Arayışın buluşma noktası; YOLDAŞLIK

- Zîn KOÇER
10 görüntüleme
Yeni bir zamanın, yeni bir günün doğuşunda güneş yerküreyi tanıtırken, ben gerillanın patikasında bir rüzgar, bir iz oluyordum. Gözlerim ne arayacağını biliyor da tanımlayamıyordu sanki. Sadece yürüyor, bakışlarla ufkumda çizilen çizgilerde, doğada var olan bütün güzelliklerde bir şeyler arıyordum.

Belki de kendimi. Kim bilir? Keşfedilecek bir şeyler olmalıydı ve bunu ben bulmalıydım; belki kendimde, belki de başka bir bakışta başka bir yaşamdı keşfetmek istediğim. Doğa, sanki bugün kendisini benim için süslemişti. Her şey istediğim ya da bulmak istediğim gibiydi. Ama o an sanki bir şeyler eksik bırakılmıştı bakışlarımın dokunduğu yerlerde. Eksik tamamlanmalıydı ve bugün o eksikliği tamamlayacaktım.  Her zamanki gibi, bir çalışma için bir gurup gerillanın yanına gitmem gerekiyordu. Öyle bir yerdeydiler ki; kartal yuvası mübarek. Ulaşana dek yol üzerinde bir damla su bulunmayan! Kaya oyuklarında geçen gece yağan yağmurun birikintilerini saymazsak. O birikintilerin susuzluğumu gideremeyeceğini bildiğim için, onları kuşlara, tırtıllara ve kelebeklere bıraktım. Yürüdüm susuzluğumla, sesiz, kendi halimde.

Zamanı ölçmeden…

Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum. O an, zaman ve mekan yitmişti arayışlarla yüklü bakışlarımda. Keşfetme isteminin baskınlığı, susuzluğu ve yorgunluğumu alıp başı dumanlı dağlar ardına atmıştı.  Adeta bütün bulutlardan bağımsız, sabah rüzgârı gibi ilerliyordum. İlk kez saate bakmadan ya da zamanı ölçmeden bir yere varmıştım. Vardığım yerde güzel değil, soğuk değil, sıradan; fakat o an susuzluğumu gideren, içimi serinleten bir çeşme vardı. Bu çeşmenin de her hangi bir çeşmeden farkı yoktu ama içimi bugün öyle bir serinletmişti ki, o an bakışlarımı ve beni serinliğinde dinginleştirmişti.

Patikalar buluşturur…

Titrek ve yorgun, biraz da heyecanlı bir ses “Merhaba heval, acaba arkadaşlar nerede kalıyor?” dediğinde ben arkam dönük su içiyordum. İlk başta şaşırdım, o kampta tek yabancının ben olduğumu sanıyordum. Değilmişim meğer! Eş zamanda, farklı patikalardan ulaşmıştık aynı mekana. Arkama dönüp baktığımda on sekiz yaşlarında, hafif kirli sakallı, ayakkabı bağları gevşek bağlanmış, şalvarının sol tarafı ve üst tarafı yamalı, siyah çantalı ve güzel bir kleşle(kalaşnikof) karşımda bir gerilla duruyordu. Sade, dikkat çekici masumiyeti ve saflığının yanında gözünün içindeki yara da gözlerime takılmıştı. Gözündeki karartı, gencecik bedeninde ifade bulan hiçbir anlamı bozmuyordu. Bilakis emek ve mücadeledeki derinliğini gösteriyordu. Bu kadar genç olmasına rağmen, gözlerinde mücadelenin izini taşıyordu. Belki de beni bu kadar etkileyen o gözündeki yoğunluğu bu lekenin bozmaması, tam tersine ona daha derin bir anlam katmasıydı. Aradığını bulmanın verdiği mutluluk ve heyecanla gülümserken sanki O değil de ben kaybolmuştum. Ve hesaplanamayan uzunlukta bir zamanın ardından gerillalarla tekrar  buluşan benmişim gibi heyecan ve coşku taştı yüreğime.

Tanımsız bir masumiyet…

Birden zor bir sözlü sınav sorusu sormuş gibi kekelemeye başlayarak “ne anlayamadım?” deyince, tekrardan o masum gülüşüyle “Arkadaşlar nerede kalıyor bana gösterir misin?” deyince afalladım. Bu dağlarda neredeyse ağaç yaprakları kadar insan yüzüyle karşılaştım, her karşılaştığım yüzün bana bir şeyler kattığını biliyorum. Fakat bakışlarındaki yara iziyle tanımsız bir masumiyete bürünen bu genç gerilla bana daha farklı bir anlam kattı. Mücadelenin, emeğin anlamlı direngenliğiyle yoğrulmuş saf bağlılık. Oysa ki hiç tanımıyordum bu genci. Yoldaşlığın saf ve temiz bakışı canlanmıştı gözlerinde. Ve bunu uzaktan gözlemleyen ben bile derin bir inanca-bağa yorabiliyordum.

Yoldaşlık…

Adeta kaybedileni bulmanın heyecanı yoldaşlıkta buluşmuştu.
Aradığın yoldaşlığın kendisiyse eğer, baktığın yerde bulduğun ilk yoldaşça bakışta bir buluş yapmışsın gibi oluyor. Bir bakıma sen oluyor. Biliyorum, bu yürüyen inanç abidesi gencin aradığı da yoldaşlıktı, yoldaş bildiği bakışlardı. Bize aynı patikada aynı heyecanı yaşatan da yine bu yoldaşlık olmuştu. Her ne kadar farklı patikalarda yürüyüp, mücadelenin farklı yerlerinde yaşamı sürdürsek de, bizi bu dağlarda aynı mekânda buluşturan bu değil miydi? Bir bakış, bir gülüş ve emekle terlemiş ellerle buluşan ‘merhaba’dan başka ne olabilirdi ki bizleri o anda buluşturan? Ve hiç tanımadan birbirimize bir gülüş kadar yakın kılan yoldaşlık sevgisinden başka ne olabilirdi ki?

Keşif noktası-buluş noktası…

Onunla kaybolmuş bir zamanda tanıştım. Ama mekân buluşturdu tüm kayıpları. Ben kendimi-yeni keşiflerimi, O, yoldaşlarını, yoldaşlığı. Belki de bizi aynı mekânda buluşturan kayıplarımızın buluşma noktasıydı.  Kim bilir? İkimiz de arıyorduk ve aradığımız aynı adımlarda çizgilerin yoldaşlığıydı, bu patikaların yoldaşlığıydı. Ben kendi arayışımda O’nun kayboluşunu bulmuşluğunu bulmuştum, bir anlamda onun kaybolma noktasında durmuştum. Yani yoldaşlıkta. O’ysa benim keşif noktamda durmuştu. Bakışım O’nda, buluş noktasında duruyordu. Belki de buydu aynı durakta, aynı patikada adımlarımızı buluşturan. Ve bakışlarımızda bu heyecanı yaratan keşiflerimizi sonuçlu kılmamızdı. Aynı çizgilerle çevrelenmiş mekânda, aynı yoldaşlığı tatmıştık ve bu zamanların tüm keşiflerine değmişti.

Zorlu taşıyıcı…

Ve uzun bir zaman diliminden sonra adının Murat olduğunu, yirmi yaşlarında, bir yetmiş boyunda, esmer, hep kirli sakallı gezen ve bu mücadelenin en zor taşıyıcılarından olan kuryelik görevini yaptığını  öğrenecektim. Bir anla bir yaşam anlatılamaz belki, ya da bir yaprağın sallanışıyla rüzgârı tanımlayamazsın ama bir bakışla, bir gülüşle bir gerillanın heyecanını, arayışını, umudunu hissedebilirsin. Bir gerillayı anlatmak ve onun yaşamından bir kareyi çizmeye çalışmak sanıldığı kadar kolay değil. Her an bir anlamla yüklüyken, o anlar bir kelimenin anlamıyla çizilemez, ya da bir cümleyle tarif edilemez. Her şey ustaca, ayrıntılarıyla iyi hesaplanarak yapılmış bir tablo gibidir. Sırları vardır ama bir o kadar da sadedir. Böyle bir yaşamı nasıl anlatabilirsin ki?