Hayatta kalanlar ne yapacak?

- Müge TUZCUOĞLU
279 görüntüleme

İnsanlığın ortak bir mirası var. Toplu halde yaşamaya, ayakta durmaya, alet kullanmaya, dil oluşturmaya ve örgütlü bir topluluk yaratmaya başladığı andan itibaren biriktirdiği koca bir külliyat var.

Savaş, şiddet, katliam ve karşılığında ceza, af, yüzleşme, adalet bunlardan birkaçı. Çıta her geçen gün yükseliyor. Şiddetin ve işkencenin çıtası da; adaletin ve cezanın çıtası da. Ama aynı zamanda, ortak kültürel mirasın çıtası da. Bunun içinde teknolojide ulaşılan seviyeden, sanatta gelinen aşamaya, ortak kültürel normlardan, hukuki ve yönetim biçimlerine kadar geliştirilen ve idealize edilen sistemler her geçen gün yenileniyor.

Ve insanlık, toplumlar, halklar en yüksek seviyeye bakarak, hak talebini daha da kuvvetli aramaya veya en azından kendi seviyesini belirlemeye uğraşıyor.

En diptekiler baki olarak!

Kürdistan, insanlık tarihi şiddetinin, bulunduğu yüzyıl da göz önüne alınarak, en aşağılığına maruz bırakılmış vaziyette şu günler. Savaş ahlakı ve suçları yanı sıra, memleketin bütünü, ekonomik koşullar, kadın ve çocuk alanında başta olmak üzere genel insani değerler ile haklar, birlikte yaşam konusunda eşitsizlik bakımından yüzyıl geriye itilmekte.

Böyle bir zamanda Bosna Sırp Güçleri lideri Radovan Karadziç, Lahey’de Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi karşısında insanlık suçu işlediği gerekçesiyle yargılandı. Bosna’da özellikle Srebrenitsa katliamı başta olmak üzere soykırım ve savaş suçları nedeniyle yargılanan Karadziç toplamda 40 yıl hapis cezasına mahkum edildi.

Bu mahkemenin, Avrupa’nın genel siyasi havasından sıyrılıp karar verip veremediği, 8 bin insanın canına mal olan bir suça karşılık 40 yıl hapis cezası, adaletin 30 yıl sonra hesap sorabilmesi gibi birçok soru farklı cevaplandırılabilir. İlk cevabı da, savaşan taraflar ve öncelikle yakını kaybedenlerden almak gerek. Ancak bahsettiğimiz çıta açısından, bir savaş suçlusunun, baş katilin, hem de uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanması önemli. Karadziç, mahkeme boyunca sakin, ama yutkunarak durdu. Yargılama heyetinde ise siyahiler, çekik gözlüler, Avrupailer ve şarkiler bulunmakta… Savaşı, iki halk arasına sığdırmayıp, bir insanlık suçu saymak, bunun hesabını “memleketine” bakmadan, hukuki normlarla çözen bir akıl oluşturmak bizim için önemli bir örnek. Buna döneceğiz…

***

Son 7 ayda, siyasi açıklaması, akademik verileri ne olursa olsun; insani hiçbir değerle açıklanamayacak bir savaş sürdürülüyor. Gençler yerlerde sürükleniyor, kadınlar çırılçıplak sokaklara atılıyor, anneler kapılarının önünde vuruluyor, bebekler buzdolaplarına saklanıyor, kimyasal kullanıldığı iddiaları, yaralıların infazı, binlerce insan yerinden göçertiliyor, onlarca mahalle tanklarla dümdüz ediliyor, bir çivi çakmak bile yasak olan tarihi kültürel varlıklar harap ediliyor, bütün bunlara karşı çıkan akademisyenler, gazeteciler, avukatlar derdest ediliyor… Birincil uzak tutmamız gereken çocuklar, en önde aktör oluyor. Yaralananlar, sakat kalanlar, geceleri uykuları kaçan, gündüzleri altına kaçıran, mesleğinden olan, gelecekleri kaygıyla dolan, her türlü psikolojik ve fiziksel işkenceyi yaşayan insanlar ve bir memleket haline geldik, getirildik.

Savaş varken söz susuyor. Ölüm varken söz edilemiyor. Psikolojik üstünlük, savaş stratejisi, korku veya kaygı, politik manevralar değil kastedilen. Ciddi bir bilgi kirliliği ve manipülasyon var. Aslında bu savaş niye başladı? Aslında biz barışı konuşurken, neden savaşır hale geldik? Aslında savaşacaksak neden barış istiyoruz? Aslında barışacaksak neden savaşıyoruz? Aslında neler yaşandı? Silopi’de neler yaşandı? Kadınlar neler yaşadılar? Çocukları neden tutamıyoruz? Cizre nasıl yeniden kurulacak? Sur ile Kayapınar’ı nasıl bir araya getireceğiz?

Savaş tüm bu soruları bir yanıyla anlamsızlaştırıyor, bir yandan da ivediliğini de öldürüyor. Ancak inatla sormamız lazım. Çünkü henüz 90’larda yüzleşemediğimiz kanlı bir geçmiş var. Ve o yüzleşilemeyenler, bugün şok halinde yeniden Sur’da, Bağlar’da, Cizre’de, Şırnak’ta yaşatılıyor. Yüzleşememiş insanların, ilk bomba sesinde, bütün bir geçmişiyle birlikte krize girdiğine dair hikayeler çoğalıyor Diyarbakır’da. Şırnak katliamı henüz dillendirilemiyorken, yeniden yakılıyor. Bunun dışında, savaşın birebir içinde olmayıp, ne yapacağını kestiremeyen bulanıklığın içinde olan yüzbinlerce insan var. Ve bu kriz hali, hem de bu kadar çok ölüm varken, idealize ettiğimiz gelecek bile olsa, o geleceğe çok sağlıklı bir şekilde ulaşmayacak. Savaşın ürkütücü sesi bugün her şeyi bastırıyor. Ama bugünün yarını da var! Hem de her şey yarın için iken!

***

Bu yazı yazılırken gerçekleşen mahkemede, Karodziç’in yüzüne tek tek bütün suçları okundu. Sırayla. Alt alta. Mahkeme bileşenleri kanı donmuş vaziyette dinledi.

Yarın burada da okunacak. Hepimiz biliyoruz. Emri verenler, emri uygulayanlar birer birer tüm suçlarından yargılanacaklar, hem mahkemelerde hem toplum vicdanlarında. İşte o noktaya getirecek güç, o noktaya gelmeden önce kadınların haykırabilmesinden geçiyor. Savaşın ne olduğunu bugünden haykırabilmeli ki, yarın hesaplaşacağı zaman, heyetini tüm şiddetten payını alabilmiş halklardan oluşturabilsin. Halkların hak ettiği onurlu bir barış ve demokratik bir ülke, kuşkusuz bu mücadelelerden geçecek. Bu masa belki bin kere daha devrilip yeniden kurulacak. Bugüne kadar okuduğumuz tarih bize bunu gösteriyor. Aynı tarih, bize her zaman savaşan devletlerin ve kazanan ile kaybedeni anlatmakta. Ama biz de aynı şekilde mi bir tarih yazacağız? Savaşta öldürülmeyip, hayatta kalanlar, bu kadar ölümün, yıkımın arasından nasıl ayağa kalktığını nasıl yazacağız? Savaştan kazanan hanesine kimi yazacağız?