Anti sosyal ve siyasal aile gerçeği

- Abdullah ÖCALAN
28 görüntüleme

Babalarınızın ve ailelerinizin en etkin felsefesi şudur: Köyün en iyi ailesi, kentin en iyi ailesi biziz! Komşusuna kesinlikle sıradan bir değer bile vermek yok. Ne kadar köylü ailesi varsa, o kadar kendini beğenen aile vardır. Aile şovenizmi dediğimiz olay! Gözükara bir biçimde herkes kendi ailecisidir. Böyle derinliğine yaşanan aile şovenizminin ne kadar duygusallığı içerdiği ve bunda ne kadar derin olduğunuz ortadadır. Herkes böyle düşünürse, ortada toplumsal düşünce, toplumsal ilişki diye bir gelişmeden bahsedebilir miyiz? Hayır! Bunlar bağımsız atomlardır. Doğada atomlar birleşerek molekül olur, onlar birleşir organizma olur. Bizde aile atomdur ama, birleşmiyor; birleşmeye yatkın değildir. Ailelerimiz anti-sosyaldır, anti-siyasaldır ve düşmanın tahrik ettiği bir öğe durumundadır. Dikkat edilirse, düşman da bunu eritmiyor, ortadan kaldırmıyor, kullanıyor; toplumu dağıtmak için atomize ettiği bu kurumu adeta zorla bu durumda tutuyor.

Bu sonuçlar önemli. Dikkat edilirse aile, düşüncemizin ana merkezini işgal etmiştir, davranışlarınızın bir kabesi gibi çekim merkezi durumundadır. Belki biz bundan biraz kopmuşuz, fakat toplum yaygın olarak bunu yaşıyor. Ana-babaların çocuklara düşkünlüğünden bahsedilir. Onu da açıklayalım: Çocuklar onların elinde bir sermayedir. Adamın sosyal kurumlarda parası ve ilişkileri yok, ama o kendisini bir aile reisi olarak, bir başkan gibi görmek durumundadır ve çocuk ise bu durumda onun bir etkinlik ve tatmin aracı olmaktadır.

Aile içersinde itaat geleneği

Kadına ne kadar boyun eğdiriyor, çocuklar elini ne kadar öpüyorsa, o, o kadar büyüklük hırsına kapılır. Halbuki modern burjuva ailede ve sosyalizmde bunlar hiç yoktur. Kürdistan toplumunda erkek, toplum içinde bir mevki ve yetki sahibi olamadığından, saygınlığı toplumsal ilişkilerdeki temsil yeteneğinden elde edemediğinden, bütün bunların hepsini sahte bir biçimde ailede yaşamaktadır. Örneğin Kürdistan’da baba aile içinde kendini rahat ve mutlu hisseder, kendinden geçer. Çünkü aile ona boyun eğer, bu da manevi haz verir. Erkek olarak toplumda, siyasette, ilişkilerde kaybetmiştir; ona sadece bu küçücük kulübesinde başkan olma imkanı kalmıştır. Bu durum, çocuklar üzerinde köleleştirici etkide bulunur. Ailede babanın çocuklardan beklediği daima itaat; despotizm ve kölelik de olsa, hatta alma-satma biçiminde de olsa itaat!

Tabii ki kadına uygulanan daha dehşetlidir. Kız çocuğunun tüm işi gücü daha iyi boyun eğmektir ve daha iyi alınıp-satılır bir konumu yaşamaktır. Bütün bu gerçekler karşısında “en iyi baba”nın yaşadığı, aslında bu temel gerçekler dışında bir durum değildir. Hiçbir baba ailesinin bireylerine “şu önemli sosyal ilişkiyi geliştir, şu önemli siyasal göreve sahip çık, senin bir nolu görevin budur, benim ailemde bu terbiye geçerlidir” dememiştir. Tersine daima siyasal-sosyal ilişkilerden kaçışı, doğrulardan ve zorluklardan kaçışı örgütlemiştir. Tabii ki bu da hep devlete sığınmayı getirmiştir. Aileler bu anlamıyla kötü birer devletçidir. Faşizm değerlendirmelerinde, birçok ülkede faşizmin küçük-burjuvaziye dayandığı belirtilir; bizde, faşizm aileye dayanır. Kapitalist ülkelerde küçük ve orta burjuva kesimlerden epey güç almasına rağmen, 12 Eylül pratiği göstermiştir ki, bizde faşizmin en çok kullandığı küçük ve orta sınıf kökenli aileler olmuştur. Bu kesimlerin “çocuğumuzun başına bir şey gelmesin, 12 Eylül öncesi gibi ölmesinler” diye Özal’ı destekledikleri bilinir. Özal’ın da bu nedenle, “bize oy vermek zorundasınız, çünkü biz istikrarı temsil ediyoruz” demesi vardır. Gerçekten de bunların seçimlerde temel sosyal dayanakları bu aileler ve ailede hakim olan ailecilik anlayışıdır. Bu, sonuçları az olan bir mesele değildir, önemlidir. 12 Eylül’ün özellikle aile üzerindeki uygulamalarını ayrı başlık altında incelemekte yarar var.

Delikli kova misali

Bu rejimin aileler üzerinde oynaması çok ustaca planlanmıştır ve halen çok yaygınca sürdürülmektedir. Bu, özellikle Kürdistan’da ailecilik kurumu çok güçlü olduğundan sinsice kullanılıyor. Rejim, güçlü ailelere dayanan burjuva partileri ile rekabeti geliştirirken, devrimcileri ise ailelerle karşı karşıya getirmek için köy koruculuğu sistemi ile çarpıştırıyor. Eskiden daha çok aşiretler ve büyük aileleri kullanırken, şimdi bu işi küçük ailelere kadar indirgemiştir. Onları muazzam bir sefalet içinde bırakarak, çözülmesini hızlandırıyor. Kendisi için sosyal dayanakları sürekli geliştiriyor, ailede bozulmayı derinleştirerek düşüncede ve ilişkilerde altüst oluşu yaratıyor. Tabii ki bu oluşum içinde hiç kimse sağlıklı bir düşünce ve davranışa giremiyor; problemli bir yapı hakim oluyor.

Bir kurum olayından bahsediyoruz ama, toplumsal çözülme hızlanıyor, güçten düşme son hadde yükselmiş. Bir yandan ailenin güçlenmesi, çoğalması ve maddi zenginliğinin artması için çaba harcanırken, diğer yandan düzen onun altını oyuyor, parçalıyor, dağıtıyor. Bu durumuyla aile, delikli bir kovaya benziyor. Dipten delikli olduğu için üstten kepçeyle ne kadar doldurursan doldur hepsi boşa gidiyor. Sömürgecilik bu kurumu bu özellikleriyle en tehlikeli konuma getirmiştir.

Ana-babalarınızın ve sizin yaşadıklarınız siyaset değildir. Aileleriniz sözde hep sizi düşünürler; halbuki, düşüncelerini siyasete verseler hem size, hem kendilerine daha yararlı olurlar. Bu ailelerin her birisi kendi içinde devrimi tartışsa ve yaşasa bir hücre evi, bir komite, bir parti okulu rolünü görebilirler. Eğer her aile bu altından çıkılmaz mevcut ilişkileri devrimci ilişkilere dönüştürse, TC iki gün bile dayanamayarak yıkılır. Aileler birleşseler ve böyle bir eğitimi kendi içlerinde hakim kılsalar, TC tutunamaz. Bizde aile dışarıya karşı kapalı olduğundan devrimde gizli bir örgüt gibi çalışabilir.

*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 1993’te yayınlanan ‘Kürdistan’da Kadın ve Aile’ kitabından derlendi.