Ulus-devlet, öz savunma ve Penelope

- Zeynep Gambetti
277 görüntüleme

5İtalyan siyaset kuramcısı Adriana Cavarero,  Platon’a Rağmen başlıklı eserinde erkek egemen felsefe dünyasının “unuttuğu” kadın karakterleri inceler. Bunlar arasında Odysseus’u 20 yıl bekleyen eşi Kraliçe Penelope de vardır. Cavarero’nun anlatısı bildik kalıpları kırar; Penelope’yi edilgen ve mağdur olarak resmeden yazını temelinden sarsar. Penelope gerçektende Odysseus’u mu beklemektedir? Oğlu Telemakhos ve kralın öldüğünü varsayan taliplerinin zoruyla odasına, dokuma tezgahının başına mı hapsolmuştur? Gündüz dokuduğu kumaşı akşam söken Penelope’nin bu amaçsız faaliyeti sadece bir oyalama taktiğinden mi ibarettir? Yoksa Penelope, erkeklerin maceralara atıldığı, azgın denizlerle boğuşarak yeni ufuklar keşfetmeye yöneldiği “eylem” dünyasında kendine – kadına – bir yer mi açmaktadır? Patriyarkal toplumda kadın öngörülebilir ve üretken bir zamansallık içine itilmiştir. Oysa Penelope’nin dokuduğunu sürekli olarak sökmesi patriyarkal zamanı hiçlemektedir. Penelope erkeklerin hırs ve kavgalarının dokunamayacağı bir dünyayı – kendi dünyasını – inşa etmektedir. Onunla evlenmek için birbirleriyle yarışan talipleri, dokumasının sona ermesini nafile beklemektedirler. Penelope evden çıkmadığı halde sadece kendine ait olan bir mekan, başkalarının müdahalesinden arındırılmış bir yurt yaratmaktadır. Eyleme doyamayan erkekler, yurtlarını ve köklerini terkededursunlar, Penelope onların mantık ve tahayyülüne sığmayan bir faaliyet sayesinde – bugün hala anlatmakta olduğumuz – kendi efsanesini yazmaktadır. Ölüm ve macerayı değil, doğum ve köklülüğü yeğler. Erkek “kahraman” olmayı hedeflemiştir: Bilinmezin yerini gelecekle doldurmak ister. Evde ölmeyi kendine yediremez; beklemeyi, sabretmeyi öğrenmek istemez. Kahramanın şanı, ölümü kışkırtmasıyla ölçülür. Ölümün hükmü, kahramanların savaşlarında, acıları ve öfkelerinde gizlidir. Penelope ise bilinir olanı bilinmeze çevirmek suretiyle kendini erkek egemen sistemin tuzaklarından korur. Odysseus 20 yıl sonra nihayet döndüğünde Penelope ona inanmak istemez ve kimliğini ispat etmesini talep eder. Kralın edilgen karısı değildir artık. Kendi kurduğu dünyanın verdiği yaşam gücü, kralı sorgulamasına olanak tanımıştır. Edilgen konuma düşen Odysseus’tur: Kimliğini ispat etmek için uğraşır durur. Egemenlik ilişkisi tersine dönmüştür, zira Odysseus’un kimliğinin kaderi Penelope’nin elindedir artık.

Penelope’nin fethedilmeyen kalesi

Adriana Cavarero’nun bir kadın kuramcı olarak sürdüğü bu izleği birçok açıdan çoğaltmamız mümkün. Penelope’nin Yunanca’da metis terimiyle ifade edilebilecek zekasının kendine “kadınca” bir öz savunma yöntemi icat ettiği üzerinden ilerleyebiliriz örneğin. Metis zayıflık olarak görülebilecek bir özelliğin kişinin kendi yararına kullanılabilmesini sağlayan zekanın adıdır. Metis sahibi olan kimse kaba güce başvurmaz. Aksine, karşısındaki gücün öngördüğü oyunu bozar, güçler arasında aleyhine olan bir dengesizliği kendi leyhine çevirir. Kadınlara biçilen bir rol olan dokumacılığı, erke2kleri alt edecek bir silah olarak kullanmayı becerir. Erkek egemen sistemi onun hiç beklemediği bir yerden kıskıvrak yakalar. Bu bir öz savunmadır, zira Penelope önce kendi “özünü” yaratmak ve onu tahakküm eden güçlere karşı bu özü yeşertmek suretiyle kendi zaman ve mekanını oluşturur. Erkeklerin buna müdahale etme gücünü dolayısıyla kısıtlamış olur. Kraliyet sarayını dolduran – oğlu dahil – tüm erkeklerin yegane beklentisi kraliçenin dokumasını bitirip yeniden evlenmesidir. Oysa Penelope ördüğü dokumasını 20 yıl boyunca her gece yeniden sökerek kendine başka bir dünya, başka bir yaşam üretmektedir. İlmek ilmek dokuduğu bu yaşam erkeklere değil, sadece ve sadece kendine aittir. Erkekler bilinmeyeni fethetmeye ve tahakküm altına almaya doğru yelken açarken Penelope sembolik fetihler ve kahramanlık destanları yerine somut emeğiyle ördüğü köklü dünyasının surlarını yükseltir. Erkekler “şanlı” eylemlerin anlık zamansallığında “şimdi”ye hapsolmuşken Penelope onların fethedemeyeceği – ve tam da bu yüzden geleceğe ve sürekliliğe işaret eden – bir kale inşa eder.

Penelope’den ilham almak

Penelope bugün yaşasaydı eğer, ulus-devletin insanı evsiz, yurtsuz ve savunmasız bırakan imgesel aygıtlarına karşı duran bir halk veya hareketin ilham kaynağı olabilirdi. Katlanmak zorunda bırakıldığı acılara – kocası Odysseus’un kaybolmuş olmasına, oğlunun onu eve hapsetmesine, sarayı onunla evlenip kral olmayı hayal eden erkeklerin doldurmasına, her gününü dokumak ve sökmekle geçirmesine – egemenin silahıyla değil, kendi yarattığı savunma yöntemiyle katlanan Penelope ulus-devlet sisteminin de korkulu rüyası olmaya taliptir zira.

Ulus devlette insan
özgün bir varlık değildir

Benedict Andersen ulusu “hayali” bir topluluk olarak tarifler. Yerel etkileşimlerin dolaysızlığının tersine “ulus” fikri, birbirlerini hiç görmemiş, doğrudan temas etmemiş, fiili olarak birbirinden kopuk bireylerin kapitalizmin gelişmesi ve matbaanın dolayımıyla kendilerini büyük bir cemaatin parçası olarak görmeye başlamalarıyla oluşmuştur. Yine kapitalizmin bir eseri olan modern devlet ise bu hayali topluluğun tektipleştirici bir iktidar altında massedilmesini gerçekleştiren aygıttır. Düzenli ordusu, polis kuvveti, yasaları ve yürütme erki sayesinde modern devlet yerellerin sahici ilişkilerini kendi dolayımına mahkum eder. Bu dolayımın “hayali” olmasının sebeplerinden birini Hannah Arendt çok çarpıcı bir biçimde açıklıyor. Irkçılıktan emperyalizme ve totalitarizme geçişte ulus-devletin yeri fevkalade önemlidir. Ulus-devleti meşru kılan söylemlerden biri insan haklarıdır, ancak özgürleştirici olduğu varsayılan bu söylem, insanı tarihten ve içinde devindiği coğrafyadan soyutlaştırarak kavramsallaştırmakta; “insan” tanımının kendinin devletin iktidarına ne denli bağımlı olduğunu gizlemektedir. İnsan sayılmayan ötekiler yaratmak, ulus-devletin varlığına içkindir. Mesele ulus-devletin hangi hukuk kuralına göre yönetileceğinden ziyade, daha temel bir noktada “hak sahibi olma hakkı”ndan kimin faydalanacağıdır. Egemenin ürettiği hayali sözleşmenin dışında kalanlar – tektipleştirilemeyenler, hakim zaman ve işleyiş örüntülerine sığmayan veya karşı çıkanlar – hak sahibi olma hakkından da mahrum edilirler. Yerelde bir can, bir beden, bir renk ve ses olan insan, ulus-devlet nezdinde bir sayı veya kategoridir: Türk veya Kürttür, Sunni veya Alevidir, kadın veya erkektir, orta sınıf veya yoksuldur, ama asla özgün bir varlık değildir.

Ulus-devlet’in yıkıcılığı

Ulus-devlet yalnızca insan4ı değil, doğayı ve maddeyi de aynı soyutluk anlayışı içerisinde kavrar. Günümüz dünyasında ulus-devlet zihniyetinin kapitalizmle omuz omuza vererek gerçekleştirdiği yıkım, tüm canlı türlerinin ve doğal kaynakların özgül koşullardan koparılarak sermayeye tabi kılınmasından türemektedir. Bu sinsi dayanışma doğayı ve canlıları evsizleştirir, köklerinden ve yeşerdikleri ortamdan koparır. Onları biricik varlıklar olarak değil, çıkar ve ihtiyaçlarının uzantısı olarak görür. Ağacın somutluğunu, ahşaptan türeyecek sermayenin soyut muhasebesine feda etmekte çekinmez.

Kadın bedeninin toplumsal denetimi…

Keza Odysseus ve onun gibi egemen sistemi yeniden üreten “kahramanlar” uzak denizlerde hayali düşmanlarla savaşarak macera üstüne macera yaşarken, Penelope gibi eve mahkum olanların tabi olmak ya da yok olmak dışında seçenekleri bırakılmamaktadır. Kadın bedeninin toplumsal denetimi, ulus-devlet çerçevesinden bakıldığında sermaye ve kurumsal iktidarın çıkarları açısından elzemdir. Ulus-devlet kendi dışında bir dünya tahayyülüne izin vermemek için zamansallığımızı hapsetmeye çalışır. Üretken ve öngörülebilir olmamızı bekler. Toplumdaki rolleri hukuksal ve pratik düzenlemelerle sabitler; yer ve statü tayin eder. Oluşan toplumsal değerden ne kadarını kimin alacağını belirler. Hayali kahramanlıkları, sürekli tekrarlanan – tekrarlanmak zorunda olan – emeğin somut gerçekliğine yeğler. İktidar alanını toplumsal alandan ayrıştırır.

Demokratik özerklik Penelope’dir

O halde ulus-devlet erkek egemen sistem ise, Cavarero’nun yorumundan hareketle demokratik özerklik Penelope’dir diyebiliriz. Neden? Çünkü demokratik özerklik, Fatmagül Berktay’ın kadınlar için kullandığı bir tabirle “kendi adını koymaya cesaret etme”ye tekabül eder. Ulus-devlet düzlemindeki tartışmada sözkonusu olan bir MANET-JPGbirey, bir kadın – Penelope – olmadığına göre, demokratik özerklikteki vurgu “demokratik” teriminde olmalıdır. Özerklik en nihayetinde kurumsal bir düzendir, halkın kararlara gerçekten katılıp katılmayacağını belirlemez. Özerk bir bölgede yöneticiler halka rağmen ve halkı hiçe sayarak karar almaya devam edebilirler. Penelope bir yol bulup tahta geçebilseydi eğer, egemen sistemin dokunamayacağı bir yaşamsal alan açtığı iddia edilemeyecekti. Oysa Penelope başka bir dil kullanmayı tercih etmiş; egemen dilin norm ve beklentilerinin onu sıkıştırdığı seçenekler dışında bir çözüm üretmiştir. Bunun bir halkta tezahürü, fiili olarak tabandan, yani en alttan örülecek olan ilmeklerin dışa karşı verilecek mücadelenin temelini oluşturması olabilir. Demokratik özerklik, kendi içindeki egemene karşı çıkmayı da gerektiren zor ve çetrefilli bir topluluk inşasıdır. Zordur, zira doğrudan demokrasinin mecralarını yaratmayı gerektirir. Sadece bir halkın değil, onun içindeki her bireyin özerk olmasıyla kurulabilir. Çetrefillidir, zira topluluğun çoksesliliğini bastırmadan ortaklaşmasını sağlamak zorundadır. Ötekileştirmeden ve tektipleştirmeden belirlenecek olan ortak değerler, ulus-devletin dolayımı sayesinde oluşan hayali cemaatinkilerden çok daha birleştirici, kaynaştırıcı olacaktır.

Öz savunma “Metis”in ışığında ilerlemektir

Egemenin gerek tek başına iktidar olma hırsı yüzünden, gerekse sermaye odaklarıyla ördüğü kirli ağların bozulmaması ve ortaya çıkmaması uğruna gözünü karartması yüzünden çoluk-çocuk demeden bir halkı rehin almaya çalıştığı bir dönemde Penelope’nin seçtiği çözüm bize hitap etmeye devam edebilir mi? Bir ölüm-kalım savaşının dayatıldığı noktada “kendi adını koyma”nın yolu ne olabilir? Koskoca kentler abluka altına alınırken özerkliğin demokratik olma şansı var mıdır? Bu soruların tek bir yanıtı olamayacağı gibi, tıpkı bilineni bilinmeze çeviren Penelope gibi dokuduğunu sökme, söktüğünü dokumanın zamansallığında ilerleyeceğine de kuşku yoktur. Yine de öz savunma bu anlamda pek çok ipucu barındırır diyerek yazıyı noktalamak isterim. Öz savunma, iktidarın dayattığı bir “şimdi”ye hapsolmaksızın kitlesel bir mücadele vermek, güçsüz konumu güce çeviren aklın – metis’in – ışığında ilerlemek anlamına gelebilir. Penelope gibi yıllarca metanetle salınan kökler, yaratılan bilinç, yeşertilen ilişkiler ve biriktirilen deneyimler varsa eğer – ki var – öz savunma için hiç bir âli iktidarın dolayımı gerekmeyebilir. İktidarların değil, kendi zamansallığına, kendi mücadele tarihinin ördüğü dayanışmaya güvenmek en güçlü öz savunma değil midir?