Kürdistan Devrimcileri

- Newaya Jin
778 görüntüleme


‘Kürtçüler…’ ‘Ulusalcılar… çıkmış’ deniliyordu. Diğer gruplar alaylı söz ediyorlardı. ‘Kürtçüleri’ merak ediyordu herkes. Tartışmaya başlanıldığında ilk sorulan örgüt adıydı. Anlatılanlar alışılagelmiş sol grupların yaklaşımından farklıydı onlara göre. Adla, gazeteyle ün yapma, kafa kol ilişkilerini esas alma ve genel doğruları dogmatik bir şekilde propaganda etme tarzına tamamen zıt bir devrimcilikti. Bu ideolojiyi savunanlar rastgele kişilikler değildi, her bakımdan etkileyen, merak uyandıran ‘bir avuç’ insandı onlar. İddialı, kendinden emin, olgun, dürüst yaklaşımları ve kararlılık, kesinlik ifade eden konuşmalarıyla bir çekim merkezi olmuşlardı.

Gençlik her ne kadar saf belirlemişse de henüz işin başında herkes. Teorik etkilenme düzeyleri derin değildi. Düzene duyulan tepkiler, artık herkesin kahramanı olan Denizler, Mahirler, İbrahim Kaypakkayalar’a duyulan bağlılık, özgürlük için hayatını kaybeden diğer şehitler, sol rüzgarın tüm dünyanın yanı sıra Türkiye ve Kürdistan’ı etkilemesi gençliği örgütlenmeye açık bir düzeye getirmişti. Özellikle Dersim’deki tüm gençler adeta solun insan kapma yarışının merkeziydi. Ama en çok Öğretmen Okulu dikkati çekiyordu.

Sol örgütlerin karşıt propagandaları

SONY DSC

Bazı sol gruplar, halk içinde oradaki olayların özünü saptırarak propaganda yapıyordu. Okuldaki faşistlere karşı eylemlilikler ve yine HK’lilerin saldırgan, tahrik edici yaklaşımlarına karşı tavır geliştiğinde: ‘Bunlar Urfa’dan gelen bir grup Kıro’dur, Tunceli’de karışıklık yaratıyorlar. Bunlar solcu, devrimci değil! Türkeşçiler! Bunlar da kendilerine Kürtçü diyorlar!… Aslında okuldan atılması gerekenler onlardır’ denilerek halkı kışkırtıyorlardı. Yönetici kadroları bizzat bu okullarda öğretmendi. Bu yolla kendilerine sempati duyan, taraflar olan çevreleri kendilerine bağlamaya ve onların farklı arayışlarını engellemeye, önünü kapatmaya çalışıyorlardı. Bu şekilde karalama, teşhir etme propagandaları aslında birçok kesimde tersi bir durumu, ortaya çıkartıyor; hatta Kürdistan Devrimcileri’ne ilgiyi artıyordu.

Lisede Türk sol grupları çoğunluktaydı ve çoğu kez tartışmalar çok sert ve kavgaya dönüşüyordu. Bizim sınıfta benim dışımda kimse yoktu. Bildiğim birkaç cümlelik belirlemeleri kendime esas alıyor ve sonuna kadar inatla tartışıyordum. ‘Milliyetçilik’ suçlamalarına tahammül edemiyordum. Bana milliyetçi diyenlere, ulusal inkarcı, asimilasyona uğrayarak kendini kaybetmiş, Kürtlükten utanan vb. sözlerle misillemeyapıyordum.

DDKO’lu hocamız Abdullah, Muşluydu. Onunla tartışmalarımız daha olumlu oluyordu. Kürtlük, Kürdistanlı olmak ortak yanlarımızdı. Öğretmen olduğu için tartışmayı ileriye götürmek istemezdi. Ama benim Kürtçülüğüme içten içe seviniyor daha çok ilgi gösteriyordu.

Devrimciler Dersim’de…

12 Mart 1975’te Dersim ilk defa Kürdistan Devrimcileri’ni tanıdı. İlk kez grubun kadroları, sempatizanları, taraftarları bir yürüyüşte bir araya gelmiştik. Liseden başlayan yürüyüş Hükümet konağının önünden, aşağı mahalleye ve köprüden Öğretmen Okulu’na kadar sürmüştü. Tüm polis ve asker alarmdaydı. O gün sanki tüm Dersim ayaktaydı. Kortejin önü köprüde, arkası Hükümet konağının altındaki caddedeydi. Çok görkemliydi. 12 Mart askeri faşist cuntası lanetleniyordu. ‘Kahrolsun 12 Mart!’ ortak slogandı. Bu slogan en ahenkli, en öfke dolu slogandı. Bir de ilk kez, ‘ji Kurdan re azadî’ sloganı atılıyordu. Bir grup arkadaş başlatmıştı. Ellerine aldıkları kefiyelerini sallıyorlardı. Birçoğu da başını kefiye ile bağlamıştı. Bu grubun çoğu Urfalı arkadaşlardandı. Direnişin, ayaklanmanın sembolü kefiyeleri ilk kez Filistinlilerde görmüştüm.

Yürüyüş Öğretmen okulunda son bulacaktı. Saygı duruşu yapıldı ve konuşmalarla günün önemi anlatıldı. Ahmet bizim adımıza kısa bir Kürtçe konuşmayı araya sıkıştırmıştı. Gruplar dağılmış, biz dikkati çekmeyecek şekilde pansiyon odalarına gitmiştik.

Mazlum Doğan, oradaydı. İlk kez onu yakından görüyordum. Dağ mahallesindeki o evde hiç görmemiştim onu. Tanıştığımızda konuşma imkanı da bulmuştuk. Bazı sorular sormuş, cevaplar almak istemiştim. Özellikle Kürdistan’daki yarı feodal yapı, modern revizyonizm ve ‘ji kurdan re azadî’ sloganı üzerinde sorular sormuştum. Mazlum arkadaş: ‘Ji Kurdan re Azadî’ sloganı çok yanlış bir slogan değil. Atılabilir. Fakat sadece Kürtlere özgürlük yetmez! Kürdistan’daki tüm halklar kucaklanmalı!” demişti.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı artık

Yaşamımda çok önemli bir adım daha atmıştım o gün. O yıl attığım birçok adımın yanı sıra bu adım da yaşamımı ve kişiliğimi bir bütünen değiştirecekti. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı artık benim için. Öyle ki artık eski özentilerim bile yoktu. ‘Cızlavit’ ayakkabı giymeye başlamıştık mesela. Kıyafetlerim değişmiş daha sade, daha sıradan giyinmeye başlamıştım. Öyle çok bilinçli, planlı bir şey değildi aslında bu. İçine girdiğim grubun etkisiydi. Onların sadeliği beni de sadeleştiriyordu.

          Ciddi anlamda kendimi yeni bir yaşama kaptırmıştım. Bunun anlamı her boyutuyla yetiyordu bana. Eski olan her şeye tepki, farkında olmadan birçok yönüyle değiştiriyordu beni. İşin ilginci hiç kimse bana ‘şöyle giyin, şöyle yap’ demiyordu. (Aile, akraba çevresi dışında) Kendimi ait hissettiğim grubun giyim ve yaşam tarzına kendiliğinden bir uyum vardı. Mevcut ilişki düzeyi, ilgiler, arayışlar iç dünyamı da yeniden düzene sokuyordu. Yani her şeyde topyekun bir değişim yaşanıyordu. Arkadaşlarla ilişkiler sıklaştıkça bu daha da hızlanıyordu. Hatta bu sayede bir düzene kavuşuyordum.

Giderek çoğalıyorduk

Giderek çoğalıyordu sayımız. Kürtlük bilinci, ulusallık gelişiyordu. Devrimciliğin kıstasları, ülke-ulus-halk gerçekliği sorgulanıyordu. Tabii bir de düşman kimdi? Kimlerdi? Onlara karşı nasıl mücadele edecektik? Hangi parti, ordu, cephe ile bunları yapacaktık? Bütün bu sorular en yalın biçimde, alay edilen bu küçücük grubun büyük devrimciliğinde gerçek ifadesini bulacaktı. Bunu hisseden az da olsa bu gerçekliği, başlangıçtaki bu özgünlüğü fark eden herkes hızla bu zemine kayıyordu.

Kadınlar ve genç kızlar genelde bu sürece yoğun katılıyorlardı. Okullar devrimciliğin okulu oluyor, katılımlar buradan başlıyor, giderek yayılıyordu. Kadın katılımı baştan beri olduğu için hiç yadırganmıyordu. Özellikle Dersim özgülünde bu noktada sorun hiç yoktu. Kadına baskı, onu erkek çocuktan farklı görme olmazdı. Hatta kız çocuklar daha çok sevilirdi. Ama bu iş farklıydı. Siyasete atılmak erkek için bile çok tehlikeliyken, kadının devrimci olması düşünülemezdi. Bu noktada toplumsal değer yargılarında ciddi çözülmeler başlamış, deyim yerindeyse düğüm açılmıştı. Fakat bu defa da kardeşler, eşler, nişanlılar, sevgililer aynı ideolojik gruplarda toplaşmış, varolan feodal ilişkiler bu hareketlere de sirayet etmişti. Kimse de bunu düzeltmek için çaba sarf etmiyordu. Sadece bizim grubumuz feodal ilişkileri benimsemiyor, bununla mücadele ediyordu. Bu tür etkilenmeler yeni bağlarla (devrimci bağlarla) biçim kazandığı oranda, bir sakınca arz etmezdi. Ama içinde ölçü olmazsa çok tehlikeliydi.

Denizler’in idamına doğru cevap olmak

‘Ulusalcılar’, ‘Ulusal Kurtuluşçular’ ya da kısaltılarak ‘UKO’cular adlarıyla anılan devrimci grubumuz daha bu dönemde düşmanın dikkatini çekmişti. Halk da, farkı giderek görüyordu. Polise karşı devrimci, radikal çıkışlar, ideolojik mücadeledeki kararlılık ve o kabına sığmayan güzel, anlamlı coşku; gruba sempatiyi, ilgiyi artıyordu. Adı, sanı önemli değildi. Öyle ki küfürle anılmaları bile ilgi, sempati vesilesi oluyordu.

Bazı teorik tanımlamalarda farklı şeyler söyleyen bu grupların tümü ulusal kurtuluşçu ideoloji ve onun savunucularına karşı çok çabuk birleşiyorlardı. Kendi içlerinde de tutarlı bir birliktelikleri yoktu. Alabildiğine ilkesiz ve tutarsız, günü birlik, anlık ilişkiler çok yoğundu. Bu nedenle birbirlerine de kolayca saldırabiliyorlardı. Denizler, Mahirler, İbrahim Kaypakkayalar’ın adları üzerinde süren yarışın özünde onların geleneğine de saldırı vardı; ondan uzaklaşma, devrimci değerleri parçalama, dağıtma vardı.

Denizlerin idam edildiği 6 Mayıs’ta okullarda forumlar yapılmıştı. Lisede hepimiz katılmıştık buna. Grupların bu büyük insanlara, onların yiğitliğine sadece kendilerinin sahip çıktıklarını sanmaları, adeta o günü tekellerine almak istemeleri kabul edilecek bir durum değildi. Onlara bağlılık halk gerçekliğine, devrimci değerlere, mücadelelerine sahip çıkmaktı. ‘Yaşasın Türk ve Kürt halklarının mücadelesi!’ sloganına en anlamlı yanıtı Kürdistan Devrimcileri, kendi teorik ideolojik yapılanmalarıyla, örgütlenme ve tarihsel çıkışlarıyla vermekteydiler. Onları anlamak da, anmak da hatta uygulamak da bu şekilde olurdu ancak.

Sakine CANSIZ’ın kaleminden