsal alanda değil, hayatın her alanında kadında aranan niteliklerin başında bu özellikler gelir. Basın yayın organları da küreselleşmiş, mono kültürel, tek tipleştirilmeye çalışılan yeni dünya düzeninde kadının rolünün belirlenmesinde büyük rol oynarlar. Özellikle ülkemizdeki gazetelerin çoğunu elinize aldığınızda ilk sayfadan kadına biçilen rolü en tepeye konan seksi kadın fotoğrafı ile algılayabilirsiniz. Şiddet ve cinsellik kavramlarının bir arada “cool”laştırılarak kullanılması ile her insanın içinde bulunan hayvanı uyandırıp kar sağlamaya odaklı tüm filmler ve dizilerde de kurban olarak kullanılan malzemeler yine kadınlardır. Bütün bu organlar vasıtası ile kadının metalaştırılması, kadına uygulanan şiddet meşrulaştırılır.

Seyahatlerimden birinde bir havalimanlarında elime aldığım bir gazetede, bir yazı çok ilgimi çekmişti. Yazı, ilk klonlamayı gerçekleştiren, somatik nükleer hücre transferi ile insan embriyo kök hücresi elde eden Shoukrat Mitalipov’un suni dölleme alanında tartışmalara yol açan önemli bir buluşunu anlatıyordu. Yazıda modern çağda kadınların doğum yapmaya karar verene kadar üreme potasından çıkmaları, anne olmaya karar verdiklerinde artık neredeyse kısırlaşmış olmaları nedeniyle bu yöntemin, bu tür kadınlara çok yardımcı olacağı vs. gibi gerekçelerden söz ediliyordu. Yazıyı okuduğumda yine aynı şeyi düşündüm. Kadınları kısırlaştırıyorlar.

Kadının özgürleşmesi, erkekleşmesinde veya eril dünyaya kendini kullanılması gereken bir malzeme olarak sunmasında yatmaz. Yaşamın idamesi kadın ve erkeğin birlikte, uyumlu çalışmasına bağlıdır. Kadının ve erkeğin mutluluğu da bu uyuma bağlıdır.

Kadına uygulanan şiddet küresel bir meseledir. Batı ve batıya öykünenlerde bulunan kör oryantalist bakış, her şeyin doğrusunu batının bildiğini sansa da biz biliyoruz ki, cadı oldukları gerekçesiyle kadınları yakanlar batılılardı. Bütün dünyayı zehirleyen en sapık filmler batıdan çıkar ve Güney Doğu Anadolu’nun şehirlerinden birinde bir minibüs şoförü, Amerikan dizilerindeki sapık katillere şapka çıkarttıracak şekilde minibüsüne binen kıza tecavüz etmek ister ve beceremeyince kızı öldürür. “Ellerini neden kestin?” diye sorulduğunda “tırnak aralarında DNA izleri bulunmasın” diye aptalca bir cevap verir. Dünyanın pek çok başka ülkesinde şu veya bu sebeple kadınlara şiddet uygulanır. Kimi o toplumların kendi iç dinamiklerinden, törelerinden kaynaklanan sebeplerden ötürüdür. Bu dinamikleri, buradan, bulunduğum yerden sorgulamak haddime düşmez. Ancak benim özellikle karşı olduğum şiddet türü, “madem benim olmadı, öyleyse ölsün” zihniyetiyle kadınların canlarına kast edilmesidir.  Bu şiddet türü, toplumdan topluma değişmez. Her toplumda görülür. Öyleyse bu bir insanlık meselesi olarak algılanmalıdır. Burada doğumdan itibaren başlayan eğitim çok önemlidir.

Hayatın her alanında kadının var olabilmesi ancak kadının kendisini nasıl tanımladığı, konumladığı ile ilgili olabilir. İnsanlar ancak dişil bir dünyada mutlu olabilirler. İnsanın, kadının, doğanın tahakküm altına alınmadığı, mono kültürel bir dünya değil, yerel kültürlerin korunduğu, çok kültürlülüğün yüceltildiği bir dünyada hepimiz daha otantik olabileceğiz ve ürettiğimiz sanatsal eserler de orijinal olacak.