CPT kimi koruyor?

- Zübeyde TEKER
240 görüntüleme

ANF ImagesYaklaşık 2 ay önce yayınlanan CPT raporu içerik ve tartışma boyutları açısından bakıldığında özel olarak irdelenmesi gereken birçok başlığı barındırıyor. CPT’nin tüzüğü ve uygulamaları incelendiğinde tarafsızlık ve güvenirlilik açısından zan altında olduğu gibi misyonunun ne olduğuna dair de açık veri sunmaktadır.

1987’de kurulan CPT o dönemden bu yana dönemsel olarak Türkiye cezaevlerine ziyaretler gerçekleştirmiş ve tavsiye kararları içeren raporlar yayınlamıştır. Bu tavsiye kararları üzerinden gerçekleştirilmiş bir iyileştirme adımı söz konusu olmadığı gibi cezaevlerinde katliamlar yaşanmış; baskı, kötü muamele ve işkence boyutlanarak sürmüştür.

CPT ile konvansiyonun tarafları arasındaki ilişkiler iki temel prensibe dayandırılıyor; işbirliği ve gizlilik ve bu temel prensip ile özgürlüğü elinden alınmış kişinin kötü muameleye maruz kalması engellenmeye çalışılıyormuş. Bu maddenin devamında işbirliği ve gizliliğin sebebi devletin suçlanmasının önüne geçmek olarak açıklanıyor.

Devletin suçlanmadığı tavsiye raporlarının devlet izniyle yayınlanması esasıyla çalışan bir kurumun insan haklarına katkısı ne olabilir?

Hak ihlallerini perdeleme örgütü

Bu kurumun 19 yıllık tecrit ile ilgili  yapmadıkları üzerinden bir hatırlatma yapmak gerekirse,   Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’a dönük usulsüz yargılamalar, alınan kararlar ve bunlara itiraz edilen uluslararası kurumların tutumları dahil CPT’nin çalışmaları kapsamında olduğu halde CPT’nin bu konuda bir çalışma yapmadığı görülüyor. Aynı şekilde 19 yıllık tecrit süreci başlı başına uluslararası yasalarda suç sayıldığı halde CPT’nin buna dair bir açıklama yapmaması, olayı dönemsel bile sayılamayacak sınırlı ziyaretlere sığdırması, bunu da siyasal gündemleri etkileyecek dönemlerde kamuoyuna sunması kurumun insan haklarından çok uluslararası güçlerin kullandığı bir hak ihlallerini perdeleme örgütü olduğunu göstermekte.

CPT, konvansiyonları çerçevesindeki ziyaretler sırasında kapsamlı yetkiye sahip olmasına ve ayrıca özgürlüğü elinden alınmış kişilerle özel görüşme yapma ve herkesle serbest iletişim kurma hakkına sahipken, ne Sn. Öcalan’ın ailesi ne de (hatırladığım kadarıyla) avukatlarıyla bugüne kadar görüşme yapmamış, bu konudaki talepleri cevapsız bırakarak dolaylı reddetmiştir.

CPT tecritin meşrulaştırılmasında rol sahibi

MANSETYine aynı CPT 2017 yılında Türkiye ziyaretinde demokrasi ve insan hakları konusunda Türkiye’nin portresini çıkarmayı hedeflerken her ne hikmetse bu çalışma kapsamındaki ziyaretlerine İmralı cezaevini dahil etmemiştir.

CPT tutum ve yaklaşımlarıyla tecriti meşrulaştıran bir politika izlemektedir ve iddia ettiği gibi bir insan hakları örgütü değildir. Öyle olsa tecrit içinde tecrit olarak sayılması gereken aile ve avukat görüşünün yapılmaması, iletişim ve bilgi alma hakkının engellenmesi ve inceltilmiş sistematik fiziksel ve psikolojik işkenceye 19 yıldır maruz bırakılan Sn. Öcalan’a dönük ziyaretler ve raporlamalarda daha ciddi bir süreç işletir ve tecritin meşrulaştırılma zeminini ortadan kaldırmayı hedefleyen çaba ve beyanlarda bulunurdu.

CPT’nin raporlamaları tavsiye niteliği taşısa da kamuoyunda etki gücü olduğu bilinen bir gerçekliktir ve tam da bu noktada İmralı raporlamalarında öne çıkan temel başlık fiziksel mekân ve sağlık koşullarıdır. Tecrite dönük bugüne kadar yapılmış ciddi bir değerlendirmesi yoktur CPT’nin ve bu da tecriti meşru gören ve meşrulaştırılmasında oynadığı rolü görmemizi sağlayan temel etmendir.

Yapılmak istenen sistem içi çözüme razı etmek

Sayın Öcalan’a dönük 19 yıllık tecrit uluslararası komplonun devamı niteliği taşımaktadır. Tecritte ısrar ile yapılmak istenen sistem içi çözüme razı etmek ve bu bağlamda sistem alternatifi yapıları sistem içileştirerek tasfiye etmektir ki, CPT’nin tecrit yaklaşımı da bu politik yaklaşımdan bağımsız değildir.

Türkiye devleti geçmişten bugüne militarist bir kurgu üzerinden var olmuş, faşizan politikalarını hayata geçiren hükümetlerle varlığını sürdürmüştür. O yüzden de demokratik teamülleri yoktur. Bu konuda kendi yasalarını çiğnemekte sakınca görmeyecek derecede faşisttir. Bu dönemde bu rol ve misyonun temel taşıyıcısı ve uygulayıcısı olan AKP’nin tecriti ağırlaştırması ve bu konudaki pervasız tutumu şüphesiz ki NATO’dan aldığı perspektifle doğrudan ilişkilidir.

Bu konuda anlamamız ve netleştirmemiz gereken şey uluslararası güçlerin kurguladığı hiçbir kurumsal yapının da NATO ve benzeri yapıların politikalarına ters düşmeyeceklerini kavramak ve bu noktada tecrit meselesini kendi direniş ve mücadelemizle kırmak dışında seçeneklerin gerçekçi olmadığını kavramaktır.

Tecrit ile dayatılan teslimiyettir

FRANCE-EU-KURDS-OCALAN-DEMODiplomatik ilişkileri resmi kurumsal yapılar üzerinden sürdürmenin dar ve oyalayıcı yanını görerek halklar, ezilenler ve ötekileştirilen tüm kesimlerle ittifak temelli, sonuç alıcı bir diploması faaliyeti yürütmek daha elzem ve gerçekçidir.

Sn. Öcalan’nın Kürt halkı başta olmak üzere Ortadoğu halkları, kadınlar ve tüm ezilenlerin geleceği birbirine bağlıdır ve bu yüzden tecriti kişisel bir durum olarak algılamaktan çıkmak gerekiyor. Sn. Öcalan şahsında başta Kürt halkı olmak üzere tüm halklar, kadınlar ve ezilenler büyük bir saldırıyla karşı karşıyadır. Tecritle dayatılmak istenenin teslimiyet olduğu apaçıkken bu konuda direnişi ve mücadele etmeyi Sn. Öcalan’a ve Kürt hareketine bırakıp seyirci kalmayı seçmek, politik ahlaki ölçüye ihanet olarak değerlendirmek gerekir.

19 yıldır Sn. Öcalan tecrite karşı muazzam bir direniş sergilemiştir. Ağır tecrit koşullarında onun direnişini besleyen yeniyi yaratma gücüdür. Onun bu gücü, öngörme, inisiyatif alma, strateji geliştirmesine ve doğru zamanda doğru hamlelerle mücadele ve direnişi bir üst boyuta taşımıştır.

‘Her yerde her an eylem’ 

Bize düşen de uluslararası güçlerin tecrit-tasfiye ve savaş sarmalındaki politikalarına karşı dönemsel değil sürekli eylem çizgisiyle mücadeleyi yükseltmektir. Eylem demek sadece sokağa çıkmaktan ibaret bir faaliyet değildir. Örgütlenme her kesimle ortaklaşma zemini yaratmak da eyleme dahildir. Dönemsel olan her eylem faaliyeti meseleyi araçsallaştırma eleştirisine götürür ki bunun altından kalkmak mümkün olmaz. O yüzden ‘Her yerde her an eylem’ şiarı bizi tecritin kırılmasına ve 19 yıla öz eleştirisel cevabımız olur ki aslolan da budur.

Savaşın her şeyi kana buladığı yerde aynı zamanda hakikati berraklaştırdığını söylemek mümkün. Savaş her yerde ve dolaylı dolaysız herkes savaşın içinde. Taraf olmayanın bertaraf olduğu bu dönemde bize düşen sessizliği, ürkekliğiyle bertaraf olduğunun farkında olmayanlara bunu anlatmalıyız.

Kimlik, kültür, adalet, eşitlik ve özgürlük talebimizin reddedildiği, asimilasyon, baskı, kötü muamele ve her türden şiddetle karşı karşıya kalmanın adının tecrit olduğunu, hepimizin tecritle karşı karşıya olduğunu, o yüzden tecriti dört duvar olarak gören anlayıştan hızla uzaklaşmamız gerektiğinin farkındalığıyla örgütlenmeliyiz.

Cins, kimlik ve kültür kırımı

ANF ImagesSadece Şengal, Kobanê, Efrîn sürecine bakarak bile tecrit ve kırım üzerine devletlerin yürüttüğü politikaları, karşı karşıya gibi görünen güçlerin söz konusu sistemleri ve sistem çıkarları olduğunda nasıl birleştiğini görmemiz mümkün. İçinde bulunduğumuz zaman daha sonra yazılacak tarihin güncesi niteliği taşıyor ve bu güncede ezen ve ezilen mücadelesi sistemlerin çarpışması olarak not edilecek.

Bu dönem; egemenlerin sistem dizaynı olarak ele alınamayacak, alternatif olarak ortaya çıkan demokratik moderniteyi Kürtler, halklar, kadınlar ve ötekileştirilenler şahsında boğma girişimi olarak tarihe not düşülecek.

Tam da bu noktada kadın şahsında kapitalizmin inceltilmiş toplumsal cinsiyetçi köle meta sarmalındaki ideolojik yaklaşımını cins, kimlik ve kültür kırımının vahşi ölçülerde saldırılara dönüştürdüğü bir zaman dilimi içindeyiz.

Kadınlar kıyım ve kırımla karşı karşıya bırakıldı

Kadınlar bulundukları bütün sahalarda ekonomik sosyal psikolojik tecrit ve kırımla karşı karşıya bırakılarak kadınların başkaldırısının önüne geçilip intikam alınmaya çalışılıyor. Ortadoğu’da yakın zamanda sadece Irak’ın işgali baz alınarak başlayan süreçten bugüne rakamların anlamını yitirdiği büyük bir kıyım ve kırımla kaFRANCE-EU-KURDS-OCALAN-DEMO-TURKEYrşı karşıya bırakıldı kadınlar. Bunun temel sebeplerini uzun uzun anlatma imkânım yok ancak özetle şunu demek gerekirse Ortadoğu ve Mezopotamya tarihinde değişim dönüşüm ve direnişlerinde kadının rolü misyonunu hatırlamak sanırım yeterli olur.

Sayın Öcalan’ın kadının emeğine, direnişine mücadelesine verdiği anlam ve değer bu konudaki yoldaşlığının dünyada örneği yoktur. Paradigmanın hakikatini kadın üzerinden ele alması yoldaşlık ve rehberliğin dışında hakikatte buluşma isteğinin de göstergesi. Onun kadına dönük her saldırıyı kendine yapılmış sayması ve bizim de ona dönük her türden saldırı ve tecriti kendimize yapılmış saymamız paradigmamızdaki özden bağımsız değildir.

Bütün bu olgular ışığında gelinen aşamada tecrit ve özgürlük meselesini dünya deneyimleri üzerinden çözümleme beklentisinin yanlışlığına düşmeden bireysel ve toplumsal hakikatimizin verdiği gücü temel alıp mücadele yürütmeliyiz.

10 milyonun üzerindeki imza ile talep edilen özgürlük aynı zamanda toplumsal iradenin geldiği noktadır ve bunu esas alarak bu talebin görmezden gelinmesini kabul etmememiz gerekir.

Dünyada örneği olmayan 19 yıllık tecrite karşı direnişin parçası olmak, özgürlük esası ve iddiasıyla bu insanlık karşıtı sisteme başkaldırmak hepimiz için onur duyulacak tarihi bir mirasın parçası olmak anlamına gelir ki, bu bizi biz yapacak olan tek şeydir.