Beyaz Perde’de mor damga

- Nilgün YELPAZE
29 görüntüleme

Harriet Tubman Amerika’da köleliğe karşı mücadelede öne çıkmış önemli kadın kahramanlardan bir tanesi. Maryland’da beyazlar tarafından köleleştirilmiş bir anne ve babanın çocuğu olarak 1820’lerde (her sömürge hikayesinde olduğu gibi gerçek doğum günü tam olarak bilinmese de) dünyaya gelen Harriet (kendisine verilen ve sonradan bunu köle ismi olduğu için bırakan ilk ismi Araminta Ross), yalnızca bu kölelik düzeninden kaçmakla kalmıyor, bunun ardından 13 kez düzenlediği operasyonlarla 70’e yakın köleleştirilmiş insanı da köleliğin kaldırıldığı kuzey topraklarına kaçırıyor. Amerika İç Savaşı sırasında da öncü birliklerde görev yapan Harriet, hayatının son dönemini ise kadınların oy hakkı elde edebilmesi için süfrajet mücadelesine adıyor.

Ana akım sinema beyaz erkeklerin elinde

Bu yazıda Harriet Tubman’ın direnişçi kişiliği ve az söylenmiş öyküsü kadar, 2019 yılında yapılmış Harriet filminden de bahsedeceğiz. Aslında Harriet Tubman’la ilgili üretilen ilk görsel materyal bu film değil. 1978 yılında Orson Welles tarafından ‘A Woman Called Moses’ (Musa Adında Bir Kadın) adıyla mini bir dizi çekiliyor. Bu mini dizinin ismi de Harriet Tubman’ın köleleştirilmiş halkı ‘yeraltı tren yolu’ adı altındaki gizli yeraltı ağı aracılığıyla kuzeye doğru kaçırırken gösterdiği başarılardan ötürü denizi ortadan ikiye ayıran Musa gibi anılmasından geliyor. Ancak 2019 yılında çekilen Harriet filminin farkı, Kasi Lemmons adındaki siyah kadın bir yönetmen tarafından yapılmış olması. Sinema dünyasına Kuzuların Sessizliği filmindeki oyunculuğu ile asıl girişini yapan Kasi Lemmons, bir süre sonra oyunculuktan yönetmenliğe geçiyor ve en son 2019 yılında da Harriet filmini yapıyor.

Ana akım sinema, sinemanın icadından itibaren ve özellikle başlarda sadece zengin ve beyaz erkeklerin elinde olan bir sektör oldu. Özü itibariyle insanlara görmediklerini gösterme gücünden ötürü hakikati aramak, hakikati temsil etmek ve onu belli ideolojik çerçevelerle yeniden şekillendirmek iddiasını elinde taşıyan sinema, her zaman egemenlerin ilgisini çekmişti. Bunun üzerine sömürgecilik, kölecilik ve siyah kadınların Amerika’da toplumun bütün alanlarında var olmak için mücadele vermek zorunda olması da eklenince siyah kadınların hikayelerini bu tarz büyük yapımlarda görmek için uzun süre beklememiz gerekti. Hollywood sinemasının başlarında siyah kadınlar sadece köle veya hizmetçi rollerine uygun görülürken, beyazlar tarafından beyazlar için film üreten bu sektörde başrolde siyah kadınların görülmesi bir hayli zaman aldı. Örneğin Dorothy Dandridge, ’50’li yıllarda başrol oynayan ilk siyah kadınlardan birisi olurken 1954 yılında Carmen Jones filmindeki performansı ile Oskar’a aday gösterilen ilk siyah kadın oyuncu oldu.

Alternatif sinemada siyah kadınların görünürlüğü

Öte yandan; Hollywood dışı alternatif, feminist ya da Batı-merkezci olmayan sinemalarda kadınların ve özellikle de siyah kadınların görünürlüğü, varlığı ve yaptıkları işler başka bir yazının konusunu oluşturuyor. Ancak Hollywood’da neden siyah kadınların temsilinin ve kendi hikayelerinin duyulmasının bu kadar önemli olduğuna kısaca değinmek gerekirse, özellikle Amerika’da büyüyen siyah kadınların ekranlarda kendilerine benzeyen hiç kimseyi görmemeleri, dolayısıyla bunun bütün sistematik dışlanma ve ezilme biçimlerine eklenerek siyah bir kadın olarak ‘norm dışı’ ve ‘değersiz’ oldukları fikrini körüklemesi sayılabilir. Bunun dışında, tarihi yazanların belli tarihleri görünmez kılmak istemesi de bir diğer neden. Harriet örneğine gelirsek, daha yüzyıl önce kendisini ve halkını kölelikten kurtarmak için başkaldıran, köle sahiplerine, sevgili olduğu erkeğe, etrafındaki kurulu düzene dair her şeye başkaldıran ve bunun için silahlanmaktan, kendini tehlikeye atmaktan ve aynı mücadeleyi veren erkeklere daha fazlasını yapmaları için meydan okumaktan sakınmayan bir kadının hikayesinin neden anlatılmadığını tahmin etmek güç olmasa gerek.

Dolayısıyla bu ve buna benzer filmler, her ne kadar yine büyük yapımlar olmaları ve bazı radikal noktaları yeterince vurgulamamaları gibi eleştiriler toplasalar da öyküsü anlatılmayan kadınların öykülerini nihayet yaygın biçimde beyaz perdeye taşıdıkları için izleyenleri güçlendiriyor. Öte yandan son yıllarda buna benzer örneklerin giderek artmasının arkasında yatan nedenleri de iyi analiz etmek gerekiyor. Bu nedenlerin en başında tabi ki bu hikayeleri göstermek, daha evvel temsil edilmeyen kesimleri temsil etmek için verilen mücadele geliyor. Ancak tabi ki kar üzerine kurulu büyük bir sektör olan sinemanın toplumun beklentilerine hızlı bir şekilde ayak uydurmak istemesi ve kendisini bu yönde hızlı olarak güncellemesi de unutulmamalı. Yine de artık sinema ve televizyon sektöründe kadın devriminin gerçekleştiğini, feminist ve bağımsız yapımların sadece belli bir kitleye değil tüm dünyaya rüştünü ispat ettiğini ve bundan böyle cinsiyetçi imajları üretmenin ve satmanın eskisi kadar kolay olmayacağını biliyoruz.

Üç Afro-Amerikan kadın matematikçinin hikayesi

Bu noktada bir öneri olarak yine siyah kadınların anlatılmayan ve unutturulmak istenen tarihine dair bir diğer filmden de bahsetmek isterim. 2016 yılında çekilen Hidden Figures (Gizli Sayılar) isimli film, Amerika’nın ’60’lı yıllarda uzaya çıkmak için NASA’da yürüttüğü çalışmalarda büyük rol oynamış Katherine Johnson, Dorothy Vaughan ve Mary Jackson isimli üç Afro-Amerikan kadın matematikçinin hikayesini anlatıyor. Bu kadınların hem tamamen erkek hem de tamamen beyaz olan bu NASA ortamında var olma mücadeleleri ve dehalarına rağmen görmezden gelinmeleri, üstüne üstlük bir sürü ayrımcılığa uğramaları (ırksal ayrımcılık yüzünden aynı işi yaptıkları insanlardan farklı tuvaletlere gönderilme, farklı renklerde bardaklardan ayrı makineden kahve içmeye zorlanmaları bunlardan sadece bazıları) kesinlikle öğrenilmesi gereken bir hikaye. Ancak filmin yapılma tarzından ortaya çıkan sonuç, yine de Amerika’ya vatandaşlık bağı üzerinden duyulan bir bağlılık ve ‘iyi’ beyazlarla birlikte ırkçılığın ortadan kaldırılarak asıl amaca, yani Amerika’yı göklere çıkarmaya odaklanmanın mümkün olduğu gibi bir sonuç. Yine de bu imalar bu üç kadının verdikleri muazzam direnişin ört bas edilmesine yol açmıyor ve bu film de ilham verici ve güçlendirici bir film olarak akıllarda kalabiliyor.

Ataerkil dünyanın rasyonalizmine sığmayan düşler

Harriet’e dönersek, küçük yaşta sömürgecilerden gördüğü şiddet yüzünden beynine darbe alan Harriet sık sık ataklar geçirerek bazı görsel illüzyonlar görüyor. Bunlar rasyonel bir çerçevede beyne aldığı darbelerin sonucu olarak açıklanırken, Harriet’in de bu sebeple çok dindar bir kadın olması sonucu çıkarılıyor. Her zaman kendisine Tanrı’nın yol gösterdiğini söyleyen Harriet hakkında yazılan kaynaklarda da filmde de hakikaten hangi yoldan gitmesi gerektiğini, düşmanın ne yönden yaklaştığını bu tarz rüyalar veya illüzyonlar yoluyla gördüğünü söylüyor. Bu rasyonel açıklamaların ötesinde belki de Harriet gerçekten çok hassastı ve bunları hissedebilme kabiliyetine sahipti. Belki de kadın sineması bizler için Harriet’in bu rüyalarının işlevini görüyor ve bizlere henüz anlatılmamış, herkesin görmediği, ataerkil dünyanın rasyonalizmine sığmayan, özgürlüğe kapı aralayan bir düş gördürüyor. Önümüzdeki aylarda bize bu düşü gördüren filmleri tanımaya devam edeceğiz.