Dansın devrimcisi: İsadora Duncan

- Fidan YILDIRIM
381 görüntüleme

20. yüzyılın en büyük danscısı ve modern dansın öncülerinden biri olarak değerlendirilen Angela Duncan, salt danscı olmakla yetinmeyip bunu özgürlük felsefesinin bir uygulamasına Isadora_Duncan_portraitdönüştüren bir sanat teorisyeni, bir modern kültür ve eğitim eleştirmeni ve bir kadın hakları savunucusuydu. Dansı özgürlüğün ve doğallığın bir manifestosuydu adeta. Sisteme başkaldırısının bir ifade biçimiydi. “Beden ruhun ışıltılı bir manifestosudur…” diyordu ve dansı da adeta ışıltılı bir manifestosu gibiydi.

Angela İsadora Duncan Mayıs 1877’de San Francisco’da doğdu. Babası Joseph Charles Duncan bir banker, maden mühendisi ve sanatbilimciydi. Annesi ise Mary İsadora Gray’di. İsadora Duncan dört kardeşin en küçüğüydü; iki ağabeyi ve bir ablası vardı. İsadora’nın doğmasından kısa bir süre sonra babası bankasını kaybetti ve aile büyük bir yoksulluğun içine yuvarlandı.

Annesi ile babası 1889 yılında boşandılar ve annesi Oakland’daki ailesinin yanına yerleşip orada bir piyanist ve müzik öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Duncan, küçükken okula gitti fakat kişiliğinin baskılandığı düşüncesiyle okulu bıraktı. Klasik müzik, tiyatro ve edebiyat bilgisini annesinden aldı. Ailesinin çok yoksul olması nedeniyle o ve ablası bulundukları alandaki çocuklara dans dersleri vererek ailenin geçimine katkıda bulunmaya çalışıyorlardı. Altı yaşından gençlik yıllarına kadar evinde çocuklara verdiği dans eğitimi dans kariyerinin başlangıcını oluşturdu. Daha bu ilk yıllarda dansa farklı yaklaşımı kendini göstermekteydi. Tamamen içinden geldiği gibi, doğal bir dans stiline sahipti. Yolculuk arzusu onu Chicago’ya sürükledi, orada birçok tiyatro grubuna katılmaya çalıştı, ancak 1896’da Augustin Daly’nin New York’daki tiyatro grubunda kendisine bir yer bulabildi. Kendisine özgü dans biçimi tiyatro gruplarının popüler pandomimleriyle çatışmayı yaşadı.

ISADORA DUNCAN 3Katı kuralların dışına çıktı

Kendisini Daly’nin grubundaki işi ve Amerikalı seyirciler tarafından kısıtlanmış ve mutsuz hisseden Duncan, 1898’de Londra’ya gitmeye karar verdi. Orada Antik Yunan vazoları ve Britanya Müzesi’nin zemin rölyeflerindeki çizimlerden esinlenen dans figürleriyle dans gösterileri sunarak hayatını kazanmaya başladı. Kazandığı parayla bir dans stüdyosu kiralayarak sanatını daha iyi icra etmek ve sahne performansını güçlendirmek için çalıştı. Buradan Paris’e gitti ve Louvre Müzesi ile 1900’deki Evrensel Fuar’da dans gösterileri yaptı. Dans ediş tarzı Avrupalıları çok etkiledi, sıradışı kişiliği ve zeki açıklamaları ona dönemin aydınları arasında yer bulma fırsatı verdi. Londra ve Paris’teki dans gösterileri büyük izleyici çekmişti.

1902 yılında Loie Fuller isimli bir kadın sanatçının önerisiyle onunla birlikte Avrupa turuna çıktı. Duncan, yaratıcı tekniğini kullanarak geliştirdiği yeni danslarla Avrupa’yı dolaştı. Dansı, klasik balenin katı kurallarının dışına çıkarak doğal hareketlere odaklanmaktan oluşuyordu. Bundan sonraki hayatının çoğunu bu şekilde Avrupa ile Kuzey ve Güney Amerika’da dans turları düzenleyerek geçirdi. Tarzı ve düşünceleriyle birçok eleştiri ve tepkilere de maruz kalıyordu ama aynı zamanda birçok görsel sanatçıyı da etkiliyordu. Örneğin; Antoine Bourdelle, Auguste Rodin, Arnold Ronnebeck ve Abraham Walkowitz ondan esinlendikleri eserler yarattılar.

Duncan ticari amaçlı turlar ve kontratlardan hoşlanmıyordu, çünkü bunların onu gerçek amacından uzaklaştırdığına inanıyordu. Onun amacı; güzelliği yaratmak ve gençliği eğitmekti. Amacını gerçekleştirmek için, genç kadınlara kendi dans felsefesini öğreteceği okullar açtı. Dans felsefesi ilerlemenin, değişimin, soyutluğun ve özgürlüğün gücünü ortaya koyuyordu. Okullarından ilkini Almanya-Grunewald’da 1904’de açtı. Bu kurum Duncan’ın mirasını geleceğe taşıracak “İsadora hayranları”nın doğum yeri oldu. Ardından İsadora Duncan Paris’te bir okul daha açtı ancak 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle ömrü kısa oldu.

ISADORA DUNCAN“Kadın özgürlüğü için mücadele edeceğim”

1914’de Duncan ABD’ye hareket etti ve okulunu oraya taşıdı. Amerikalı olmasına karşın Amerikan yaşam tarzına karşıydı. Anayurdunda sergilediği dans gösterileri büyük tartışmalara yol açmıştı. Ama o sanatının gücüyle bu karşıt sesleri bastırmayı bilmiş; şair, ressam, tiyatrocu, yazar, dönemin en ünlü kişileriyle dostluklar kurmuştu.

İsadora Duncan 1921’de Sovyetler Birliği’ne gitti. Kapitalist dünyanın Sovyet karşıtlığına rağmen o, devrimi destekledi. Sovyet hükümeti ona okul açma izni verdi. Başlangıçta ikibin kişi okula kaydolmuşken ülkede yaşanan sıkıntılar yüzünden bu sayı giderek yirmiye düştü. Duncan sonunda okulu bir Rus kadının denetimine bırakarak Batı’ya döndü.

İsadora Duncan iş hayatında olduğu gibi özel hayatında da geleneksel ölçülere sığmayan bir kadındı. Biseksüeldi ve evliliğe karşıydı. Yirmi yaşındayken “evliliğe karşı savaşacağına, kadınların özgürleşmesi için mücadele edeceğine” dair yemin etmişti. Yaşadığı çağda genç kadınlar evliliği mutluluğun kaynağı olarak görürken o annesi ile babasının evliliğinden de çıkardığı derslerle evliliğin köleliklerin en aşağılayıcısı olduğuna inanmıştı. Buna karşın anneliğin kutsallığına inanıyordu. Evlilik dışı çocuk doğurma konusunda ısrarlıydı. Şöyle diyordu: “İki insan arasında temel olan içtenliktir, sevgidir. Ve aşk, iki kağıt parçasının altına atılan iki imzayla ölçülemez. Kim engel olabilir bir kadının çocuğunu evlenmeden tek başına büyütüp yetiştirmesine? Kanunları yapan toplum, erkek toplumudur. Kadınların hiçbir rolü olmamıştır bu düzende…”

“Hiçbir zaman evliliğe inanmadım”

İsadora Duncan, 1906’da tiyatro desinatörü Gordon Craig ile birlikteliğinden Deirdre, 1910’da ise Singer dikiş makinaları fabrikatörünün oğullarından biri olan Paris Singer ile olan birlikteliğinden Patrick isimli çocukları oldu. Ne var ki, iki çocuğu da 1913’de bindikleri taksinin Paris’de Seine nehrine yuvarlanması sonucu hayatlarını kaybettiler. Çocuklarının ölümünden sonra İsadora Duncan ağır bir depresyon yaşadı. Duncan ancak okullarında okuyan evlatlıkları sayesinde hayata tutunabildi ve sahnelere dönebildi. Altı çocuğu evlat edinerek onlarla sahneye çıkmaya başladı.

İsadora Duncan 1922 yılında kendisinden 18 yaş küçük Rus şair Sergei Yesenin ile evlendi. Evlenmesi üzerine ondan bir açıklama isteyen basına şöyle açıklama yaptı: “Ben hiçbir zaman evliliğe inanmadım. Sergei ile evlendim çünkü onun Amerikan pasaportu almasına yardım etmek istedim. Sanatçılar arasında evlilik zaten mümkün olmayan birşeydir.”  Sergei Yesenin, Duncan’a Avrupa ve Amerika turunda eşlik etti. Bir yıl sonra ise Duncan’dan ayrılarak Sovyetler Birliği’ne geri döndü. Rus şairi Sergey Yesenin daha sonra 25 Aralık 1925’de İngiltere’de bir otel odasında bileklerini keserek intihar etti.

İsadora Duncan yaşamının son yıllarını dans performansı düşmüş olarak, Paris ile Akdeniz arasında gidip gelerek ve maddi sıkıntılarla geçirdi. İnsanlarla çevrili değildi artık etrafı, yanında daha çok onun biyografisini yazmaya niyetlenenler vardı. Farklı kalemlerden biyografileri yazıldı. Kendi otobiyografisi ise 1927’de basıldı.

İsadora Duncan’ın sıradışı yaşamı yine sıradışı bir şekilde son buldu. 14 Eylül 1927’de Fransa’nın Nice şehrinde sevgilisinin üstü açık otomobili ile yola çıktıklarında boynuna dolamış bulunduğu yakın arkadaşı Mary Desti’nin hediyesi uzun ipek kızıl şalın saçakları tekerleğe sıkışarak boynunun kırılmasına ve ölümüne neden oldu. Duncan’ın bedeni kretoryumda yakılarak külleri Paris’deki Père Lachaise mezarlığında çocuklarının külleri yanına gömüldü. Mezar taşında isminin altında ‘Paris Operası Bale Okulu’ yazılıdır.

İsadora Duncan’ın mirası ölümünden sonra kızkardeşi Elizabeth ile evlat edindiği kızları tarafından sahiplenildi ve sürdürüldü.

ISADORA DUNCAN 2“Bu eşarp kızıl, ben de öyleyim”

O aslında dansı balenin katı kurallarından kurtararak bedenin özgür devinimlerine kavuşturan ve elit tabakanın tasarrufundan çıkararak sokaklara taşıran devrimci bir sanatçıydı. Klasik dans okuluna yazdırıldığında, parmak ucunda durması istenince itiraz etmiş, “Bu, doğaya aykırı  bir şey. Kimse parmak ucunda yürüyemez ki” diyerek doğanın dansını esas almıştı. Kadın özgürlüğüne sahip çıktı yaşamı boyunca, ataerkil kalıplarla savaştı. Ateistti, solcuydu. Vejeteryanlık ve doğum kontrolünü savunuyordu. Amerika’da doğmuş olmasına karşın Amerikan yaşam tarzını benimsemiyor, eleştiriyordu. Sovyetler Birliği’ni, devrimi destekledi. Şöyle sesleniyordu Sovyetler ve amaçlarıyla ilgili: ”Yepyeni bir evren: Herkesin yapabileceğinin en iyisini yaparak kendini insanlığın hizmetine adadığı bir evren. Ne Avrupa ne Amerika benim yapmak istediğimi anladı. Sahne için genç danscılar peydahlamak istediğim sanıldı. Oysa tek kaygım onlara yürümeyi, koşmayı, hareket etmeyi öğretmekti. Ve zamanı gelince onların bunu kendi çocuklarına aktarmalarını, böylelikle de olayın devam etmesini düşledim. Ben dans diyorum buna. Aslında ben onlara salt kendileri olmayı öğretmek istedim. Dünyanın bütün çocuklarına açım. İsterdim ki, dünyanın tüm çocukları devasa bir halka oluştursun ve adımlarından kardeşlik, neşe tohumları saçılsın.”

İsadora Duncan, Amerika’daki komünizm aleyhtarlığına karşı adeta savaş açmıştı. Sahnede boynundan eksik etmediği kırmızı fularını uçuştururken şöyle sesleniyordu izleyicilerine: “Bakınız! İşte güzellik budur. Bu eşarp kızıl. Ben de öyleyim. Bu, yaşamın gücü ve rengidir. Amerikalılar ilkeldir, ama beni alt etmelerine asla izin vermeyeceğim. Gerçek yaşam burada yaşanan değil.”

Yaşamı boyunca bedenini ve ruhunu özgür bırakan, özgür düşüncelerin peşinden gitmekten sakınmayan İsadora Duncan, “Ben bir devrimciyim. Bütün gerçek sanatçılar devrimcidir” diyordu…