Cinsel doyumsuzluğun örtülü gizli nesnesi

- Zerya GÜL
10 görüntüleme
Tek tanrılı dinler süreci ile gelişen ikinci büyük cinsel kırılma, günümüzde de etkilidir; dinciliğin, cinsiyetçiliğin kapitalist modernitenin en etkili ideolojik silahı olarak kullanılmasına hizmet eder. Ailecilik ve hanedanlık ideolojilerine dayalı gelişen bu kırılma süreci, kadın cinselliğinin, yaşam enerjisinin, haz ve üretkenliğinin denetim altına alınması temelinde kurumlaşır. Bekaret, evlilik, aile, namus, kirlilik, şeytanlık, yasaklar bu dönemle özdeş, kadın doğası ve cinselliği üzerinde geliştirilen tahribat, katliam ve tecavüz kültürünü tanımlayan kavram ve kurumlardır.

Bekaret kemeri, ilk gece hakkı, kadın sünneti, meme ütüleme gibi kadın cinselliğinin “zapt edilmesini” amaçlayan  cinsel şiddet, işkence yöntemleri ve bir tecavüz sistemi kurgulanır. Kutsal kitaplarda, dini yorumlarda geçen yaratılış destanlarında kadın kimliğini tanımlama biçimi; kadın cinselliğinin sınırlarını, biçimini ve içeriğini belirler.

İlk tek tanrılı din olan Yahudilik’in mitolojik anlatımlarında Lilith, Adem’le birlikte yaratılan ilk kadın ve eşidir. Boyun eğmeyen karakteriyle lanetlenir, cennetten kovulur, dünyalılar arasına atılır ve bundan sonra “dişi şeytan” olarak anılır. Erkeğe hizmet etmeyen, eşit ve özgür kalmak isteyen kadın ve cinselliği bu tarihten itibaren “şeytan”lıkla itham edilir, suçlanır, karalanır, aşağılanır ve düşürücü olarak tanımlanır. Erkek için tehlike olarak gösterilir ve baştan çıkarıcılıkla itham edilir.

Örtülü ve iffetli

Yahudiliğin fıkıh kitabı Talmut’ta “Ben kadını Adem’in bedeninden sürekli örtülü ve gizli olan bir parçasından yarattım ki, her zaman örtülü ve iffetli kalsın” denmektedir. Kadın, Adem’in sadece kaburga kemiğinden değil, hem de eğri olan kaburga kemiğinden yaratılır. Bu “eksiklik”, “örtülülük ve gizlilik” tarihsel, toplumsal ve cinsel bir kimlik olarak günümüzde de erkek egemen zihniyetin zihinlere kazıdığı bir varoluş biçimi olarak etkilidir. Lilith yerine, eğri kaburgadan yaratılan Havva, cinsel ve yaşamsal olarak erkeğe hizmetle yükümlü, boyun eğendir. Bu karaktere karşı çıkan, örtüyü ve gizliliği kaldırmak isteyen kadın için; “recm” başta olmak üzere, kadın cinselliği ve toplumsallığını bastırmanın, sınırlandırmanın sayısız yöntemi geliştirilir. Yahudi geleneğinde evliliğe verilen ilk isim “kinya”, sahip olma anlamına gelir. Erkeğin kadına sahip olması, kadın cinselliğinin erkeğe ve aileye hizmet, çocuk doğurma -tek başına çocuk doğurma da yetmez, erkek çocuk doğurma zorunluluğu- ile özdeşleştirilir. Kadın cinselliği, doğurganlığı; soy sürdürme ve iktidarın temelini sağlamlaştırmaya bağlanarak hem erkeğe hem devlete hizmet için  kullanım aracına dönüştürülür. Tevrat’ta kadın kimliği, cinselliğinin rolü ve sınırı; “Kadın hor, erkek çok üstündür: Çünkü kocan, seni yaratandır. (İşaya, 54/5).” ve “(Rab Allah) Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın. Ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır. (Tekvin, 3/16)” biçiminde, aile ekseninde belirlenir. Aşağılanan kadın cinselliği ve doğurganlığı hem gebeliği artırma hem acılı, ağrılı-sancılı doğurma ile cezalandırılır. Cinsel arzusu, aile reisi, “sahibi” erkeği memnun etmekle tanımlanır, bunun dışına çıkmak, recm gerekçesidir. İsrailoğullarına bir yandan “çoğalmak ve dünyayı zapt etmek” bir tanrı emri olarak sunulurken, diğer yandan erkeğe “karısını horoz gibi sıkan”, şehvet düşkünü kocalıktan uzak durması, evlilik görevine bağlanan cinsellik görevi dışında “en az cinsel ilişki”nin makul görülmesi, bir çelişki olarak yansımaktadır. Her güne, “tanrının kendisini kadın yaratmadığı için” şükrederek başlayan Yahudi geleneğinde, kadının yaşamla, doğurganlıkla bağını gösteren aylık kanamaları “murdar”lıkla adlandırılmakta, regl döneminde kadına yaklaşan erkek de murdar sayılmaktadır. “İlk fitnenin kadından geldiği” konusunda, İsrailoğulları uyarılmakta; fitne ise, kelime olarak güzel kadın anlamına gelmekte; kadın güzelliği, bozma ve karmaşanın kaynağı olarak gösterilmektedir.

Evlilik ve cinsellik zorunlu bir görev

Bekaret, tek tanrılı dinlerde kutsanan, teşvik edilen, kadına farz kılınan ve inançla; temizlik-kirlilik, saflık-bozulmuşlukla özdeşleştirilen; namusla tanımlanan ahlaki, toplumsal bir kurum niteliği taşır. Kadının cinselliğini evleneceği erkeğe saklaması, saklamazsa cezalandırılması, kutsal kitapların ve yorumlarının özel bir konusudur. Evliliğin ilk gecesinde kanlı beyaz çarşafı, erkeğine, ailesine, toplumuna hediye olarak sunmayan kadın, Yahudilikte öldürülmekte, İslamiyet’te değnek cezasına çarptırılmakta, Hıristiyanlıkta iffetsiz sayılmaktadır. Bu cezalandırma ve karalama; katletme ve  boşanma gibi türlü yöntemlerle günümüzde de devam eder. Maria Magdalena’yı recmden kurtararak yanına alan ve recmi yasaklayan İsa’nın öncülük ettiği Hıristiyanlık’la, giderek iktidarın ve devletin denetimine giren Hıristiyanlık arasında belli farklılıklar vardır. Ancak sürekli ağlayan Meryem gerçeği ile etkisiz ve çaresiz kadın kimliği öne çıkar. Bakire Meryem’in İsa’yı doğurması, İsa’nın Maria ile evlenmemesi, cinselliğin bu din içindeki yorumuyla da bağlantılıdır. Meryem’in eşinin bilinmemesinin, kadının “şehvetsizliği”, “erkeksizliği”, “anne” rolüyle tanımlanmış olmasıyla ilgili olduğu yorumları yapılır. Nesneleştirilen kadın bedeni, cinselliği ve doğurganlığı daha da derinleşir.

Tek eşliliği kabul eden, boşanmayı reddeden Hıristiyanlık, rahip-rahibeliği cinselliğe, evliliğe karşı bir kurum olarak geliştirir. Evlilik ve cinselliği, üreme amaçlı zorunlu bir görev olarak kabul eder. Bu yüzden de cinsel ilişkide “haz alma”yı günah sayar. Kadını döllenmesi gereken, erkeği de zorunlu bir görevi yerine getirerek döllemesi gereken nesne olarak ele alır. Cinsel ilişki esnasında delikli siyah çarşaf örtme, birbirinin çıplak vücudunu görüp günaha girdiği için, para, bağış, günah çıkarma gibi kendini affettirme yöntemleri kullanılır.

Manastırlara kapanan kadınlar, evlilik ve cinsel baskıdan kurtulmayı amaçlar. Kadınlar Kitabı’nda Eduardo Galeano “Avilalı Teresa manastıra evlilik cehenneminden kurtulmak için girmişti. Erkeğin hizmetçisi olmaktansa Tanrı’nın kölesi olmak daha iyidir, diye düşünüyordu. Ancak Aziz Pol kadınlara üç hak bahşetmişti: İtaat etmek, hizmet etmek ve susmak” diyor. Aziz ve azizeler, manastırlarda Hristiyanlığın geliştirilmesine katkı sunar. Cinsel güdü ve enerjilerini denetleyerek, fikirsel üretime ve toplumsallığın hizmetine sunmak isterler. Aziz Paulus ve Augustiunus, Hristiyanlığı yorumlama ve yaymada etkili olur. Yaratılış destanını yorumlayan Augustiunus, kadını; baştan çıkarıcı olarak şeytanın, eş olarak aileyi koruyan kocanın ve anne olarak tanrının yaratıcılığının aracı olarak, tanımlar. Annelik ve eşlik, kutsal aile görevi ve buna uyarlanmış cinsellik olarak meşru görülürken, sınırlandırılmış kadın cinselliğinin ötesine geçmek, şeytanlık ve baştan çıkarıcılık olarak lanetlenir.

Bedenlere hapsedilen cinsellik

İslamiyet’te ise, cinsel haz ve doyumun sonuna kadar önü açık tutulur. Kadın açısından da bu durumun geçerli olduğu belirtilse de, esas olarak erkeğe göre kurgulanmış bir alan olarak tanımlanır. Kadın cinselliğinin çerçevesi; evlilik, aile ve doğurganlıkla çizilir. Muhammed’de ve İslamiyet’te yerleşik bir kültür olan çok eşlilik, erkeğin cinsel ihtiyacına hizmeti amaçlarken, kadına buna itaat etmek düşer. Mümin erkekleri tatmin etmekle görevlendirilmiş hurilerle dolu cennet tasviri ile, öteki dünya ilgi çekici, cinsel doyum yeri olarak kafalara yerleştirilir. Fatima Mernissi; “Kadın fitnedir; kontrol edilemeyenin şahikası, cinselliğin tehlikelerinin ve sınır tanımayan yıkıcı potansiyelinin canlı bir temsilcisidir” ve “Müslüman sosyal yapısı, bütünüyle kadın cinselliğinin yıkıcı gücüne bir saldırı ve buna karşı bir savunma olarak görülebilir” diyor. Bu tespit, kurulan sosyal ilişkiler ve kurumlaşmanın amacı ve gerçeğine işaret eder. Cinsel güdüyü örgütleme ve denetleme, aslında erkekte zayıf yön olmasına rağmen, kadın duygusallığı denetleyememe ve zayıflık kaynağı olarak sunulur. Cariyelik, harem, metres ve çok eşlilik vb İslami kültürün ürünü olarak gelişen ve kadın cinselliğinin erkek ve devletli sistem tarafından kullanılmasını, denetlenmesini hedefleyen toplumsal ve kamusal örgütlenmeler, bunun göstergesidir. Muhammed’in “Bir kadın size yaklaşırsa, size yaklaşan Şeytan’dır. Aranızdan biri, bir kadın görürse ve onun cazibesine kapılırsa, hemen karısına gitmelidir. Onunla, diğeriyle olanın aynısı olacaktır” hadisini Buhari şöyle yorumlar; “…büyülenme halinden, Allah’ın kadına yönelik olarak erkeğin ruhuna yerleştirdiği karşı konmaz çekimden ve erkeğin kadına bakarken duyduğu zevkten ve onunla ilgili her şeyden duyduğu zevkten söz ediyordu.” Yahudilikte olduğu gibi, İslamiyet’te de kadınlar fitne ve fesat kaynağı olarak görülür ve ümmet buna karşı uyarılır. İslamiyet’in en katı ve gerici yorumunu yapan İmam Gazali, kadını şöyle tanımlar: “Kadın… kendine ait özel bölmede kalmalı ve iğinin başından ayrılmamalıdır. Dama gereğinden fazla çıkmamalı ve buradan sağa sola bakmamalıdır. Ayrıca komşularıyla çok az konuşmalı ve onların evine gitmemelidir.” Tanımlanan cins ve cinsel kimliğin hakikat olduğuna inandırılan kadın, fazla sorgulayıcı olamaz. Günümüzde bile, İslamiyet’i kadın bakış açısıyla yorumlamaya çalışan düşünür ve siyasetçi kadınlar, aileye, kadına ve erkeğe biçilen rol ve misyona dokunmaktan çekinmektedir. Kadın aleyhine şekillenen ilişki ve kurumlaşmaları savunuculuğa düşerler. Fatmagül Berktay “İslam’ın; şeriatın ve içtihadın oluşturduğu biçimiyle erkek arzusu çevresinde kurulmuş ataerkil evreninde kadın, erkeği doyuma ulaştırmak için yaratılmış bir zevk nesnesidir. Bu evrende cinsel eylem, eşit iradeyle donatılmış iki kişiyi birleştiren bir eylem olarak görülmez ve yalnızca erkeğin iradesi göz önüne alınır” demektedir. Cinsel etkinliği, güzelliği kadını ya şeytan yapmakta ya kaos ve cinsel gerilim ortamı yaratan varlık olarak öne çıkarmaktadır. Tek tanrılı dinlerde cinsellik, kadın cinselliği üzerinde yoğunca durulması; mitolojik iknaya dayandırılan ilk kırılmanın, inançla, ibadetle, görevle tanımlanarak tamamlanması hedeflenir. İkinci büyük cinsel kırılmanın kadın aleyhine derinleştirilmesi amaçlanır. Cinsel edim tamamen toplumsallıktan arındırılarak, güdü-haz-doyum sınırına çekilerek bedenlere hapsedilir. Bedenlere hapsedilen cinsellik, kadın açısından bekaret-evlilik yoluyla denetim altına alınmanın, örtülü ve gizli tutulmanın, dört duvar arasına hapsedilmenin gerekçesine dönüşür. Kadın katliamını, cinsel şiddeti, tecavüz kültürünü ev-devlet yasalarıyla koruyan devletli sistemi meşrulaştıran dincilik, cinsiyetçilikle mayalanarak gelişir. Kadın ve cinselliği, devletin ve erkeğin mülkiyet sınırlarına hapsedilir. Bu öyle bir kıyım ve katliamı getirir ve meşrulaştırır ki, Hinduizm’de yaygın sati geleneğiyle kocasına mutlak itaate zorunlu kılınan kadın, ölen kocasıyla diri diri yakılmaya mahkum edilir. Çünkü kadının erkeği memnun etmek dışında bir görevi, fonksiyonu ve yaşam alanı yoktur. Başkalarıyla evlenmesi büyük bir suç olarak görülür ve gönüllü bir kurban olarak kendini ateşe atmayı kader olarak beller. Erkek egemen sistem dini ve toplumsal geleneklerle, toplumu kadın cinselliği ve doğasını lanetli, şeytani, kapatılması ve sunulması gereken bir nesne olduğuna inandırır. Bu inanma biçiminin bir kader olarak algılanması, iki cins arasında büyük bir yarılmaya yol açar. Gün geçtikçe bu yarık, yabancılaşmanın, birbirinden uzaklaşmanın açısı genişler. Bir zevk nesnesine dönüştürülen kadın ve hep zevk öznesi olarak doyurulması gereken erkek, beş bin yıla damgasını vuran duygusal, düşünsel, bedensel ve toplumsal tahribatın kaynağıdır. Kadını cinsel bir metaya dönüştürerek, cinsiyetçiliği derinleştiren kapitalizm süreci, gelecek yazımızın konusu olacak