Kavgan şimdi daha görkemli

- Fatma ADIR
750 görüntüleme



Kavganın kadınları, kavganın kenti Paris’te vurulduğundan beri Paris hiç rahat ve huzur yüzü görmedi. Belki de Paris, tanrıçaların lanetini üzerine çekti. Tanrıçalar Paris’in, yurdu Fransa’yı İngiliz işgaline karşı mücadele ederek savunan, akabinde engizisyon mahkemesi tarafından “kâfir” sayılıp diri diri yakılan ve daha sonra kilise tarafından azize ilan edilen Jeanne D’arc’ın anısına ihanet ettiğine kani oldular.

Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez de ülkesi işgal ve saldırı altında olan kadınlardı. Vatanları olan Kürdistan’da, özgürlük için kavgaya duran kadınlara işkence ediliyor, katlediliyor, yaşam hakkı tanınmıyor ve engizisyonların yeni versiyonları ile yüz yüze bırakılıyorlardı. Yaşamının bir bütünü kavga olan, halkına ve kadın özgürlüğüne adanmış bir ömrün taşıyıcısı Sakine Cansız bu uğurda işkencenin her türlüsüne katlanmış, darağacı tehditleri altında direnmişlerin en önde olanıydı. Yürekleri sürgünlere direnmiş Fidan ve Leyla ile birlikte 9 Ocak 2013’te Paris’te kötülük tanrıları tarafından vurulmuşlardı. Paris, kötülüğün saltanatı ve iktidarının işlediği bu türden cinayetlere yabancı değildi.  Bu manzarayı öncelerinden hatırlıyorlardı. Benzerlerini daha önce de yaşamış ve görmüşlerdi. Hafızaları kaydetmiş ve yürekleri ise hiç kabullenmemişti. Paris’in başkenti olduğu Fransa’da bir kez daha Jeanne D’arc’ın ve Olympe de Gouges’in ardılları katlediliyordu.

Kötülüğün başlangıcıydı 9 Ocak

Yazar ve şair Cristine De Pisan tarihin bir deminde; “Hiçbir günah kadınınki kadar büyük değildir diyorlar. Ama kadınlar adam öldürmezler. Kentleri yakıp yıkmazlar halkı ezmezler, toprakları yağmalamazlar. Kundakçılık yapmazlar. Sahte sözleşmeler düzenlemezler” demişti. Bir kez daha günahkârların en büyükleri işbaşındaydı ve birbirlerini kolluyorlardı. Çünkü birlikte işgale çıkacakları mekânlar, sefer düzenleyecekleri ana topraklar ve paylaşacakları ganimetler vardı.

Bir başlangıçtı 9 Ocak Paris komplosu. Kötülüklerin daha büyüğüne hazırlık işareti ve startı gibiydi. Büyük hazırlanmışlardı, hem de çok büyük. Kadının analık ettiği topraklara, bir kez daha egemen erkeğin yeni kara yüzü ve yüreği hâkim kılınacaktı. Çocuk, kadın, yaşlı ve her bir insanın ana topraklarda ölmesini normal ve olağan hale getirmenin hazırlığıydı 9 Ocak komplosu. Krize giren kapitalist sistemlerine yeni sömürü alanları açmanın ön adımıydı. Ana toprakları; yeni işgal hamleleri ile ele geçireceklerdi. İnsanlığın hep feyz aldığı, özgürlük ütopyalarını besleyen ve eşit yaşama umutlarını diri tutan tarihi ve kültürel semboller yok edilmeliydi ki, bir daha efendilerin talanlarına ve diktatör yönetimlerine kafa tutan ve karşı çıkanlara ilham veren bir şey kalmasın. Onun için kadim kültürel değerler yok edilerek, hafızasızlık ve tarihsizlik bu toprakların gerçeği kılınmak isteniyordu.

“Özgürlük ve demokrasi” ihraççıları?

Soykırımı gerçekleştirenler ve kadim kentleri yıkanlar; güya, halkların ve kadınların “özgürce” kendilerini ifade edecekleri ve yaşayacakları yeni sözleşmelerle iş başında olacak yönetimleri belirlemek istiyorlardı. İnşa edecekleri “Yeni Kentler” kapitalizmin toplum karşıtı, bireyciliğin hâkim olduğu, soğuk, beton ve günübirlik tüketime dayalı değersizliği üreten mekânlar olarak tasarlanmaktaydı. Özgürlük, eşitlik, demokrasi ve barış düşmanları, söz konusu Mezopotamya, Anadolu ve Kürdistan olunca, “özgürlük ve demokrasi” ihraççıları kesiliyorlardı. Ama bu toprakların komünal ruhunu kaybetmemiş, özgürlük ve birlikte yaşamın gerekliliğine inanan ve bunun yüreğini taşıyanlar bilirler ki, bunun adı yeni sömürü ve soykırım demekti. Amaçları, yaşadığımız kutsal toprakları, kentleri cinsiyetçiliğin, milliyetçiliğin, dinciliğin ve bilimciliğin yeni üretim zeminleri haline getirmekti. Oysa bu toprakların kadim sesini ve de geleneğini temsil edenler, kötülük efendilerine gölge yapmayın yeter diyorlardı.

Jeanne D’arc’tan Sakine Cansız’a…

İşte, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in rehber edindikleri paradigma ve gittikleri yol, bu emellerini gerçekleştirmek isteyenlere engel oluşturuyordu. Bu bariyer ve barikata öyle bir darbe vurulmalıydı ki, bir daha kendilerinde mücadele etme, direnme ve karşı koyma gücü ve iradesini oluşturamasınlar. Darbe stratejik yerden olmalı ve etkisi uzun sürmeliydi. Biz bu zihniyet sahiplerini ve katletmeyi bir politika olarak geliştirenleri, Jeanne D’arc’ı ve Olympe de Gouges’e yaklaşımlarından tanıyorduk. Sara, Rojbin ve Ronahi’yi katledenler de aynı zihniyetin taşıyıcıları ve o sistemin yarattığı ölüm makinalarından başkaları değildi. Özgürlük iddiasında bulunanlar, mücadele ve kavgasını yürütenlere verilecek “ders” büyük olmalıydı. Bir kere Dersim’de başkaldıranlara gereken “ders”i vermişlerdi. Dersim işgal edilmiş, soykırım gerçekleşmiş ve tertele yaşatılmıştı. Başkaldırmak, itiraz etmek ve direnmek artık hayal olacaktı. Ama on yıllar sonra aynı toprakların direniş ruhu Sakine Cansız’da yeniden ve çok daha direngen, iddialı ve görkemlice zuhur etmişti. Kafa tutuyordu, kavgayı büyük yürütüyordu. Bu kavgasını kadının öncülüğünü yaratmaya kadar vardırmıştı. Bununla da yetinmemiş, kapitalizmin merkezlerine taşırmaya cüret etmişti.

İnsanlığın gelişmesine analık eden topraklarda; kadının köle kılınmasının üzerinden beş bin yıl geçmişti. Ataerkil sistemin oluşturucusu, kadına ait tüm değerleri ele geçiren ve tekleştiren Marduk’dan beri, Ninhursag, Tiamat, İştar ve Lilithler’e yaşam hakkı tanınmamıştı. Kadınlar artık erkeğin bağımlıları, biat kültürünün taşıyıcıları ve erkek egemen sistemin köleleriydiler. Üzerinden bin yıllar geçse de, çağlar, yenilik adı altında, kendini farklı biçimlere büründürüp yürütse de; kadının sınırı, görevi ve yeri belli olmalıydı. Avrupa patentli modernizm ise yeni maskenin taşıyıcısı ve taklidin temsilcisi olarak bakıyordu kadına.

SARA, insanlığın ak yüzüydü

Yeniden doğmanın kavgasında, kendi özgür tercihimizi yaratıyorduk. Sara’nın mücadelesi, kadın özgürlük tarihidir. Bu tarih direnişle varlık bilincini edinmiş, kimliğiyle tanışmış, XWEBÛN halini felsefe edinmiş olan kadının tarihiydi. Bu tarih savaşarak özgürleşenlerin, özgürleşerek güzelleşenlerin, güzelleşerek sevilen kadınların tarihiydi.  Bu tarih direnerek kendini tüm dünya insanlığı ve kadınlarına taşırmanın tarihiydi. Kendini özgürlükle, felsefeyle, ideolojik güçle çoğaltmanın, büyütmenin tarihiydi. Dolayısıyla bu tarih, tüm savaşçı iktidarcı zalim odakların panzehiri olan güç, irade, mücadele azmi ve direnciydi. İktidarı bunca zalim kılan hakikat işte buydu.  

Paris katliamının üzerinden tamı tamına beş yıl geçti. Paris’te Sara (Sakine Cansız) şahsında vurulan, bu topraklarda Önder Öcalan’ın iktidarcı düzenlere inat geliştirdiği barış umuduydu. 9 Ocak Komplosu, gelişen barış umudunun önünü kesme girişimiydi. Bu zalim komplonun tezgâhlayıcıları hayatını, barışçıl; özgür ve eşit yaşamı kurmanın kavgası haline getiren bu kadınları vurmakla, barışı vurduklarının bilincindeydiler. Çünkü onlar, SARA gerçeğinin büyük barış gerçeği olduğunun farkındaydılar. Barışın, sevginin, sevdanın, özgürlüğün, eşitliğin adaletin, soylu gerçeği olan SARA, iktidar çarklarının tüm karanlık gerçeğine rağmen insanlığın ak yüzü, sesi ve soluğuydu. Doğa ananın yenilenmesinde cemrelerin rolü neyse, insan toplumu ve toplumsallığı için SARALAR’ın temsil ettiği gerçeğin anlamı da benzerdir. İnsanlığın bağrına saplanmış iktidar soğukluğuna karşı dayanmak için SARALAR’ın temsil ettiği soylu değerlere gereksinim vardı. Bu değerlerin adı sevgiydi, barıştı, demokrasiydi, paylaşımdı, özgürlüktü. Onun içindir ki, Tanrıçalar, Paris’te kötülüğün sonunun gelmesi gerektiğini kulaktan kulağa fısıldar oldular.

Paris’te kavga devam ediyor

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ideali için bir zamanlar Paris sokaklarında çarpışanların ruhları için, kadın kominalizminin yaşanan bir gerçeğe dönüştürülmesinin yolu özgürlük kavgasını yaşamın tüm an ve mekanlarına yaymaktan geçmektedir.

Paris’te kavga devam ediyor. Haince vurulan, giyotinlerden geçirilen, barikatlarda katledilen barış ve kavga yürekli kadınların ahı yerde kalmasın diye Paris direniyor!

İktidar tekellerinin eşitsiz düzenlerine, tüm toplumu yoksullaştıran çarklarına karşı Paris direniyor!  Dün barikatlarda, kominlerde direnenler bugün sokaklarda sarı yelekliler olarak isyanda. O yüzden iktidarların kanlı zulümlü, işkenceli, yasaklı, adaletsiz düzenleri var oldukça, Paris’te zuhur eden gerçekliğin adı olacak Olympe de Gouges’ler, SARALAR ve de Jeanne D’arc’lar. Zaman değişse de, direnişçilerin adı farklılaşsa da; özgürlük eşitlik, barış ve demokrasi diye haykıran ses, irade, iktidarların korkulu rüyası olmaya devam edecektir. 

Özgürlüğün kanatlarına tutunan kadın

Yokluğun tüm ağırlığıyla yüreklerimizi acıtmaya devam etse de, kavgana tutunarak ve de en çok sevdiğin şey olan kavgayı büyüterek yokluğunun verdiği acıyı dindirmeye çalışıyoruz. Sen özgürlüğün kanatlarına tutunan kadın; uçtuğun zamanların kavgası çok daha sarsıcı, acıtıcı ve bir o kadar da özgürleştirici geçiyor. Kavgana tutunarak, yeni özgürlük zamanları ve mekânlarını oluşturarak sonsuz emeklerine layık olabileceğimizin farkındayız. Seni bizden, seni insanlıktan alıkoyan zalim ve yalancı tanrılara inat bir gün mutlaka o çok sevdiğin barış ve demokrasinin bu topraklarda yeşertileceğinin sözünü bir kez daha huzurunda yeniliyoruz.

Ahdımız olan barış ve özgürlüğü karanlık ve şer güçlerinin inadına inşa edeceğiz. Sen barışın, özgürlüğün, şiirli, neşeli, aşklı yaşamın adı, pusulası ve yıldızı olarak kavgamızda hep bizimle olacaksın. Kavganın ve özgürlük sevdasının kadınları; mücadelemizde dipdiri ve ayakta yaşıyorsunuz. Anınız hep rehber olacaktır.