Başlangıcını arayan zeka

- Özlem YAVUZ
257 görüntüleme

Zeka bir lanet midir, nimet midir? Neyin yaratıcısıdır? Bireyselliğin mi, toplumsallığın mı? Nesnelliğin mi, öznelliğin mi? Güzelliğin mi, çirkinliğin mi? Bütünlüğün mü, parçalılığın mı? Sevginin mi, nefretin mi? Maddiyatın mı, maneviyatın mı? 

Zekaya dair tüm soruların cevaplarını arıyoruz. Keza sistemin sübjektifliğinden uzak, objektif, derin, akıcı ve çok yönlü olacak. Bunun için de konuya güncel değil tarihsel bakacak. Zira bizler bugünden sorumlu olduğumuz kadar dünden ve yarından da sorumluyuz. Günümüz düşünce biçimi bize parçalı bilmeler üzerinden, parçalı duyumsamayı, parçalı hissetmeyi ve parçalı bir farkındalığı dayatıyor. Oysa bilinci oluşturan parçalılık değil. Bilgi ile pratiğin kendisidir. Parçalı olmak yanlış bir bilince yol açar. Doğru bilinç ise, toplumsal gerçekliği doğru anlama ve tanımlamaktan geçer. Bu da zeki insanların eylemidir. Yani konumuzu insan merkezli tutmayarak evrenin oluşumundan Big-Bang’dan başlayacağız. İlk hal’e, oluş anına güzel bir keşfe çıkacağız. Böylece zekayı ararken birçok konuya da değinip açmış olacağız. 

Hemen hemen bütün astronotlar evrenin bundan yaklaşık 13.7 milyar yıl önce büyük patlama denen bir enerji boşalması sonucunda oluştuğuna inanıyor. Bu patlamaya Big-Bang denir. Yani evren ufacık bir an içinde yaratıldı desek yeridir. Öncesinde tahayyülü bile zor olan küçücük bir hacme sıkışmış çok fazla miktarda biriken enerjiden ibarettir. Ardından saniyenin de altında olan bir zaman diliminde genişler. Ufacık bir boncuğun deliğinden bile küçükken galaksi’den daha büyük bir boyuta ulaşır. Üstün büyüklükte bir genişlik edinir. Ve dışa doğru genişleme her an devam eder. Bunu, varolan hareket ile değişim üzerinden yapar. Değişim hareketliliği gösterir. Hareket ise canlılığı. 

Evren kendi başına bir zeka eylemidir

Büyük patlamadan hemen hemen bir milyar yıl sonra kütle çekimi, hidrojenle helyumu bulutlar halinde birleştirmeye başlar. Böylece daima dönen gaz küreleri oluşur. Bu gaz küreleri ince ufak bir sis gibidir. Buna nebula (bulutsu) denir. Bu sis yüzde 77 hidrojen yüzde 23 helyum parçacıklarının eseridir. Atomların çoğu evrendeki en basit ve yoğun olan hidrojenden oluşur. Geri kalanlar ise helyum atomlarından meydana gelir. Zamanla saydamlaşan sisin sıcaklığı 10 bin dereceden 3 bin dereceye düşer. Evrenin soğuması enerjinin atom-altı parçacıklara, ardından atom ve birleşiklere dönüşmesidir. Bu da ilk yıldız ve galaksilerin doğması anlamına gelir. Gezegenlerimiz, evlerimiz ve vücutlarımız da dahil bugün bildiğimiz karmaşık malzemelerin hepsi bu şekilde ortaya çıkar. Yani geleceğimiz “karanlık enerji” denen gizlerle yüklü efsunlu bir enerjiye bağlı. Evrenin yüzde 73’ünü oluşturduğu halde kendisiyle ilgili çok az şey biliniyor. 

Zekanın amacı anlama ulaşmaktır

Karşımızda kendisini keşfetmemizi bekleyen zeki bir enerji var. Kendisini anlamlandırmak için her an hareket halinde. Bunu bir bilinme-görünme istemi olarak ele alıyoruz. Bu nedenle zeka bir enerji olayıdır, enerji de bir zeka olayıdır. Ki enerji ve maddenin son hali zekadır. Zekanın bir üstü ise anlamdır. Zekanın amacı anlama ulaşmaktır. Anlam ise özgürlüktür. Aksi takdirde enerjinin dağılıp-soğuması kaçınılmazlaşır. 

Evren kendi başına bir zeka eylemidir. Çünkü Big-Bang’la kendini formlaştırma arayışına girer. Kararsız halden kararlı hale kavuşturan bir eylem. Bir anlamda mekansızlığın mekana, hiçliğin varlığa, enerjinin forma kavuşmasıdır. Kendini görünür ve var kılmaktır. Tabi burda kastedilen enerjiyi, değişimi, canlılığı durduran bir mekan, varlık ya da form değil. Zira patlamadan bu yana evren daima değişip dönüşerek kendini yaratma halindedir. Big Bang’la başlayan yer kabuğunun soğuması, atmosferin oluşması, ilk gezegen-galaksi ve yıldızların doğması, suyun lavanın bir dengeye oturması ve ilk canlıların oluşması… Bu canlının sudan karaya çıkması… Beraberinde sıcak ve soğuk kanlı ayrışımının gelişmesi, sürüngenler, memeliler, etçiller, otçullar vs.. zeki olan canlı evren ile canlı yaşamın çeşitlenerek çoğalmasıdır. 

Evrensel gelişimde durağanlıktan bahsedilemez. Birçok hareket türü bu gerçekliğin ispatıdır. Fiziksel hareket, kimyasal hareket, atomik hareket, nükleer hareket… Tüm bu hareketler bir biçimden başka bir biçime geçişle sonuçlanır. Bir şeye baktığımızda o anki haline bakmış oluruz. Oysa biz görsek de görmesek de o şey sürekli bir hareket-değişim halindedir. Hareketlilik değişimi zorunlu kılar. Bu sebeple aynı suda iki defa yıkanılamaz. Etki sürekli kısa ya da uzun diye değişse de oluşum-değişim hep varolmuştur. Bunlar ne bir tesadüf ne de dış müdahalenin sonucudur, zeki ve özgür enerjinin yaptığı tercihlerin sonucudur. 

Evrenin akış halinde olması, dünyanın durmaksızın, kendi ve güneş etrafında dönmesi, gök taşlarının yer küremizde dahil, birçok yere çarpması… Yine toprak, yağmur, hava ve güneşin birleşerek büyük anlamlarla kutsallıklar yaratması, mevsimlerin değişimi-değişime göre ortaya ürün çıkması, çiçeklerin açıp solması, kimi çiçeklerin oluşum-gelişim ve değişim için güneşle hareket etmesi, kimilerinin ise karanlığa ihtiyaç duyarak öylesi anlarda açıp-tohum vermesi… 

Her olgunun bir hakikati vardır

Doğa evrendeki zeki enerjinin dengeyle formlaşmış halidir. Denge doğada uyum ve adalet anlamına gelir. Örneğin: Farenin fazladan çoğalması neye yol açar? Keçi-sığır sürüsünün aşırı artması yeşilliğin sonunu getirmez mi? Bunlar için doğal bir denge vardır. Yılan faredeki aşırı üremenin önüne geçer. Aslan çok sayıda otla beslenen hayvan türlerini dengede tutar. Şahin ise, fazladan kuş çoğalmasını engeller. Tüm bu örnekler evrensel oluş yoluyla zekanın pratikleşme durumunu gösterir. Evrendeki her varlıkta bu devinim bulunur. Kendilerini bu yolla varederler. Buna da hakikat denir. 

Her olgunun bir hakikati vardır. Değişimden varoluştan bahsetmek hakikatin ta kendisidir. Dolayısıyla tüm olgular kendi içerisinde bir evrendir. Her oluşumda bir akış vardır. Akış kendini daima oluşturma halidir. Zekadır. Bu elbette rahat olmuyor. Evrendeki kaos, oluş için yoğun çelişki ve mücadeleyi şart kılar. Bu açıdan evrende değişmeyen tek şey değişimdir. O halde insanın oluşumunu kaos üzerinden bir değişim durumu, değişim hali olarak görmek yerinde olacaktır. Çünkü insan evrenin maketi olarak tanımlanıyor. İnsan her iki evrenin yasalarını kendinde barındırandır. Bu yüzden insanı tanımak evreni tanımaktır. Tür olarak insan evren oluşumunun son halidir. 

Diyalektik ikilem önceki yanın bir sonraki yana taşınma olayıdır. İkilem evrensel sentezini oluşturandır. İnsanda gerçekleşen budur. Bundan kaynaklı insandaki varlık içkindir. Varlığın tüm tarihini kendinde toplayandır. Kastettiğimiz verili tanımlanmış bir tarih değil. İnsan için potansiyeller dalgasını oluşturan tarihtir.   

Zekanın insandaki yaratımlarına gelirsek; bitki ve hayvanlar toplulukla ifade edilir. İnsan ise toplumsallığıyla tanınıp bilinir. Evrendeki en zayıf varlık insandır. Tür olarak insan yavrusu bir kelebekten buzağıdan daha zayıftır. Bir kelebek kozasından çıkar çıkmaz uçar. Bir buzağı ise doğar doğmaz kendi başına, ayağa kalkıp hareket eder. İnsan yavrusu ise uzun yıllar annesine yahut kendi dışında birine ihtiyaç duyar. Yaşayışı başkasının varlığına bağlıdır. Bu zayıflığı fark eden insan çözümü toplumsallıkta bulmuştur. Toplumsallık insana has bir özelliktir. Büyük emek, çaba ve mücadelenin ürünüdür. Bu da duygusal zekayla birleşen analitik zekanın yaratımıdır. Konuya jinolojik bakarsak, bu yaratımın öncülüğünü yapan kadındır. Primat’tan kopmuş bir varlığı toplumsallaştırmak kolay değildir. Bu nedenle insandaki zekayı-çabayı tanımlamak önemlidir. Toplumsallık insanlık demektir. Aksi durum primat aşamasıdır. 

Evrendeki her varlıkta duygusal zeka bulunur. Onları ortaklaştıran temel özelliktir. Hayvandaki zeka bitkiye oranla daha ileridedir. En gelişkin olan ise insandaki duygusal zekadır. 

Kadın akıl ve düşünce devrimidir

Duygusal zekayla sınırlı kalmayan insan, akışkan enerjisiyle analitik zekaya ulaşmıştır. Sanıldığı gibi salt duygularla, duygusal zekasıyla sınırlı olan bir varlık değildir. Kadındaki enerji erkeğe oranla daha akışkan ve estetiktir. Tıpkı evren gibi sürekli bir oluşum ve yaratım halindedir. Bir anlamda kadın akıl ve düşünce devrimidir. Toplumsallıktır. Toplumsallığın bağrında yatan ise emektir. Hem fiziksel emek, hem de duygularla hareket eden düşünsel emektir. Bu eksende bakmalıyız ki düşünce gücü ile zihniyeti anlayabilelim. 

Zihniyet insan ile hayvan ayrımını ortaya koyan noktadır. Primattan kopuş zihniyette hayvandan ko­puştur. İnsandaki hücre dizilişi dahi bir zirveleşme durumudur. Çünkü tüm bitki ve hayvandaki hücre yapısını kendinde taşıyandır. “Bütün bitki ve hayvanlar aleminin mirasçısıdır.” Bir öncekinin içinde değil, sonradan ortaya çıkandır. Öncesi olmasaydı şüphesiz insan tarzı bir gerçekleşme olmazdı. Bu nedenle insan kendini aşan ayrı bir evrendir. Tanımlamayı zorunlu kılacak kadar niteliksel değişimi ortaya koyandır. Evrendeki her oluşumda mutlaka zeka vardır ki oluşum oluyor. Doğadaki çeşitlilik, zenginlik, çoklaşma vb. zeki bir varlığın seçme gücünün olduğunu gösterir. 

İlk duygular, ilk iletişim ve ilk paylaşımlar anne ile çocuk arasında gelişmiştir. Bu nedenle toplumsallık asıl olarak kadındaki zekanın eseridir. Kadın doğayı ve kendini ilk keşfedendir. İlk değirmeni, tekerleği, çömleği, dokuma tezgahını, teşiyi, ilk kerpiç evi, ilk inanç olan animizmi ve 104 ME’yi bulup-oluşturan kadın zekasıdır. Empati yoluyla her şeye canlılık atfedendir. İlk hekim, hukukçu, sosyolog ve öğretmendir. Yaşam felsefesi ahlaki politiktir. Sevgidir, ahlaktır, güvendir, güzelliktir, cömertliktir, ilkedir, ölçüdür. Toplumsallıktır. İnsanla doğa arasındaki uyumdur. Uyum analitik ve duygusal zekanın birlikteliğinden oluşur. Bütünlüklüdür, kendine yabancılaşmayan özün ifadesidir. 

İnsanlık tarihinin büyük bir kısmı analitik ve duygusal zekanın uyumu üzerinden yaşanmıştır. Günümüz sisteminin “ilkel”, “barbar”, “vahşi” diye tanımlandığı doğal toplum dönemidir. Peki insanlık uyum ve hakikatten nasıl saptı? Bu sapma hangi cins üzerinden gerçekleşti? 

Bilge insan doğal toplum döneminden devletli topluma geçiş aşamasını “yalana dayalı toplum” olarak tanımlıyor. Yalanın yuva kurduğu bir yerde uyum ve hakikatten bahsedilemez. Yalan varsa hakikati örtbas etme, gölgeleme, perdeleme, maskeleme istemi vardır. Kurnaz erkekle gelişen hiyerarşik sınıflı devletli akıl bunu yapmıştır. Doğal evren-insan bütünlüğünü bozup parçalamıştır. Bu parçalanma ahlaksızlığı, nefreti, çirkinliği, güvensizliği, bencilliği, bireyciliği doğurmuştur. 

Geçmişi olmayan bir toplum, hakikati olmayan bir toplumdur  

Empatinin olmadığı bir yerde toplumsallık gelişmez. Oysa toplumsallık kadındır, bellektir, hafızadır. Geçmiş, bugün ve yarının bütünlüğüdür. Geçmişi olmayan bir toplum, hakikati olmayan bir toplumdur. Ütopya yoktur. Günübirlik-anlık yaşar. O anın esiridir. Geçmişten koptuğu gibi geleceğinden de kopmuş insandır. Kölelik zeki ve özgür olan akışkan enerjinin donmasıdır. Nesnellik, ruhsuzluk ve kimliksizliktir. Özgürlük amacından- vrensel zekadan uzaklaşmaktır. Bu nedenle zeka çok önemlidir. Analitik ve duygusal zekanın uyumu, doğal toplumdur. Bilge kadın toplumsallıktır, sevgidir, ahlaktır. 

Günümüzde hakim olan zeka; duygulardan uzaklaşan analitik zekadır. Çıkar eksenli bencilliğiyle üç maymunu oynayan duyarsız zekadır. İnsanlar dövülüp taciz, tecavüz edilip öldürülürken salt resim çeken, seyre dalan zekadır. Faşizan ve cinsiyetçi bir zekadır. Bu zekayla halklar asimile ediliyor, katliamlardan geçiriliyor, kültürsüzleştiriliyor. Bu da kadındaki zeki olan esnek-akışkan enerjiyi formlaştırmak, soğutmak, savurmaktır. “Deccal geliyor” denen dönemlerden geçmektir. 

Bu nedenle anlam ve duygu gücüne dayanarak yaşamaktan asla vazgeçilmemeli. Başlangıcı bilmek kendini bilmektir. “Kendi başlangıcını bilmeyenlerin tarih bilgisi her türlü kötülüğün kaynağı olan cehaletin de temelidir.” Bu cehalet bilgi zayıflığından değil, başlangıçtan kopuşla ilgilidir.

M Tipi Kapalı Cezaevi

Gebze/KOCAELİ