Bir meleğin sözleri!

- Medya DOZ
323 görüntüleme

Geçenlerde katliam diyarı Şengal’de uzun boylu, esmer, öfkeli, gözleri birer köz parçasını andıran bir genç gördüm. Bir duvar dibine çökmüş, bir eli alnındaydı ve keder fışkırıyordu her yanından. Üstünde askeri elbise olan, silahını duvara dayamış bu gencin yanına çömeldi acıya anlam vermek isteyen yanım.

“Nasılsın?”

“Heviya xwede” diyor. Konuşmaya hevesli değil, ama üstüne üstüne yürüyor hayat belli…

“Ne yapıyorsun burada”

“Bir telefon bekliyorum”

“Kimden”

“IŞİD’in elinde olan annem ve ablamdan” diyor, utana sıkıla. “Ah utanılası olan nedir” diyor ta derinlerden bir çığlık.

“Ancak onlar arayınca konuşabiliyoruz, ben aradığımda telefon kapalı oluyor, zil sesi duyulmasın diye onlar konuşup telefonu hemen kapatıyorlar” diyor.

“Eğer ararlarsa ben de konuşabilir miyim” diyorum, birazdan ateşte yanacağını bilen bir kelebeği azat edercesine…

“Bele”

Uzun cümleler kuramayacak kadar yorgun bu savaşçıyla telefon beklerken tanışıyoruz. Şengal katliamı olduğunda Hewler’de bir inşaatta çalışıyormuş. Duyar duymaz Şengal’e gelmiş ama ancak eşini ve iki çocuğunu kurtarmış, annesi, ablası, amcakızları ise IŞİD canileri tarafından esir alınmış. Ailesini bir Êzîdî kampına bırakıp, Şengal direniş birliklerine katılmaya gelmiş.

“Elbiseler çok yakışmış sana”

Utangaç bir gülümsemeyle “sen de Êzîdî misin” diye soruyor.

“Hepimiz Êzîdîyiz” diyorum, insanlığı içimde bir ateşe dönüştürerek… Ve birazdan bir kelebeğin gelip atlayacağı bir ateş oluyor zihnimde insanlık…

Telefon çalıyor, içimin titremesi beni o mekândan çok uzaklara sürüklüyor, bütün coğrafyalar, ülkeler, kadın oluyor düş dünyasında.

“Aloo” diyor yanımdaki esmer çehre, kısa bir açıklama yapıp ikna ediyor bacısını ve telefonu bana uzatıyor.

Böyle bir titreşim olabilir mi hiç, böyle insan yüreğinin bütün tellerini koparırcasına geren başka bir ses var mıdır ki şu yeryüzünde… Titreyen ve titreten başka bir çağrışım var mıdır acaba evrenin gizli bir kuytusunda. Bu çağda esir düşmüş bir kadınla konuşurken esarete yenik düşmemenin insandan alıp götürdüğü enerji neye eşdeğerdir bir bilse insan… Bir bilinse esirin özgürlüğe duyduğu hasreti insan, gezegenimizde köle kalır mıydı hiç o zaman.

“Alo nasılsın, nerdesin, ne yapıyorsun, nasıl davranıyorlar size” soruları nefesimi kesince duruyorum. Nasıl bir merak musallat olmuş bana, nasıl da bütün soruları devirmek ve telefonun diğer ucundaki kadını içimde saklamak istiyorum. Yok, yok bu duygunun başka bir ifadesi, varsa da bulamıyorum.

Kısık bir sesle, birazdan yakalanacakmış korkusuyla sorularıma cevap veriyor.

“Biz çok kalabalık bir gurubuz, erkekleri alıp götürdüler. Önce Telafer’deydik, sonra bizi boşaltılmış bir Şiî köyüne getirdiler. Bize başta “Müslüman olun” dediler itiraz edenleri hemen gözümüzün önünde öldürdüler, biz de korktuk, onların dediğini yapıyoruz. Sadece kadınlar var burada, her gün gelip bazılarını götürüyorlar, özellikle çocuğu olmayan, bekar olan ve güzel olan kızları tek tek götürdüler. Nöbetçi bizden yüz metre uzakta, bize bir kart verdiler o kartı gösterip yemek alıyoruz.”

“Kaçamıyor musunuz? Hiç deneyemez misiniz?”

“Hıııışşş öyle deme, çocuklar var, yaşlılar var, annem yaşlı, çocuğum var, onlar olmadan hiçbir yere gelmem, ölürsek de beraber ölelim. Hem zaten biz haram olduk, döndük, Êzîdîlik elini bizden yıkasın.”

“Siz melekler kadar temizsiniz öyle deme” diyorum, boğazım düğüm düğüm tarihin bütün kadınca desenleri üstümden akıp geçiyor.

“Büyüklerimiz öyle düşünmüyor ama, biz onlar için yokuz artık, bir tek kardeşim konuşuyor benimle. Diğer büyüklerim konuşmuyorlar benimle, kardeşim onlara söylesin beni kirletmediler, ben annem, eşim ve çocuğum için Müslüman oldum”

“Senin bir suçun yok, sen gitmedin ki, kaçırdılar seni, eşin nerde”

“Bilmiyorum götürdüler onu, kardeşim nasıl”

“O çok iyi merak etme, tam bir civanmerttir kardeşin. Çok onurlu, şanslısın böyle bir kardeşin olduğu için, sizi kurtarmak için her şeyi göze alır o.”

“oyyy kurban olurum ona, tek sahibim o.”

Telefon bir yere sürtünür gibi bir cızırtı çıkarıp kapanıyor. Kapanıyor yeryüzünde açık olan aşkın bütün kapıları da o gün…

Hayatın en titrek alosuydum o gün! Esaretin hissini bedenin tüm kıvrımlarında yaşayan ve adını bile korkudan söyleyemeyen esir bir kadındım o gün! O gün ‘ben’ yoktu, esaret altında konuşan bir kadının ruhunda eriyen ve özgürlüğe binlerce kez daha aşık olan bir zerre vardı sadece… Anladım ki esir bir meleği dinlersen bir gün, artık hiç bir zaman eskisi gibi olamaz ruhun, değişiyor ve o kadına dönüşüyorsun.