Bir dil hafızasını kaybettiğinde ölür

- Emine ÖZMEN
35 görüntüleme

Diller de doğadaki canlılara benzer. Birbirini besleyerek dengesini sağlayan ekosistemde bir canlının yok oluşu nasıl ki birçok canlının yaşamını riske edip doğadaki dengeyi olumsuz yönde etkiliyorsa, bir dilin yok oluşu da toplumsal doğada aynı şekilde bir etki yaratır; birçok dil ve kültürün de yok oluş sürecini başlatır.

Dünyanın en zengin dillerinin, çok dilli ve kültürlü coğrafyalarda olması sizce tesadüf olabilir mi? Bin yıllar boyunca diller ve kültürler (tıpkı doğadaki canlılar gibi) farklılıklarıyla birbirlerini besleyerek, büyütüp zenginleştirerek devasa bir sistem oluşturdular. Peki ne oldu? Zenginlik göstergesi olan farklılık nasıl oldu da ötekileştirilerek toplumsal doğada bölünmeler olarak algılandı, nasıl oldu da bir kültür kendi varlığını bir başka kültürün yok oluşu üzerinden inşa etmeye başladı? Kuşkusuz bu sorunun birçok cevabı var ama en temele ineceksek, iktidarcı zihniyete inmeliyiz. İktidar, kendini bölünmeler üzerinden var eder, karşıtlaştırma ve düşmanlaştırma üzerinden sürdürür. Birini ötekileştirirken diğerini yanına alır ve ötekini kurban eder. Sürekli bir ‘düşman’ vardır, tıpkı Kavafis’in “Barbarları beklerken” şiirinde olduğu gibi…

Aryenik dil grubunun kök hücresi

İktidar merkezli ataerkil sistemin kültür kırımı, ulus devlet süreciyle birlikte artmıştır. Fiziki katliamlar, savaşlarla birlikte toplumsal olanakları hakim kültürün etrafında toparlayarak, diğer kültürlere yaşam şansını ortadan kaldırarak ‘kendi’ olanına dahil ederek asimile yolunu seçer. UNESCO’nun son verilerine göre dünyada şu an 7111 dil yaşamakta ve bunun yarısı yok olmakla karşı karşıya. 1950’lerden bu yana her 14 günde bir dil yok olmuş, öncesi tahmin bile edilemiyor.

Gelelim dört ulus devlet tarafından sömürgeleştirilen bir halkın diline yani Kürtçe’nin hikayesine… Zengin yapısıyla sadece mensubu olduğu Aryenik dil grubunu değil birçok dil grubunu da etkilemiştir ve bu özelliği ile Aryenik dil grubunun kök hücresi olarak tanımlanabilir. Amacım, konuyu tarihi anlatımlara boğmak değil. Bir dil grubu açısından ‘kök hücre’ olarak tanımlanabilecek denli önemli bir dilin bugüne kadar tüm baskı ve saldırılara rağmen kendini koruyabilmesi, karşı karşıya olduğu riskler, yani varoluş problemi. Ve bunu aşmanın yol ve yöntemleri üzerinde durmak.

Yıllar önce yanılmıyorsam Rafsancani; küreselleşen dünyada Farsça’nın geleceği tartışılırken şu sözü kullanmıştı: “Kürtçe yaşadığı sürece Farsça da varlık sorunu yaşamayacaktır.” İlk duyduğumda konjonktür gereği bir taktik yaklaşım diye düşünmüştüm. Ancak bin yılların imparatorluk ve iktidar geleneğine sahip bir ülkenin süzülmüş tecrübesiydi konuşan.

Yeni tip bir soykırım süreci

Hakimiyeti altında yaşadıkları devletlerin her tür zorbalığını yaşayan Kürtler’in trajedisi ise başlı başına hem tarih hem sosyopsikoloji ve hem de sanatsal bir konudur. Bu trajedi hala yaşanmaya devam ediyor. Fiziki katliamlarla alınamayan sonuç kültürel alanda, asimilasyon politikalarıyla alınmaya çalışıldı. En kötü Fransız versiyonu olan Türk uluslaşması ekonomik tekliğini Ermeni ve Rum ekonomisini tasfiye ederek gerçekleştirirken, kültürel tekliğini de en başta Kürtler olmak üzere Anadolu ve Mezopotamya’daki birçok halkın asimilasyon ve imhası üzerinden gerçekleştirmeye çalıştı. Yaşanan katliamlar ve ardı sıra gelen takrir-i sükûn kanunları ile Kürdistan’ın Kürtsüzleştirilmesi sonuç almayınca, bu kez ‘Kürtler’in Kürtçesizleştirilmesi’ de denilebilecek daha tehlikeli bir dönem başlamış oldu. Dil-bilinç-kimlik arasındaki ilişki kesilerek yeni tip bir soykırım süreci işletilmeye çalışıldı.

“Dili ile arasına mesafe giren bir zihnin işleyişi de farklılaşacaktır. Çünkü toplumlar ve bireyler kültürle ve doğal olarak dünya ile ilişkilerini dil üzerinden kurarlar ve dil içinde düşünürler. Dil düşünceyi yapılandırır, dolayısıyla Kûrdî bir kimliğin ve düşüncenin kurulması ve korunması Kürtçe ile mümkün olmaktadır. Dil ile ilişkisi kesilen kuşakların milli kimlikleriyle de ilişkisi zamanla kesildiğinden bir süre sonra egemen etnik kimliğe dahil olmaktadır.”

Asimilasyonun şiddetsiz ve gönüllü peçesi olan oto-asimilasyon ya da liberal adıyla entegrasyon, farklı kültürleri asimile etmenin başka bir yöntemidir: “Entegrasyon şiddeti dışlayan bir çözüm olarak görülse de, sürecin işleyişi kaçınılmaz olarak kurumsal yapıya sahip resmi kültürün lehinedir. Eşit varoluş imkanlarına sahip olmayan toplumsal kültürlerin entegrasyonu ve biraradalığı söz konusu olduğunda karşılaşmadan Türkçe’nin mevzi kazanması ve kültürel bir fetih kazanması kaçınılmazdır.”

Toplumsal yaşamın giderek egemen dil üzerinden örgütlendirilmesinin tek seçenek haline gelmesi, bunun fiziksel ve sosyal bir baskı aracına dönüştürülmesiyle durum daha vahim bir hal almaya başlar. Kürt olduğunu bilen ve hatta bu konuda mücadele eden milyonlarca insanın kimliğini politik olarak sahiplenirken, bu kimliğin dili olan Kürtçe’ye yeterince ilgi göstermemesi ele alınması gereken ayrı bir paradokstur.

Yaşam dili olarak Kürtçe

Farklılıkların kendiliklerini koruyarak bir arada yaşamasının en iyi çözüm olduğunu tarihsel toplumsal temelleriyle ortaya koyan, bu yönüyle de aslında Kürt Halk Önderi tanımlamasını da çoktan aştığını düşündüğüm Sayın Abdullah Öcalan’ın görüşleri ufuk açıcıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni ağır bedellerle yok edilmenin eşiğinden döndürdüğü, uyandırdığı, yoğun eylemsel ve politik mücadeleyle tekrardan ivme kazanan Kürt bilinci kurumsallaşmak; yani varlığını süreklileştirecek, koruyacak bir inşa gerçekliğine kavuşmak zorundadır. Aksi takdirde hem egemen devletlerin baskı politikaları, hem de kapitalist modernitenin en fazla yaşamı tehdit eden argümanları Kürtçe’yi de ciddi bir risk altında bırakmaktadır.

Özgürlük Mücadelesiyle oluşan zihniyetin dille bütünleşmesi için, Kürtçe bir yaşam diline dönmek zorundadır. Bununla kast edilen sadece günlük ev içi ya da sosyal ortamlardaki diyaloglar değildir. Bu konuda Abdullah Öcalan’ın 5. Savunmasından bir alıntı oldukça öğreticidir:

“Birinci büyük doğuş, evrensel devrimci ideolojiden ulusal toplum kendiliğinin zihnen doğuşunu ifade eder. İlke olarak Kürtlük esas alınmakta, fakat ortada nasıl bir Kürtlüğün olduğu yoğun tartışılmaktadır. (…) 2005 ve sonrası yılların farkı, oluştan yeni özde kimlikleşme, kalıcı varlık halini alma ve özgür yaşamda ısrardan kaynaklanmaktadır. Yani doğuş, oluş gibi çok sancılı bir süreçten sonra, başarılı geçen bu doğuşun aynı hassasiyetler temelinde öz savunmalı olması, varlığını özgürce ifade etmesi farklılaşarak yaşaması gündemdedir. Sorunlar artık, doğuş oluş sorunları değil, büyüme korunma, farklılaşmadan kaynaklanan öz kimlik ve özgür yaşam sorunlarıdır. Zihnen doğuş yerini bedensel doğuşa oradan bedenin farklı organlarına dönüşmeye bırakmaktadır.”

Evet uyanmış bilinç, kendi kurumlaşmasını ekonomiden sanata, savunmadan eğitime, sağlıktan spora kadar kendi öz örgütlülüğü içinde sağlamayı ve bunu kendi diliyle yapmayı koşullar. Bu anlamda Kürtçe de toplumsal yaşama dair ne kadar alan varsa hepsinde kullanılmalı, mücadele ve inşa gerçekliği içinde ele alınmalı ve korunmalıdır.

Direniş ve eylem dili

Şeyh Sait isyanı sonrası İstiklal Mahkemesi’nde yaşanan trajik bir olay anlatılagelir: Bir gün mahkemeye kara yağız, yiğit bir Kürt gencini götürürler. Hakimler sorguya çeker. Türkçe bilmediği anlaşılınca hakimler kendi aralarında anlaşır ve idamına karar verirler. Mahkemenin idam gerekçesi dehşet vericidir; “Türkçe bilmeyen bir kimseden bu memlekete hayır gelmeyeceğinden idamına!..” Hemen o gece genci götürüp asarlar…

Son zamanlarda bazı kesimlerce ‘Kürtçe’nin politikleştirilmesi’ adı altında bazı tartışmalar yürütülmekte. Sosyolojik açıdan kültürel Kürtlük ve politik Kürtlük tanımlamaları bir yere kadar anlaşılırdır ancak bu ayrıştırma ulusal bilinç ve inşada bir tehlike olarak ele alınabilir. Nasıl ki dilden kopuk bir politik bilinci eleştiriyorsak, hafızadan kopuk bir dil mücadelesi de aynı şekilde anlamsızlaşır. Küçük kazanımların bile büyük bedellerle elde edildiği bir halk gerçekliği varken ve sömürgeci devletlerin bu konudaki acımasız politikaları ortadayken, Kürtçe’yi sadece kültürel haklar ve hiçbir politik statüsü olmadan aile ve sosyal yaşam ilişkisi içerisinde kullanımına indirgemek (bunlar da çok değerli olmakla birlikte) ve bu şekilde bir dili koruyabileceğini sanmak tam bir politik astigmatlıktır. Kürtçe sömürgeci devletlerin baskısı karşısında risk altındadır, dolayısıyla politik olmak durumundadır ve hatta Kürtçe’nin sadece politikleşmesi değil bir direniş diline, eylem diline dönüşmesi gerekiyor.

Son olarak yukardaki paragrafla ilişkili olarak, Kürtçe sadece kullanılmadığında ölmez, hafızasını kaybettiğinde de ölür. Kürtçe, Türkçe bilmediği için boynuna idam ipi geçirilen genci unuttuğumuz gün ölür! Kürtçe, kemikleri üzerine 45 liralık fatura yapıştırılmış posta kutusuna yerleştirilerek annesinin kucağına oturtulmuş Agit’i unuttuğumuzda ölür. Ve Kürtçe, öz-yönetim talepleri ile direndiği için bodrumlarda yakılan gençleri unuttuğumuz gün ölür. Kürtçe 200 yıllık politik mücadele ve ödenen acı bedelleri unuttuğumuz gün ölür…

 

*Abdullah Öcalan’ın 5. Savunması ve

*Sever Işık’ın dil ile ilgili yazısından yararlanılmıştır.