Cadı avlarının bugünki izdüşümleri

- Rabia TAMER
14 görüntüleme
İstanbul Sözleşmesi kimleri, neden rahatsız etti?
İstanbul Sözleşmesi nedir,  neleri içerir, ne zaman imzalandı ve ne zaman feshedildi ile ilgili sorular, arayan herkesin rahatça ulaşabileceği bilgiler olduğundan dolayı bu teknik kısmı es geçerek Türkiye toplumunun, toplumu yaklaşık 20 yıldır yöneten iktidarın ve genel olarak devlet zihniyetinin yani sistemin İstanbul Sözleşmesinden ne anladığını, bu sözleşme üzerinden kadın, cinsiyet ve aile algılarının ne olduğunu ortaya koymaya çalışacağım bu yazıda.

İstanbul Sözleşmesini 2011’de imzalayan, yürürlüğe koyan ve 2021’de tek taraflı fesheden iktidar aynı iktidar, bilinçli veya bilinçsiz o gün imzalanmasını bugün de feshedilmesini destekleyen toplum aynı toplumsal tabandır. Değişen, dönüşen ne oldu veya o gün anlamadıkları ama bugün fark ettikleri neydi de bu karara varıldı diye düşünmeden edemiyor insan. Yürürlükten kaldırılmasının tek geçerli nedeni sözleşmenin varlığına sebep olan meselelerin artık ortada olmaması olabilirdi ancak. Yani kadına karşı şiddetin bitmesi, toplumda cinsiyet eşitliğinin sağlanması, her alanda güvenceye alınması olabilir ki (bu durum yine de kaldırılmasını gerektirmez) hep birlikte artık ihtiyacımız kalmadı diyebilelim. Fakat tam tersine kadın cinayetlerinin günden güne arttığını, önlem alması ve müdahale etmesi gerekenlerin toplumsal bir baskı oluşmadıkça bu işi savsakladıklarını, yoksulluk ve pandemi ile beraber yaşanan eşitsizliğin boyutlarının hatta görünmeyen yüzünün de ortaya çıktığını görüyoruz. Böyle bir dönem ve düzende İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmanın ve feshetmenin ne gibi bir nedeni olabilir?

‘Eşitlik fıtrata aykırı’

İstanbul Sözleşmesini veya bunun gibi kadın politikalarını savunan, güçlendiren, geliştiren her türlü anlaşma ve imzaya yeminli bir karşı duruş geliştirenlerin ellerindeki argümanlara baktığımızda birkaç kavramın arkasına sığındıklarını görüyoruz. Bunlar dillerden düşmeyen ‘fıtrata aykırılık, eşitlik değil adalet ve toplumsal cinsiyet eşitliği demek aslında ailenin köküne dinamit konulmasıdır’ propagandası gibi iddialardır. Birlikte inceleyelim; ‘Fıtrat’ kelimesini çok seven bunu neredeyse her alanda (iş kazalarında, işçi cinayetlerinde, depremde, maden kazalarında, ekolojik yıkımlarda vs.) kullanarak bir tür sorumluluklarından kaçma, kendini aklama aparatına dönüştüren iktidar, kadın erkek eşitliği meselesinde de ‘fıtrat’ vurgusunu yapmıştır. Fıtrat, Arapça kökenli bir kelimedir. ‘Yaratılış, doğa’ anlamına gelir. Bir kelimenin Arapça’sını kullanarak bunun aslında dine ait bir söylem olduğunu (dolayısıyla tartışılamaz da olduğunu) da bilinçaltına işlenmesi amacının güdüldüğünü de unutmayarak kadın erkek eşitliğinin fıtrata, yaratılışa aykırı olduğunu savunanların neye dayandığını, nerden beslendiklerini ve ne amaçladıklarını bilmek gerekir. Kadın-erkek eşitliğini savunan hiçbir tez bu eşitliği fiziğe, biyolojiye indirgemez, dayandırmaz. Kanun ve anayasa önündeki eşitlikten, hak mücadelesindeki eşitlikten, toplumsal açıdan, sorumluluk ve iş bölümü eşitliğinden söz eder. Yaratılışa yani fıtrata göre biyolojilerimiz farklıdır ancak bu farklılık, üstünlük sebebi değildir. Varlığı var eden, yani fıtratı oluşturan Tanrı, Kuran’da ‘Sizi tek bir özden yarattık’ diyerek aslında yaratılışın özüne yani fıtrata atıfta bulunuyor. Eğer fıtrattan bahsedeceksek bu ayeti anlamakla işe başlayabiliriz. Eşitlik fıtrata aykırıdır diyenler bu ayrımı bilmeyecek kadar cahil olmadıklarına göre demek ki bilinçli bir manipülasyon veya algıdan, saptırmadan söz etmek mümkün.

Gasp edileni geri kazanma mücadelesi

Bu zihniyet ‘biz kadına lütfedeceğiz o da minnettar kalacak’ anlayışına sahip bir zihniyettir. Her cümleye ‘kadınlarımız’ vurgusuyla başlamalarının da sebebi budur. Çünkü özne kendileridir ve yaptıkları veya mecbur kaldıkları her açılım veya reform kadınlara bahşedilen bir şeymiş gibi sunuldu, sunuluyor. Dolayısıyla eşitlik talebi bu lütfu ortadan kaldıran bir şeydir.  Hak verilmez, alınır düsturuyla mücadeleyi sürdüren kadınlar, kendilerine bir şey verilmediğinin tam tersine kendilerinden gasp edileni geri kazanmaya dönük mücadele yürüttüklerinin bilincindeler. İktidarın tam da rahatsız olduğu konu budur. Edilgen bir konumda gördükleri kadınlara bu taleplerin ‘doğaya, fıtrata aykırıdır, haddinizi bilin size verdiklerimizle yetinin’ küstahlığını göstermeleri bu korkudan başka bir şey değildir. Bir diğer husus, maalesef  KADEM gibi kuruluşların da sık sık dile getirdiği ‘kadın ve erkek eşitliği değil cinsiyetler arası adalet’ vurgusu. Samimiyet veya iyi niyetlerini teste tabi tutmak değil amacımız ancak bu vurgular sağlıklı değil. Çünkü eşitlik kelimesinin neden rahatsızlık uyandırdığının verilmiş bir cevabı yok. Eşitlik olmadan adalet nasıl sağlanacak sorusuna verdikleri bir cevap da henüz yok. 12 yaşındaki bir kız çocuğunu istismar eden bir tarikat şeyhinin telefon kayıtlarında kullandığı cümle ‘dinen bir mahsuru yok ama hukuken olabilir, beni afişe etmeyin’  olmuştu. İstismar ettikleri, tamamen erkekçi bir dil ve zihniyetle yorumladıkları ve kirlettikleri İslam dinini güya refere ederek bunu diyebiliyorlar. Eğer hukuken bir eşitlik olmayacaksa ve kendi yorumladıkları bir dini düşünceye dayanarak bir adalet tesis edeceklerse kendi çıkarlarına uymayanı yok eden İŞID zihniyetinden başka bir tablo ortaya çıkmayacak demektir. Çünkü uydurdukları ve inandıkları dinden ‘kadının erkeğe itaatini Allah’a itaatle eş gören, kız çocuğunun evlilik yaşını 9’lara indiren, boşanmayı tek tarafa havale eden (ki bu hak erkeğe ait elbette), geçimsizliğin kaynağını kadın olarak gören bunun için dayağın ve şiddetin neredeyse erkeğin görevlerinden biri olduğunu düşünen, kadının eğitimi veya çalışmasını babanın ve kocanın iznine tabi tutan’ bir fıkıh üretmişlerdir. İstanbul Sözleşmesine karşı çıkan cenahın düşüncelerine ve yazılarına baktığımızda dayandıkları fıkhın bu olduğunu görüyoruz. Ayasofya İmamı kadın cinayetleri hakkında sarf ettiği “Aile toplumun, milletin, devletin en küçük birimidir. Kur’an-ı Kerim bu birimin yönetim hakkını erkeğe vermiştir ,“Dine, akla ve yaratılışa/fıtrata, insanın doğasına uygun olan da budur. Nitekim 2001’e kadar yürürlükte kalan eski medeni kanun ailenin reisinin erkek olduğunu kabul ediyordu. Yaratılışa/fıtrata ve adalete aykırı olan kanunların bir gün mağlup olması kaçınılmazdır. Yaratılışa, fıtrata, Allah’ın hükmüne karşı çıkanlar mutlaka bir gün yanlış yolda olduğunu anlayacaktır. Bizim amacımız bunun iş işten geçmeden anlaşılması” bu sözler konunun özeti gibidir. Yani zihin dünyalarında asla kabul etmedikleri bir eşitliğe rağmen İstanbul Sözleşmesini imzalamış olmaları o dönemler için bir çıkar veya güç elde etmek içindir. Avrupa Birliğine uyum olsun, demokratik görünme endişesi olsun, oy toplama amacı olsun bunlara hizmet ettiği müddetçe her türlü demokratik açılımı yapmaları zihin dünyalarının demokratik olduğunu göstermez. Gücü ve iktidarı tamamen ele geçirdiklerinde gerçek fikirlerini bu şekilde ortaya dökmede bir beis görmediklerini görüyoruz.

Hâkimiyet alanlarından vazgeçmek istemiyorlar

Oysa ki Kuran’ı olduğu gibi anlamaya çalışan, geleneğin erkek aklını merkeze koyan rivayetlerine aldırış etmeden hakikati ortaya çıkarmaya çalışan ilahiyatçı, teolog veya dindar insanların yorumlarına baktığımızda eşitliği; bırakın sadece kadın-erkek arasında olmasını tüm canlılığı kuşatacak bir bütünsellikle ele aldıklarını görebiliyoruz. Burdan da anlaşılıyor ki siyasi iktidar ve dini çıkarları için kullanan eril zihniyet; fıtrat veya adalet kavramlarını toplumu manipüle etmek,  kendi düşünce ve eylemleri için iktidarlarını pekiştirmek dışında bir amaç için kullanmıyorlar. Kadının şiddet görmesine değil erkeğin evden uzaklaştırılmasına feveran edip durmaları bundandır. Çünkü öldürülen kadınlar karşısında evinden üç beş gün ayrı kaldığı için egosu, erkekliği! zedelenen erkeğin onuru onlara göre daha önemlidir. Büyükannelerimizin uzun ömürlü evlilikleri örnek verilerek ‘sabır, kocaya itaat’ telkini yapanlar, şayet o dönemde  özgürlük veya ekonomik fırsat bulabilselerdi büyük bir çoğunluğun boşanabileceğini unutuyorlar. Sözleşmeyi biran önce ortadan kaldırmak isteyenlerin dillerinden düşürmedikleri bir diğer husus toplumsal cinsiyet eşitliği kavramıdır. Buna göre, eğer böyle bir şey gerçekleşirse aile diye bir şey kalmayacak, toplum ahlaksızlaşacak, değerler veya inançlar kaybolacak vs. vs… Aile kavramı içi boşaltılmış, içerdiği anlamın dışına kayılmış, artık neredeyse kadın mücadelesinin karşısına koyulabilecek bir silaha dönüştürülmek isteniyor. Kadına şiddete karşı duruş olsun, kadının emeğinin mücadelesi olsun, ekonomik psikolojik baskılara direnmek söz konusu olduğunda sistem eril iktidarını kaybetmemek için aile kavramını ortaya atıyor. Aileye düşman bunlar, aile birliğini tehdit ediyorlar, aileyi bozuyorlar, boşanmalar artıyor, çocuklar mutsuz, vs. argümanlarla esasında hâkimiyet alanlarından vazgeçmek istemiyorlar.

Tarihteki cadı avlarının bugünki izdüşümleri

Bu zihniyete göre aile olmak demek kocanın şiddetine, baskısına tahammül etmek demektir. Sokaklarda herkesin gözü önünde dövülen, bıçaklanan, öldürülen kadınların yardımına koşmayanlar aile birliğine karışmamalıyız kodlarıyla yetiştirildikleri için bu haldeler. Karakola sığınan onlarca kadına yetkililer ‘kocandır, eve git barışırsınız’ dedikten sonra katledilen nice kadın oldu bu ülkede. Bu ahlaksızlık olmuyor ancak hakkını savunan, boşanmak isteyen, hukuk mücadelesi veren kadınlar toplumu ve aile düzenini bozmuş oluyorlar öyle mi? Aile yapısı eril, eğitimi eril, sokağı eril, dili eril, medyası eril, siyaseti eril bir düzenin içinde varoluş mücadelesi yürüten kadınlara bu ithamların yapılması şaşırtıcı değil. Tarihteki cadı avlarının bugünki izdüşümleridir bunlar. Erken yaşta evlilikleri yasallaştırmanın amacı henüz 13-14 yaşlarındaki kız çocuklarını itaate zorlamak. Eğitim almış,ekonomik özgürlüğüne kavuşmuş, kadın bilincine ve eşitlikçi bakış açısına sahip bireylerden itaatkar yığınlar oluşturamayacakları çok açık. Tek dertleri iktidarlarını kaybetmemek. Evde, iş yerinde, sokakta, mecliste, devlet yönetiminde. Bunun için yaslanabilecekleri büyük bir geleneksel yapı ve külliyat mevcut zaten. Eril zihniyet kadını boyunduruk altına alarak varolmuş ve yükselmiştir. İstanbul Sözleşmesi veya kadın mücadelesi bu boyunduruğu kırma, yok etme mücadelesidir. Dolayısıyla eril zihniyet var oldukça ve varlığını devam ettirmek istedikçe elbette İstanbul Sözleşmesini istemeyecektir. Varlığını tehdit eden bir şeyi kim ister?

İstanbul Sözleşmesi kendi iktidarlarının sonudur

İstanbul Sözleşmesi ona karşı çıkanlar ve destekleyenler açısından farklı amaçlarla da olsa aslında büyük bir sembolizm örneğidir. Kadın mücadelesi bu sözleşme ile var olmadı veya bu sözleşmenin yürürlükten kaldırılması ile de ortadan kaybolmayacak. Ancak bir kilometre taşıdır. Kadının emeğinin, mücadelesinin ve kazanımlarına sahip çıkmasının bir göstergesidir. Olağanüstü haller, pandemi vs. gibi süreçlerde herkese ve her şeye karşı kadınlar sokaktaydı. Dil, din, ırk, parti, ideoloji ayrımı olmaksızın bir araya gelebilmeyi sağlayan şey kadın bilincidir. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesine sahip çıkmak kadınlar için sembol değerdedir. Aynı şekilde sistem, rejim, eril iktidar, erkekçi zihniyet adına ne dersek diyelim bunlar için de İstanbul Sözleşmesi kendi iktidarlarının sonudur. Özellikle dindar ve muhafazakâr çevreler üzerinde Allah’ı ve dini kullanarak siyasi ömürlerini uzatmak isteyenlere karşı hakikatin ne olduğunu ortaya çıkarmak gerekir. Fıtrat diyerek, adalet diyerek Allah adına konuşarak ve din ile aldatarak çekmek istedikleri tuzağa düşmemek gerekir. İnanan bir insan için, Yaratılışta eşitiz çünkü zaten Kuran bunu söylüyor. Çölün ortasında ‘diri diri toprağa gömülen kız çocukların’ hesabını sormak için ortaya çıkmış bir din mi bugün kadınları sokak ortasında öldüren zihniyeti alkışlayacak? Kadın mücadelesi bu yüzden inancın da mücadelesidir diye düşünüyorum ben. Kadınların yürüttüğü mücadele son yılların en görkemli mücadelesidir, zannediyorum bedellerinin bu kadar ağır olmasının sebebi de budur. Tüm bu bedellere rağmen gün geçtikçe büyüyen, toplumu dönüştüren, demokrasiye, barışa olan inancı ve umudu diri tutan kadınların şartsız bir arada olma gayretleridir. ‘İstanbul Sözleşmesi Yaşatır’ cümlesi bu mücadelenin mottosudur.