Buzdan zamanlarda bir ılık esinti…

- Dilzar DİLOK
117 görüntüleme

 Derler ki, xızır; bereket ve aşk tanrısıdır. Bizim memlekette böyle bir söz dizimiyle tanımlanıp dile geldiğini duymadım ama söylenmese de anlamı tam tamına böyledir. Tabi bu mevsimde, ezidî Kürtler’in de aynı inancı aynı şekilde yaşadıklarını öğrendim. Xızırın sadece bizim sırrımız olmadığını, her bir insanın bir xızır sırrı olduğunu farkettim.

Xızır bereket ve aşk getirir. Duaları, dilekleri dinler ve gerçekleştirir. Bunu yaparken çok bireysel ve anlamsız dilekleri gerçekleştirmediğini, toplumsal içerikli duaları kabul ettiğini de belirtmem yerinde olur. Noel babaya benzemez, dileklerimizi paket yapıp bize vermez. Zamanın içinde eriyerek dualarınızın gerçekleştiğini farkedersiniz. Şekerin suda erimesi gibi verir size dileğinizi.

İnsanın gönlüne düşen cemre

Xızır zamanı geldiğinde gençler üç gün xızır orucu tutup, dilek dilerler. Sanırım erkekler için de geçerli ama ben kadınların bu orucu tuttuğunu hatırlıyorum. Oruç tutulan üç gün boyunca akşam da dahil hiç su içilmez. Hatta bazıları tuzlu şeyler yer ki iyice susasın. Üçüncü günün sonunda oruç biter, iyi niyet temennileriyle rüyaya yatarsın. Rüyana hayatını birleştireceğin kişi gelir, susamışsın ya, bir tas su verir eline. Böyle inanılır. Tabi bu orucun tutulduğu dönem cemrenin düşmesiyle aynı döneme denk gelir.

İnsanın hayatını birleştireceği kişiyi rüyasında görmesiyle baharın gelmesi birbirini tamamlar. İnsanın gönlüne cemre düşürür ki havaya düşecek cemreyi bilecek yürekler olsun. Şubat ayının ortalarına denk gelir bu dönem. Karların erimeye başladığı dönemdir. Artık o günlerden sonra kar yağsa da çabucak erir ve baharı engelleyemez. Oruç tutulsa da o karda kışta susayacak hale gelmek demek, bir anlamda yürek susuzluğunu açığa çıkarabilmektir. Zira xızır aşkları ve baharı müjdeleyen ve her zaman her yerde olandır. Bereketi, her yerde olması ve her çağrıya kulak vermesiyle başlar.

Xızır, bahar ve aşk

O günlerde orta okulda, sanırım son sınıftayım. Xızırı, baharı, aşkları duyuyorum. Durur muyum, üç gün oruca yattım genç kız çağımda. Dileğimi tutup oruca başladım. İkinci gündü sanırım, annemle konuşurken sordum ona. Annem kendisi de o orucu tuttuğunu söylemişti. “Sen rüya gördün mü” diye sordum? “Tabi ki gördüm” dedi. İçim titredi, ama ne titreme. Korku mu, sormuş olduğuma dair pişmanlık mı bilmiyorum ama içimden bir soğuk yel geçti. Sormasa mıydım acaba? Keşke sormasaydım. Niye ki, sormasam tuttuğum oruca nasıl inanacaktım. Annem hep der, itikatını taşa bağlasan taş verir muradını. Aslolan itikattır. O yüzden tuttuğum oruca inanmalıyım. Onu görmeli, bilmeliyim. Bir de zaten sordum bir kere. Acaba annem babamı mı görmüştü, yoksa başka birini mi diye içime bir kurt düştü. O birkaç saniye, çelikten ağır top olup oturdu o zamanın kalbine. Kanatlarıma çimento dökülmüş gibi öylece kalakaldım. Sormaya korktum. Değil sormaya, kafamı kaldırıp ona bakmaya korktum. Aman allahım, yer yarılsa da içine mi girsem, zerre olup kainata mı karışsam, uçup rüzgar mı olsam, bir damla olup okyanusa mı dökülsem, neyi dilesem bilmez oldum. Sonra toparladım kendimi ve birden dayanamayıp sordum. “Peki, babamı mı gördün”. Annem durdu, bana baktı, sonra elinde uğraştığı şeye döndü ve gülümseyerek “evet, babanı gördüm.” dedi ve devam etti: “Önce yüzü net değildi, ama giderek yüzü açılıp belirginleşti.” diye ekledi. Ooohhh. İçim ferahladı. İçimdeki soğuk yel gidiverdi. Çelik toplar kalktı zamanın üstünden. Kanatlarımdaki çimento çözülüp toprağa karışıverdi. Bir yandan tuttuğum oruca inancım güçlendi ama öte yandan ise annemin hayatına yazılan kişinin babam olması, annemin doğru kişiyle olması, doğru kişiyle olduğuna inanması genç kız yüreğimi rahatlatmış, beni mutlu etmişti.

Hazırlanmış bir evrendeyim

Annemin zamanı bambaşkaydı. O zamanlar sanırım düğmeye basınca çalışan pek birşey yoktu. İnsan gücü vardı. Herşeyi yapmaya kadir ve herşeyi yapabilen. Ne güzel. Güzellikleri hep çekiyor o zamanların. Ama o zamanda yaşamak ister miydim sorusunu sormaktan hep imtina ediyorum.

Nihayetinde orucu tuttum, sabırsızca çeke çeke üçüncü günü getirdim. Ama üçüncü günde de akşam bir türlü gelmez oldu. Neyse, tırnaklarımı yiye yiye akşamı da getirdim. Su içmemişim, biraz susamışım ama öyle dudaklarım çatlayıp da çölde Leyla olmamışım. Zaten kış ortası. Artık susadım susamadım, oruç bitti. Dilek belli. Aslında bir soru var ortada dilek adına: O, kim? Uyumadan önceki anlarda, fazla susamamış olmanın korkusu kaplayıverdi içimi. Susamamışsan niye birileri su versin ki eline. Korkudan uyku tutmadı. Ya gelmezse? Öyle içim içimi yiye yiye uykuya dalmışım.

Rüya mı? Gördüm o rüyayı. Rüyamda karanlık bir yerdeyim. Etrafım hepten boşluk. Diyebilirim ki benim için hazırlanmış bir an ve bir evrendeyim. Aslında hiçbir şey görünmüyor, sonsuz bir boşluk bilincinE rağmen bir varlık hissi var. Biri gelip dolduracak, onu biliyorum, ondan olmalı bu his. Gerçek zamana kıyasla ölçülemese de rüyada zaman uzadıkça içimin büzüştüğünü farkediyorum. Sonra karanlığın içinden bir siluet bana doğru yakınlaşıyor, o yakınlaştıkça üzerimde bir ışık beliriyor. Bana doğru gelenin ışığı bana vuruyor, onu farkediyorum, onu henüz göremiyorum. Işığın yüzüme vurduğunu hissediyorum. Göründüğümü de farkediyorum. Sonra geliyor, elinde de bir tas su var. Tas diyorum ama öyle müzelik tarihten fırlamış bir tas değil. Daha doğal, metal olmayan bir tas imgesi yerleşmiş belleğime. İki eliyle tuttuğu tası bana doğru uzatıyor. O anda farkediyorum ki susuzluktan çatlıyacak neredeyse yüreğim. Elimi uzatıyorum tası almaya, yüzüne bakıyorum. Allahım yapma ne olur, yüzünü tam göremiyorum. Gözlerimi kırpıştırıyorum, bakıyorum, görüp anlamaya çalışıyorum. Ki sonraki yıllarda karşıma çıktığında tanıyıp bileyim.

Heyecan doldurmuş içimi, kabartmış. İçimde zerre boşluk bırakmamış. Dolmuşum, taşacağım. Bu duyguyla o suyu nasıl içerim ki, tası tutup ağzıma götürürken bir daha bakıyorum, tanımaya çalışıyorum. Rüya bitip de gerçekte gelene kadar bir daha göremeyeceğimi biliyorum. Bir daha o rüyayı görmeyeceğimi de… Bir daha o anı yakalayamayacağımı, öyle bir anın tek bir özel an olduğunu… Bir yudum almak üzere tasa dudaklarımı değdirecekken ona bir kez daha bakıyorum. Yüzünü görüyorum hafiften. Doğmuş ama henüz gözlerini açmamış bir bebek kutsallığında. Şafak vaktinin güneş rengi yüzüme vuruyor… Bir bal rengi, bir turuncu güneş açılması görüyorum. Güneş giderek belirginleşirken su dudaklarıma değiyor, rüya bitiyor.