Ekim Şehitleri

- Newaya Jin
36 görüntüleme

Gü­neş Ül­ke­si­ne adım adım

Şu anda şarıl şarıl akan su sesi ve çok yakınımdaki ağustos böceklerinden başka bir ses duymuyorum. Sabahtan beri gezinen keşif uçaklarının sesi ister istemez dikkatlerimizi çekiyor. Harıl harıl, özenle yapılan temizlik işinin bir an önce bitmesi, silahlardan uzak durulmaması talimatlarını tekrarlatıyorlar.

Cennet, cennet ülkesinin ilk ayağı, ülkem Kürdistan’a vardığımı ilk kez bu kadar derinden hissediyorum, bütün hücrelerim ve iliklerime kadar. Arkadaşların söylediğine göre durmadan “Burası cennet, işte Kürdistan, koşun arkadaşlar, cennet.” diye bağırmışım. Sesimi, çığlığımı duyan ve geriden gelen arkadaşlar yorgunluğunu unutup koşmaya başlamışlardı.  Bayanlar içinde ilk ben ve Leyla konaklama yerine varmıştık.

Karşımızda Silopi’nin yanmaya başlayan ışıkları ve Habur ile Hezil sularına vuran güneş ışınları bir başka. Cudi arasında Kela Memê, sağımız ve solumuzdaki kayalıklar bana Ihlara Vadisi’ni hatırlatıyor. Güneş ülkesini kurduğunuzda dünyanın bütün turistleri, doğa-insan severleri, yeni yaşam arayışçıları bu ülkeye gelecekler diye düşünüyorum.

Gerilla yaşamı, yeni yaşam, doğa ile iç içe bir yaşam. Beton duvarlar, demir kapılar, pencereler yok. Arabalar, benzin kokusu, korna sesleri, telefon sesleri yok. Telefon seslerini az da olsa özledim. Acı haberler veren olduğu kadar binlerce kilometre uzaklıktaki sevenleri de yanına getirdiğinden seviyorum..

Eskiden çeyiz yapmayacağım, çeyizim bohçam olacak derdim. Herkes bana gülerdi. Gel gör ki öyle oldu Rewşen. Kürdistan’la, yeni bir yaşamla evlendik ve varımız yoğumuz silahımız, elbisemiz dışında sırtımızdaki çanta oldu. Çantan yoksa yastığın bir taş olur. Bazen de ayakkabın, yorganım helikopteri andıran sineklerin sokmaması için örtülen yelek. Döşek mi elbette ki kimi zaman taşlı toprak, kimi zaman toprak, kimi zaman hayvan gübreli, kimi zaman dikenli, eğimli veya düz bir yer parçası. Tercih senin.

Yıllarca güneşin doğuşunun hayalini kuran ben, güneşin doğuşunu dağların doruklarından beliriveren ve gittikçe artan pembemsi renkte kızıllığın artışı ile milyonlarca sayıda ve gecenin hakimi yıldızların kaybolması ile başlayan görüntüyü izlemek benim için anlatılamaz güzellikte. Batı tarafında ise dağlar en üst doruklarından başlayarak aydınlanmaya başlıyorlar. Kuşların melodileri, aydınlanan ve iyice belirginleşen ağaç, kaya silüetleri bir başka güzellikte. Güneşin doğuşunu Şerafettin dağlarında izlemek hâlâ büyük hayalim.

Güneşin doğuşuna bu hayranlığın neden diye sorabilirsiniz. Benim için doğanın yeni bir güne kavuşması gibi, benim de yaşamda bir yeniye başlama olarak algılamamdır.

Savaşın bunca kızıştığı bir süreçte bizim için günler önemli. Haftanin’den, Metina’ya, Kaşûra’ya kadar olan hat’ta gün be gün, an be an önemli. Dün Haftanin’de arkadaşlar işbirlikçilerden onüç silah kaldırmışlar, bir o kadar da tutsak almışlar.

Bisifing-BKC sesleri gelmeye başladı. Altı gündür KDP vatan satıcıları ile çatışma var. Bulunduğumuz Cudi tepesinde resmen cephe savaşına girmişiz. Düşman giremiyor. TC-KDP ile yürütülen bu şiddetli savaşımın içinde olup kurşun sıkmamak. Savaşın gürültüsü hızlandı, her türlü silahın sesi geliyor.  (19 Ka­sım ’95)

Tekniğe karşı verilen savaşımın 12. günü. Kurê Jahro, T. Bahar, Amediye Boğazı, T. Rubar, Tirwaniş tepelerinde boğaza bir cephe  savaşı yürütülüyor. Hainlerin şu anki durumlarını yaralanmış, can havline düşüp saldırganlaşmış hayvanlara benzetiyorum. En son direnme güçlerini, TC’den aldıkları güç kadar psikolojik olarak içine düştükleri bu durumdan alıyorlar.    (8 Ekim 1997)

Gurbetelli Ersöz’ün Güncesi’nden derlendi.

 

********

 

 

‘Çılgınlar gibi savaşmak istiyorum’

Her akşam bir mektup yazarım

Dağlar kadar

Unutma

Dostumsun sen benim

Neredeysen orada ölmek isterim…

Yüreğimde yüzlerce sevgi tohumu var, herbirini tek tek büyütmem gerekecek.

Ülkemizin bir cennet mekanındayım. Ve zamanın yeni bir başlangıç noktasında. Bir bitişten, bir başlangıca bu kadar keskin bir geçiş elbet sancılı olacak. Ama yüreğim kaldıracak bu sancıyı. Şimdi kanlı kavgalı olduğum bu ayrılık, ılık yumuşak bir özlem olacak biliyorum. Olmalı, çünkü sevdiğim insanları başarısızlıkların nedeni yapmak istemem. Yapmak istemem çünkü, başarmak sizlerle yeniden görüşebilmenin tek koşulu benim için. Kimseyi beni sevdiğine pişman etmek istemem. Beni sevenler, beni sevdikleri için her zaman gurur duymalılar. Bunun tek koşulu devrimde başarmaktır. Bu sözü verdim tüm yoldaşlara. İşte bir yapma nedeni.

Beni bekleyen görevler, beni bekleyen zor günler var. Belki de benim için her şey yeni başlıyor. Savaş ve savaşta yaşamı yaratma mücadelesi. Yaşam pratiği bütün karmaşıklığı ve zorluğuyla karşımda duruyor. Şaşkın bir ördek gibi etrafında ayaklarımı yere vurup kaldırmak, kanat çırpmak değil benden beklenen. Yapmak istediğim de bu değil o karmaşık yaşam denizine girmek, yüzmek ve yüzdürmek… Bunu yapmalıyım. Çılgınlar gibi savaşmak istiyorum. Düşmanla, geriliklerle, beni tüm sevdiklerimden ayıran bu ülkesizlikle, bu özgürlüksüzlükle, bütün bu saçma sapan dengesizlikle, adaletsizlikle savaşmak, savaşmak istiyorum. Belki de bu ayrılıklar kamçılıyor içimdeki bu asi isyan duygularını. İsyan etmek istiyorum. Niye ayrılmak zorundayız, niye sevgiler yarım yamalak yaşanıyor, ya da neden sevemez insan gönlünce.

İşte beni isyan ettiren amansız neden. Öfkeliyim gerçeğe. Ve kabul etmiyorum işte. Savaşacağım. Sevgilerimizi ekeceğimiz ve hiç ayrılmak zorunda olmayacağımız bir kutsal toprak için savaşacağım.

Artık bir savaş birliğiyiz. Ve bu birliğimiz karlar ortadan kalkar kalkmaz tam anlamıyla savaş durumuna geçecek. Zaten şu günlerde bir operasyon çıkma ihtimali var. TC askeri güçlerini Mardin ve Şırnak’ta topluyor. Yanı sıra KDP’nin Güney’de bazı hazırlıkları var. Eğer bir operasyon durumu söz konusuysa şu an bunu engelleyen tek şey Mart’ın sonlarına rağmen bir türlü normalleşmeyen hava koşullarıdır. Ocak’tan beter bir kar yağışı var. Tabii bu bizim için bir fırsat.

Savaştıkça ve savaşa göre yaşadıkça daha olgun, daha derin ve daha duygulu bir insan olacağımı, daha çok özüme yaklaşacağımı ve ülkemde kökleşeceğimi düşünüyor, dahası buna inanıyorum. Kişiliğimde bana ait olmayan gereksiz, fazlalık yanların savaştıkça aşılacağını, kadın yiğitliğinin benim şahsımda da kendini varlıklaştıracağını biliyorum. O yüzden savaşı beklerken heyecanlı, umutluyum. Ve dediğim gibi gerçekten kendimi savaşmaya muhtaç hissediyorum.

Beritan’ın dediği gibi; “Savaştıkça varız biz.”

Bu dağlarda yeni bir yaşamın yepyeni bir dünyanın yaratılması savaşını veriyoruz. Bu kadar acı, zorluk, özlemler, ayrılıklar, ölümler, dehşet veren acılı manzaralara hep bu yeni yaşama duyduğumuz özlem ve tutku ile sarıldık. İşte şairin dediği gibi, bu yeni yaşam yüzü suyu hürmetine “acıyı bal eyledik, sıratı yol eyledik, ekmeği bol eyledik.”

Devrim yeni, yani eskinin küflü yöntemleriyle, eskinin elleri, dili, yüreğiyle olmaz. Devrim, her adımda yaşam ve insanda yeşerttiğimiz yeni tohumlardır. Yeni tohumların her adımda çimlenip filizlenmesidir. Devrim, çirkinliklerimizle çıktığımız yolun dönüm noktalarında, zorlu virajlarında giderek güzelleştirdiğimiz ve yola çıkan ben’in, artık son virajdaki ben olmadığını hissedebilmemizdir. Başkanımız buna “Zaferi dakika dakika yaşamak!” dedi. Ve de işte bunun için o hep inançlı, hep umutlu. Ve işte bu yüzden “Umut zaferden daha değerlidir.”

Zinarin’in (Selma Doğan) Güncesi’nden derlendi.

 

********

 

Başka bir dünyadan bir mesaj

Merhaba;

Yaşanan bu savaşa dair çok şey söylemek istiyorum. Doğa mucizesi Kurdistan manzarasına dair çok şey söylemek istiyorum. Kadın ordusunda yaşadıklarıma dair ve genel olarak partiye dair…Dikkatimi bizde yaşanan örgütlenme sorununa vermek için çabaladım, çünkü bu geleceğimize giden yoldur.

Burada eğitim çalışmaları çerçevesinde diyaloglar geliştiriyoruz. Bunun avantajı tartışmaların tek soru ekseninde derinleşmesidir. Fakat biz salt iki kişi değiliz, birçok kişiyiz. Malzemesi insan olan bir laboratuvar düşünün. Konuşmacı ayağa kalkıp sahneye çıkıyor. O an kendisini farklı bir şekilde görüyor ve hissediyor. Bu durumda kendisini kontrol edebiliyor. Birey bu şekilde öğreniyor, kendisini salt bir kişi olarak değil, toplumunun ürünü olarak görüyor. Bu birey artık kendisinden utanmamayı öğreniyor. Bu çok güçlü bir metod, dinleyenler için de öyle. Çünkü konuşmak üzere ayağa kalkan kişi ile dinleyenler arasında bir mesafe oluşuyor, bu şekilde dinleyenler daha iyi anlayabiliyor. Dinleyenler belki konuşmada tekrar kendilerini bulabilirler, belki de konuşmadan uzaklaşıp kendilerini sınırlayabilirler. Mektubumuz da yazılı bir diyalog gibidir.

Bu mesajım sizin dünyanıza mesafeli olan başka bir dünyadan. Nasılsınız?. Nasıl değişimler mevcut?.

Avrupa ve Almanya’dan bir şey duymayalı bir yıl oldu, sadece bazen radyodan dinliyorum. Ben mesajımı başka bir dünyadan gönderiyorum.

“Yabani Kürdistan” (Wildes Kurdistan) dağlarında, PKK’nin kadın ordusu içerisinde bir yıl içersinde çok şey öğrendim. Bizler en dik tepelere tırmanıyoruz, karda, yağmurda, fırtınada, yakıcı güneş altında yakmak için odun arıyoruz, keçi sağıyoruz, eşeklere biniyoruz. Öğreniyorum, 20 saat aralıksız çamurda,  taş yığınları arasında yürümeyi öğreniyorum. Son sınırıma ulaştım dediğim anda da her zaman devam ediyorum. Kleş, M-16, BKC, B7, Kanas gibi birkaç silahı tanıdım. Savaşın strateji ve taktiklerini anlamaya çalışıyorum. Düşmanın vahşetini, operasyonları, hava ve kara saldırılarını gördüm. Gerilla savaşçılarının cesaret ve onurunu gördüm, yaralanma, şehadet, halka bağlılık…

Topyekun bir örgüt kurmak büyük şans, böylece geçmişteki hatalarımızı da aşabiliriz. Örneğin, var olan küçük grupları, toplum içinde değişimden yana olan insanların potansiyelini bir araya getirmemiz lazım. Kuşbakışıyla acayıp görünüyor; ne kadar çok küçük grup var aslında, kendini yalnız hisseden ne çok insan var. Bu ‘yalnızlık’ inşa ediliyor, çünkü birbirlerini tanımıyorlar, bir araya gelmiyorlar. Tecrübe, deneyim ve kazanımlar çok fazla. Ama kimse bunu çözümlemiyor, yararlanmıyor. Bir örgütlenme yoluyla bizler tarihten öğrenebilir, ürün ortaya çıkartabiliriz.

Kadınların erkeklerden kopuş sağlamasının bir örgüt için önemli olduğuna inanıyorum. Almanya’dan çıkışımdan bu güne kadar, bu edindiğim en önemli tecrübe; inisiyatif geliştirmeliyiz.

*Andrea Wolf (Ronahi)’nin 17 Şubat 1998 tarihli mektubu… 

 

******

 

‘Bu kavgada ben de varım’

“Savaş gülüm, sıkı savaş, savaştıkça varız biz,

Savaştıkça güzelleşir çoğalır, savaştıkça severiz.

Umuttan, sabahtan, ateşin çocuklarından korkan düşmanı

Vurmaya gidiyorum.”

“Bir insan kazanmak için gerekirse üç saat, gerekirse üç yüz saat konuşuruz” diyor ölümsüz komutanım Kemal Pir. Kürdistan devrimciliği iğneyle kuyu kazmaktır. O denli sabır, o denli hassasiyet, emek, alınteri gerektirir. Diyorum ki; insan için savaşmayı, insan için ölmeyi, kula kulluğun reddi savaşımını, insanlığımı çok seviyorum. Bana da bir yer ayırın güneşin sofrasında. Bu sofrada ben de varım. Bu kavgada ben de varım.

Uçaklar nihayet geldi. Savaşmak ve ölmek için çok güzel bir gün. Can birdir bu vatana. Bu mazlum halka ve insanlığa feda edilecekse can bir hiçtir bizim için. Bu kavgayı çok seviyorum. İnsanın insana kulluğuna karşı, içinde bulunduğum bu kavgayı çok seviyorum.

An serkeftin an neman!

Bugün 15 Ağustos 1992. Bugün ülke davasının, toprak davasının, halk davasının sesine, eline, silahına kavuştuğu gün. Ve ’92’nin 15 Ağustos’unda Kürdistan ateşler içinde. Diyarbakır, Siverek, Mardin, Lice, Dersim, hatta Adana. Halkın sesi, gerillanın silah seslerine karışmış.

Güllere kıran girdiği gündür bugün. Vuruşmak, güzel günlerin aşkına.. Kuru ekmeğe talim etmek, taşı yastık bilmek, usulca girivermek göğün ve yerin içine… Bol katmanlı acı tütünü bir nefeste yarılamak… Dağları eylemle arşınlamak… Güzel günlerin aşkına…

Gökyüzünün karanlığını çekerken üstüne, henüz kirpiğim kirpiğine kavuşmadan; silahını koyduğun yerde emin bir düşünce seline kapılıp gitmek… Yarım kalmış bir türkü gibi mırıldanırken, daha dün birlikte olduğumuz, halaylara durduğumuz, bir bardak sıcak çayı beraber içtiğimiz yoldaşının şehadetini, karanlıkta öfkeden sıktığın yumruğunun terini toprakla sildiğini kimse görmez. Ve yiğitliğine toz kondurmadan usulca ağlarsın. Gecenin karanlığında sessizce, kendi gözyaşlarından utanarak…

Bir dağ ateşinin hazan kokan alevlerinin kızıllığında yatarken, nedensiz uyanmak, bir yarısında gecenin… Denizin kokusu… Martı çığlıklarıyla koptuğun sevdan… Duyamamak bir çift sevgi sözünü, fısıltılarını… Volkan misali birbirini yakan ellerin yaşadığı yalnızlık… Yüzyıllardır yüzünü görmediğinin gözlerini karanlıkta aramak…

Gerçek aşkıma, gerçek özlemime kavuşuyorum. Eylem, savaş, barut ve zafer. Duvağı açılmamış bir gelin kadar heyecanlıyım. Hücrelerime kadar “Ya zafer, ya ölüm” şiarını haykırıyorum. Mazlumum, Kemalim, Hayrim, Sinan, Müslüm, Ethem ve Reşit arkadaş… Agit, Kawa, Mazlum… Binlerin acılarının intikam ateşi olmak… İşçinin, emekçinin umut bayrağını taşımak!

Ne güzeldir savaşmak!

Kavga, kavga, kavga…

Gülnaz Karataş’ın ‘Turuncu Destan Çiçeğim Özgürlük’ güncesinden derlendi.