‘Barış’ diyebilmek…

- Müge TUZCUOĞLU
242 görüntüleme

Dilimizdeki sözcükler; fikrimizi de zikrimizi de ne kadar çok etkiliyor. Farkında mısınız; uzun süredir “savaş” sözcüğü yerine “barış” sözcüğünü kullanıyoruz. Bakış açımız vesilesiyle dağarcığımızı değiştiriyoruz. Dağarcığımız da tüm yaşamımızı ve geleceğimizi değiştiriyor. Ağzımızdan çıkanları, tüm kulaklar duyuyor ve bunlar biz’i gösteriyor.
“Savaşa hayır” derdik eskiden. Güçlü ama olumsuz, kaç kişi belli değil, kaba. Şimdi “Barış istiyoruz” diyoruz. Net ve çoğul ve sakin. “Savaş konseptine geçenler” yerine bile “barış taleplerine kulaklarını tıkayanlar” diyoruz. “Savaş karşıtlığı” değil de “barış savunuculuğu” yapıyoruz.
Savaş, sadece kelime olarak bile, son 30 yılın ötesini çağrıştırıyor bize. Evrende yaşanmış ne kadar savaş varsa, belleğimizde saklananların hepsi açığa çıkıyor, rengiyle, kokusuyla, tadıyla, anı ve an’larıyla… Ve hem geçmişi hatırlatıyor bize. Bir kelime, bize geçmişi hatırlatıyor.
Barış ise ilk olarak gülümsemeyi hatırlatıyor. Hani Gezi’de en çok yaşadığımız! Hani HDP’nin barajı geçerken olduğu gibi! Ve gelecek demek barış. Geçmişimizde, çevremizdeki örnekleri getirse de aklımıza, en çok geleceğe işaret ediyor. “Hiçbir şey böyle gitmeyecek” ve “Herşey iyi olacak” hissi veriyor bize.
Savaş; hayallerimizi, hayatlarımızı, bakış açımızı, ufkumuzu daraltırdı. Bugün ile hatta an ile sınırlıydı. Çünkü bir kurşun atımlık zaman vardı, atan için de atılan için de… Dolayısıyla siyasetimiz de, planlarımız da, bakış açımız da o an kadar olabilirdi. Bir ömre bedel anlar yaratır.
Barış; ise uzun bir gelecek vaad eder. Nefes aldırır. Yaşatır. Bir an değil, bir ömür vaad eder. Dolayısıyla biz de büyürüz, kafamızı kaldırabiliriz, geniş bakabiliriz.
Bu durum; politikamıza da yansır. Artık uzun vadeli planlar yapmaya çalışırız. Savaşı yeteri kadar anlattık ve yaşadık; görenler zaten gördüler, görmeyenler zaten görmediler. Şimdi biraz da barışı anlatma zamanı. Savaş teşhiri gibi, barış çağrısı zamanı. Barış ihtimali varken, savaşın anlamsızlığını ortaya koyma şansı. Kürdistan kentlerinin, savaş fotoğraflarını göstermeye uğraştık bu zamana kadar. Şimdi de bu savaşın ortasında neler kazandığımızı, kendi içimizde nasıl barıştığımızı anlatma zamanı! Kadınların, çocukların, doğanın bizim ellerimizle nasıl kazandığını anlatma zamanı!
Cizre’den dönenler, devletin yaptıklarına çok da şaşırmıyor. “Aaaa devlet ne kadar da acımasız davranmış” tepkisi yok hiçbirinde. Çocuğuyla, kadınıyla, yaşlısıyla tüm sivillerin kayıplarına ağıtlarla… Yine de dönenler en çok, kalabalık grupları yerleştirirken ne kadar da örgütlü bir şekilde el çabukluğuyla işlerin çözülebildiğine şaşırıyorlar. Cizreli kadınların inadına çocuklarına “Barış” ismini vermesini anlatıyor, akrabalarını yitiren Barış bebeğin yanında. Ölümden hiçbirşey kazanılmadığını yaşamlarıyla gösteren Cizrelilerin, yaşam çağrılarını aktarıyorlar.
Bunu anlatmak lazım. Devlet bunları bunları yaptı değil de, biz bunları bunları yaptık. Mutlaka bir teşhir ancak hakikat ile birlikte.
Kürt hareketi barış ile birlikte simgeleşen tüm gelecek özlemlerini talep ederken, kazanımlarıyla birlikte örmeli dilini. Çünkü kazandığı ve kazandırdığı çok şey var…
Bir bütünü, insanlar görüyorlar, “yüz milyon yıllık gözleriyle.” Rüzgar Kürtlerden, ideolojilerinden, gençlerinden, siyasetinden yana esiyor. Bu rüzgarı yani bu hakikati hiçbirşey durduramaz; savaştan başka! Şimdi barışı daha fazla anlatmalı! Evet tüm yaşananlara rağmen söylüyorum. “Kardeşlik” tartışmalarına rağmen söylüyorum. Devletin iktidar savaşına savaşla değil barışla karşılık verelim. Çünkü bunu hak ediyoruz. Evet savaşa rağmen söylüyorum. Şimdi Barış’ı kurma zamanı! İlmek ilmek, sokak sokak, ev ev…
Kısacası barış, dilimizdeyken bile bu kadar iyi geliyorken; neden yaşamayalım?