Kadın cinselliği ve cinselliğin doğası

- Zerya GÜL
49 görüntüleme
Cinsellik ve kadın cinselliği üzerine düşünmek, tartışmak, yazmak, uygarlık tarihinin çatallaşma sürecine dönmeyi zorunlu kılar. Bütüncül hakikat yerine, ikilikler üzerinden yaratılan karşıtlıklar dünyasına dalmayı, parçalanan toplum ve yitirilen hakikatin sırrına ermeyi gerekli kılar. Birbirine dost doğa-kadın ilişkisinin, toplumu besleyen, koruyan ve yaşatan gerçeğinden; krizli ve ölümcül kimliklere dönüşen kadın, erkek, toplum yitimine yeniden yeniden dönmeyi gerektirir.

Doğası en çok katledilen cinsellik alanı, kadın doğasının katledilmesiyle paralel gelişir ve üzerinden devletli uygarlık sisteminin yükseldiği en az beş bin yıllık tarihe uzanır. Doğa, kadın ve toplum varoluşunun birbirini besleyen, şekillendiren diyalektiğinin örgüsünü bozan bir zamana tekabül eder. Erkek egemen sistem, Dicle’den Nil’e uzanan topraklar arasında kadının üzerine ölü toprağı örter. Tanrı Nil Kıyısında Öldü isimli kitabında kadın kırımının izini süren Nawal El Saadawi, kadının cinsel kimliği üzerinden yürütülen erkek şiddetine, tecavüz kültürünün katlettiği inanç ve ahlak değerlerine işaret eder.

“Birinci ve ikinci büyük cinsel kırılma”

Kadın kimliğinin ve cinselliğinin iki temel süreçten geçerek kırılmaya uğradığını belirten Önder Abdullah Öcalan, bu aşamaları “birinci ve ikinci büyük cinsel kırılma” olarak tanımlar. Üçüncü büyük cinsel kırılmanın ise, kadın lehine gerçekleşeceği tespitinde bulunur. Birinci büyük cinsel kırılma, kent-sınıf-devlet üçlüsünün ortaya çıkışıyla gelişir ve devletli paradigmanın üzerinden yükseldiği kadın-erkek çelişkisi, mitolojik anlatımlarda, destanlarda fırtınalı çatışmalara konu olur. İkinci büyük cinsel kırılma, tek tanrılı dinler sürecinde derinleştirilen ve kadın köleliğini “kader” olarak benimseten inanç sistemiyle sağlamlaştırılır. Erkek ve devletin bekası için her türlü hizmete basamak yapılan kadın cinselliği üzerinden, kadının, erkeğin ve toplumun denetim ve tahakküm altına alınmasının en işlevli politikası geliştirilir. Kapitalist modernite, cinsiyetçilik ideolojisini insan ve toplum doğasına saldırının, tahrif etmenin yaygın politikası olarak ticarileştirir. Kadın cinselliği kar getiren, en çok kazandıran meta haline getirilir.

Bu kırılmanın hangi politikalar üzerinden ve ne tür yöntemlerle geliştirildiğine geçmeden önce, üçüncü büyük cinsel kırılmanın kadın lehine gelişmesinin tarihsel toplum kökenine gitmek zorundayız. Bu, tarihin hep egemenlikli ve iktidarlı yaşanmadığını, cinselliğin ve kadın cinselliğinin “bitirici, düşürücü” olmadığını görmek ve göstermek açısından önem taşıyor. Doğal olan ve olmayan, bozulmaya uğrayan cinsel kimlikleri ve ilişkilerini tanımlama ve aşma gücünü açığa çıkarmaya hizmet eder. Kırılmalar öncesi, kadın cinselliğinin ve cinselliğin kutsanma nedenleri anlaşıldıkça, kadın lehine gelişecek olan üçüncü büyük cinsel kırılmanın kadın devrimleri ve çağı olan 21. yüzyılda nasıl bir anlam ve yaşam enerjisine dönüşeceğine dair bilinç ve inanç gelişir. Bu bilinçlenmenin nasıl gelişebileceğini Önder Abdullah Öcalan, “adeta yeni bir tanrıça dininin müminleri gibi yaklaşırsak, hak edilmiş kutsal analığa ve aşk kadınlığına ulaşabiliriz” biçiminde tarif eder.

Anatanrıça kültürü etrafında gelişen doğal toplumda, kadın cinselliği, doğurganlığı kutsanır; doğa ve yaşamla bağı öne çıkar. Toplum ve yaşamın sürdürülmesine hizmet eden cinsellik, toplumun maneviyatına katkı sunan bir ritüel gibidir. Mülkiyet ilişkilerinin tanınmadığı, egemenlik-kölelik kodlarıyla yüklenmemiş temel bir yaşam eylemidir. Toplumsal varlığı sürdürmenin, geliştirmenin, çoğaltmanın kutsanan doğal yaşam gücüdür. Baharla yenilenen, çeşitlenen, yaşam ve canlılık döngüsü, doğanın ürünü olan toplumsal doğada da benzer bir döngü içinde canlanır, çeşitlenir. Doğanın doğurganlık zamanı olan baharın gelişi, kadın etrafında gelişen toplumsal yaşamda da aynı canlılık, üretkenlik ve doğurganlıkla bütünleşir. Cinsel birleşme, kutsal evlilik törenleri, doğanın üretkenlik zamanlarıyla paraleldir. Bu, indirgemeci bir yaklaşımı değil, doğadan öğrenmeye devam eden, doğa-kadın-toplum ahenginin birbirini beslediği, ürettiği zamanların gerçeğini ifade eder.

Ortak yaşamı güçlendiren cinsel yaşam

Cinsellik biyolojik bir edim olmakla birlikte, anakadın etrafında gelişen toplumsallıkla birlikte, toplumsal karakter kazanan, anlamlandırılan ve yaşam eylemiyle özdeşleştirilen bir anlam kazanır. Bereket zamanlarının kutsallığı, yaşamın sürdürülmesinde belirleyici olan ürünün elde edilmesinin, buğdayın ekilip biçilmesinin, doğadaki döllenme ve çiçeklenmenin bir tamamlayanı gibidir. İnsan yaşamının yeniden üretilmesi, bahar coşkusu ve heyecanı, canlanan doğa, üretimin gücü ve kutsallığının anlamlandırılması gibidir. Bu doğa, emek, üretim ve toplumsal yaşam coşkusu ile cinsel birliktelikten alınan haz arasında doğrudan bir paralellik vardır. Yaşamın merkezine yerleştirilen, her şeyin etrafında döndüğü bir ilişki ve cinsel yaşamdan çok, toplumsal yaşamın akışkanlığı, refahı ve üretimi içinde anlamlanan doğal bir etkileşim biçimidir. Kadının toplum, yaşam ve üretimde öncü karakteri, toplumsal bir kimlik oluşturur. Cinsellik bu kimliğin doğal bir tamamlayanı konumundadır. Toplumsal ilişkilerde etkili olan ortak üretim, paylaşım içinde, gönüllü bir tercihe ve birlikteliğe dayanan, baskı ve zorun bilinmediği doğal bir paylaşım alanıdır. Kadın etkinliği, öğreticiliği ve öncülüğü cinsel eylemde de belirleyicidir.

Aile gibi mülkiyetçi, sınırları belirlenmiş ve giderek şiddet, cinsel sömürü, iktidar yüklenmiş bir cinsel ilişkinin aksine, tanrıça kültürü, inancı ve toplumsal kimliğinde somutlaşan ortak üretim, paylaşım ve yaşam enerjisi cinsel yaşama yön verir. Tanrıça kültüründe kadın ve erkeğin birbirini mülkleştirmesine dayanan evlilik olgusuna rastlanmaz, ortak yaşamı güçlendirmeye hizmet eden, doğal bir cinsel yaşam sürdürülür. Tanrıçaların oluşturduğu tapınak sisteminde verilen üretim, sanat, müzik, yaşam eğitimleri ahlaki ve politik toplumsallığı güçlendirmektedir. Bu eğitimler içinde cinsellik eğitiminin yer alıyor olması, toplumsal eylemin önemli bir tamamlayanı olarak anlamlandırılmasıyla ilgilidir. Anatoplumunun temel yasalarını oluşturan 104 Me’de cinsellikle ilgili maddelere de yer verilir.

Tarihi, erkek egemen zihniyetle yorumlayanlar, hiyerarşi ve tahakküm öncesi tarihsel zamanları doğru çözümleyemeyenler, anasoylu toplumda kadının iktidar olduğunu, erkeğin baskı altında olduğunu ileri sürer. Anakadın kültüründe ve toplumunda cinselliğin kadın tarafından güç ve iktidar olmak için kullanıldığı belirtilir. Bu, toplumu, kadın-erkek ilişkilerini güç ve iktidar eksenli ele alan cinsiyetçi ve iktidarcı bakış açısına dayanan bir yaklaşımdır. Cinselliği bir kullanma ve kullanılma, egemenlik-kölelik ilişkisi, nesneleştirme dışında yorumlayamayan devletçi zihniyetin ürünüdür.

Neolitik dönemde cinsel yaşam?

Doğal toplumda kadın ve erkeğin egemenlik ve iktidar temelli bir cinsel ve toplumsal yaşam ilişkisi olduğu izine rastlanmamıştır. Neolitik toplumun aşılma süreçlerinde, sınıflı-devletli-iktidarlı uygarlığa geçiş aşamalarında -ki oldukça zorlu olur ve iki bin yıllık süreci kapsar- anatoplumunun değerlerini korumak için kıyasıya verilen mücadele içinde bile kadın etkinliği belirgindir. Ürettiği toplumsal değerleri ve özgür yaşam kültürünü korumak için çatışmalı bir süreç yaşanır. Neolitik toplumda iktidar ilişkisi, cinsel yaşam ve ilişkilerde bir bozulma ve doğasından sapma durumu, toplumsal varoluştan soyutlama ve ayrıştırma yoktur.

Tarih araştırmaları, arkeolojik kazılarla toprağa gömülü tümseklerin altında saklı neolitik yaşam alanları olan köylerden çıkan tarihi bulgular, eserler, kadın cinselliğinin kutsandığını, yaşama yön verdiğini göstermektedir. Küçücük tanrıça heykelciklerinde, hiçbir abartıya yer vermeden, çıplak kadın bedenleri, göğüsleri, cinsel organları, kalçaları belirgin şekildedir. Bereketli Hilal bölgesinde yaygın olarak bulunan, elleriyle göğüslerini avuçlayarak belirginleştiren kadın heykelcikleri neolitik köy yaşamının sembolü gibidir. Bu sembol hem çocuğu besleyen, hem kadın cinselliğini simgeleyen, yaşam veren kadın bedeninin özelliklerini, doğasını simgelemekte, yüceltmektedir.

Devletli sisteme geçiş ve Sümerler dönemindeki mitolojik anlatımlarda bile yaygın tanrıça tapınaklarının olduğunu ve kadının erkekle eşit konuma sahip olduğunu belirten Önder Abdullah Öcalan, kadın etrafında henüz bir ayıplama kültürünün geliştirilmediğini vurgulayarak; “Özellikle cinsellik tanrısal bir eylem olarak anlatılmaktadır. Ayıplanma şurada kalsın, en değme erotik öykülerde bile rastlanamayacak edebi bir anlatım söz konusudur. Cinsellikle ilgili her eylem ve davranış, yaşamın değerlenmesi, güzelliği olarak anlam bulmaktadır. Kadın cinselliği olağanüstü bir saygı ve çekicilik olarak anlam bulmaktadır” diyor.

Destanlarla günümüze taşınan bu saygınlık, güzellik kaynağı gerçekliğin, sınıflı-devletli uygarlık tarihinin başlangıcı ile nasıl bir kırılmaya uğradığını gelecek sayıda ele alacağız. Önderliğin Bir Halkı Savunmak savunmasında tanımladığı birinci büyük cinsel kırılma olarak yaşanan bu süreç, kadın etrafında kutsanan bütün toplum ve yaşam değerlerinin yitirilişi ve düşüşü üzerinden gelişir. Kadın cinselliği ve cinsellik alanı bu düşüşün ve yaşam eyleminin ölüm eylemine dönüştürülmesinin; çirkinlik, kötülük, baskı ve tecavüz sisteminin merkezinde yer alır. Toplumsal eğitim ve güzelleşme mekanları tapınakların genelevlere ve özgür yaşam zamanlarının kutsal evlilik törenlerinin taklit edilerek, tersine çevirerek özel evlere dönüştürülmesini işleyeceğiz. “Büyük düşüş”ün kadına, erkeğe, topluma ve doğaya geri dönüşünün ne olduğunu ve nasıl kaybettirdiğini, katlettirdiğini göreceğiz.