Bir sömürgesizleştirme siyaseti olarak barış süreci

- Özgür Sevgi Göral
203 görüntüleme

Kürdistan’da, çok uzun süredir devam eden, çok sayıda aktörün yer aldığı ve çok boyutlu siyasi, toplumsal ve kültürel sonuçları olan bir savaş yaşandı. Otuz yıldan daha uzun bir süredir Kürt meselesi denilen etno-politik mesele ve bu mesele ekseninde yaşanan savaş deneyimi hem Kürdistan’ı hem de Türkiye’yi şekillendirdi, derinden etkiledi. Sadece toplumsal alan değil devletin farklı kurumları ve aktörleri de bu savaşın farklı dönemleri boyunca farklı biçimlerde değişti, dönüştü. Savaşın en önemli sonuçlarından biri, Türkiye devletinin PKK ile yürüttüğü çatışma boyunca kimi devlet terörü pratiklerini, yaygın, sistematik ve bütünsel olarak Kürdistan bölgesinde uygulamış olmasıdır: Zorla kaybetmeler, yasadışı ve keyfi infazlar, zorla göç ettirme, işkence, eziyet ve kötü muamele gibi devlet terörünün en bilinen teknikleri devletin savaş repertuarının yapısal bir parçası oldu. Bu teknikler Kürtlerin bedenlerini hırpaladı, damgaladı, işkence etti ve imha etti. Kürtlerin bedenleri, kolaylıkla imha edilebilir bedenlere dönüştü.
TURKEY-SYRIA-KURDS-CONFLICT-DEMO

Devletin şiddet repertuarı

Fakat savaşın etkisi sadece bu türden bir felaketle sınırlı olmadı. Savaş, bir bütün olarak Kürt toplumuna yönelik muazzam bir yapısal ve sembolik şiddet anlamına da geldi. Kürt toplumunu bir bütün olarak hedef alan yapısal ve sembolik şiddet biçimleri dile, toplumsal pratiklere, sembollere ve varoluş biçimlerine de çok büyük bir şiddet uyguladı. Son silahlı Kürt isyanının devlet katında yarattığı büyük öfke, hem açık ve doğrudan hem de kılcal ve örtük, çok farklı devlet şiddeti biçimlerini harekete geçirdi. İşkence edilen gerilla cenazelerinin panzerlerin arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklemekten haysiyete yönelik küfür, aşağılama gibi saldırılara Kürtçe’nin bir dil olarak varolmadığını hırsla ileri sürmekten, işkenceyle infaz edilenlerin cansız bedenlerinin devlet arazisi olan arsaların kenarına atıverilmesine, bu çok boyutlu şiddet repertuarı arkasında çok büyük bir siyasi, toplumsal ve ahlaki bakiye bıraktı.

Sömürgesizleştirme=Barış süreci

Bu çok boyutlu ve karmaşık devlet şiddeti biçimlerinin layıkıyla idrak edilmesi için öncelikle Kürdistan’ın kolonyal niteliğinin kavranması gerektiğine inanıyorum. Kürdistan’ın kolonyal niteliği, yani Kürdistan’ın Türkiye’nin geri kalanından farklı bir iktidar, hukuk ve şiddet rejimine tabi tutulduğunun tanınması, otuz yıldır devam eden savaşı anlamak için bence kritik önemde. Dolayısıyla bir barış süreci, öncelikle bu kolonyal niteliğin değişmesi ve çözülmesi, akademik literatürde sömürgesizleştirme (de-colonization) olarak bilinen sürecin başlaması demek. Kimi barış süreçlerinde bu kolonyal nitelik devlet tarafından açıkça ismi konarak tanınıyor, pek çok başka örnekte ise devlet kolonyal nitelikteki birçok coğrafyanın yaşadığı çatışmayı ‘ihlal edilen bireysel haklar’ ilan ederek küçültüyor. Ancak, devlet hangi yaklaşımı benimserse benimsesin, özellikle de etnik veya ırksal temelde çatışma yaşanan ülkelerdeki barış süreçlerinin başarısı, sömürgesizleştirme süreciyle sıkı sıkıya ilişkili. Sömürgesizleştirme sürecinin başarısı ise ülkelerdeki siyasi hareketlerin politik yönelimleri ve kapasiteleriyle ilişkili.

Türkiye’deki barış süreci, devlet bu ilişkinin adını koysa da koymasa da, de facto olarak benzer bir sömürgesizleştirme süreciyle yakından ilişkili. Şüphesiz bu süreç barış görüşmeleriyle başlamadı ve görüşmelerin tıkanmasıyla da buhar olmayacak. Ama hiç şüphesiz, barış sürecinin derinleşmesi sömürgesizleştirme politikalarının hayata geçirilmesi ve genişletilmesi için uygun bir siyasi iklim yaratacak. Örneğin, Kürtçe’nin kamusal alanda kullanılan, belediye hizmetleri verilen, siyasi konuşmalar yapılan, prestijli ve kadim bir dil olarak tanınması için verilen mücadele kimi önemli sonuçlar doğurdu. Bu mücadelenin yanısıra barış sürecinin yarattığı siyasi iklim, Kürtçe’nin ve bu dilin bugüne kadar nasıl hoyratça hırpalandığının konuşulmasını kolaylaştıran bir siyasi iklim yarattı. Bu siyasi iklim, şüphesiz, otomatik olarak ezilen gruplar için özgürleştirici sonuçlar doğurmaz, ancak bu sonuçların doğacağı ortamı hazırlar. Sonrasında bu ortamdan neyin ne kadar çıkacağı siyasi güçlerin kapasitelerine ve güçlerine bağlı olarak değişecektir.özerklik ve kadinlar

Barışın toplumsallaşması

Demokratik özerklik de bu çerçevede ele alınması gereken bir mesele. Güçlü radikal demokrat vurgusuyla, kendi kendini yönetme konusundaki demokratik tabanı sürekli genişleten yaklaşımıyla, farklı toplumsal kesimlerin temsiliyeti konusundaki ısrarıyla demokratik özerklik çerçevesi biz ‘sıradan insanların’ kendi hayatımız üzerinde söz sahibi olabileceğini ortaya koyduğu için de son derece heyecan verici bir fikir. Bu fikrin nasıl uygulanacağı şüphesiz Kürt Özgürlük Hareketi’nin hem gücü ve sahip olduğu kitle desteğiyle ama hem de ikna kapasitesi ve iç demokrasisi ile yakından ilişkili bir mesele. Ancak bu fikrin uygulamaya geçirilmesi için barış süreci, ister istemez, muazzam bir imkan sunar: Çatışmanın olmadığı bir yerde tüm bu radikal demokrasi sorularına aranan yanıtlar çeşitlenecek ve farklılaşacaktır. Üstelik, demokratik özerklik de dahil olmak üzere farklı radikal demokrasi politikalarının hayata geçirilmesi için, en geniş toplumsal kesimlerin hangi kalıcı mekanizmalarla sürece katılacağının ortaya konması için parti yöneticilerinin de bahanesi kalmayacaktır. Kim çatışmanın olmadığı bir yerde bu kalıcı katılım mekanizmalarını oluşturmaktan kaçabilir ki?

Dolayısıyla Türkiye’deki hem barış sürecinin, hem de demokratik özerklik başta olmak çeşitli sömürgesizleştirme politikalarının hayata geçirilmesinin garantisi, en geniş toplumsal ve siyasal katılımı sağlayacak ka
lıcı mekanizmaların oluşturulması olacaktır. Bu mekanizmalar, aynı zamanda barışın demokratik zemininin en temel garantilerinden olan kadınların katılımı açısından da kritik bir öneme sahip. Bu da bizi, barış sürecinin başından beri ‘barışın toplumsallaşması’ kavramının altını en çok, sürekli ve aralıksız çizen özneye, Abdullah Öcalan’a götürür.

KADINLAR - ONDERLIK-2

Öcalan’ın özgürlüğü ve devlet aygıtının dönüşümü

Çözüm sürecinin en önemli aktörlerinden biri olan Abdullah Öcalan, zaman zaman Kürt Özgürlük Hareketi’nin farklı unsurlarını da eleştirerek, hiç durmadan, hem makro hem de mikro düzeyde, bu türden kalıcı mekanizmaların önemini vurguladı. Öcalan’ın bu vurgusu bir yanda barış sürecini devlete özgüleyen yaklaşımların, bir yanda da barış sürecini sadece sözel bir destekle onaylayıp sonra da içini boşaltan yaklaşımların karşısında çok özel bir önem taşıyor. Dünyanın pek çok ülkesindeki barış süreçleri çatışma boyunca kriminalize edilen, itibarsızlaştırılan siyasi liderlerin özgür kalarak devletlerle masada müzakere etmesi unsurunu taşıyor. Öcalan’ın özgür kalması hem çok önemli bir sömürgesizleştirme emaresi anlamına gelecek hem de sürekli vurguladığı toplumsal barışın altyapısını sağlayacak kalıcı mekanizmaların oluşturulmasına yol açacaktır. Bunun olması ise Türkiye’deki hem siyaset yapılarının hem de devlet aygıtının geri dönüşsüz bir biçimde dönüşmesi anlamına gelir. Çatışmanın yeniden başladığı, devletin Kürdistan’da her gün pek çok kişiyi öldürdüğü bir momentte bu tartışma lüks gibi gelebilir, oysa hiç değil. Kaybettiklerimize olan borcumuzu ancak bu mekanizmaları oluşturarak ve barış ortamını derinleştirerek ödeyebiliriz çünkü.