Demokratik modernitenin öznesi olmak

- Zerya GÜL
23 görüntüleme

Önceki bölümde Gülnur yerine Sungur Acar Savran olarak geçen isim hatasını düzelterek ve özür dileyerek başlamak istiyorum.

21. yüzyıl, egemenlerin kadın, toplum, doğa aleyhine geliştirdiği “nesne”leştirme siyasetinin en krizli dönemine işaret ediyor. Özne-nesne ayrımı temelinde geliştirilen bütün ikiliklerin aşılmasını dayatıyor. Erkek-devlet-tahakküm ve iktidar olmanın “özne” tarafına, kadın-toplum-doğa-emek ve üretimin “nesne” tarafına konumlandırıldığı devletli uygarlık sistemi sona dayanmış durumda. Bu sonu geciktirmek için, bütün felaketini “nesne”leştirdiği kesimlerin ve alanların üzerine yıkarak, kendini kurtarma, ömrünü uzatma peşindedir.

Feminist “özne”leşmeyi böylesine kıran kırana hesaplaşma, çatışma ve bütün özgürlüklere kapı aralama imkanı olan bir dönemde tartışıyoruz. Ancak bu özgürlük kendiliğinden, liberalizmin lütuflarıyla, türlü ideolojik argümanları, yaşam ve mücadele perspektifiyle gelişmeyecek. “Özne” ne kadar örgütsüz, eylemsiz kalırsa, o kadar corona virüs salgınının soluksuz, en son ABD’de George Floyd’un nefessiz bırakılarak katledilmesine benzer tehdit ve tehlikelerle yüzyüzedir. Toplum nefessiz, kadın nefessiz, doğa nefessiz bırakılmakla karşı karşıya.

2015’te Arjantin’de kaçırılan 14 yaşındaki Chiara Páez isimli kız çocuğunun maruz kaldığı cinsel şiddet ve tecavüze yenik düşen bedeni, katliamcı zihniyetin ağırlaştırdığı yüke işaret. “Ni una menos” (Bir kişi-kadın daha eksilmeyeceğiz) eylemleri, Chiara şahsında kadınların bedenlerine, emeklerine sahip çıkma, ataerkil şiddeti durdurmayı amaçlıyor. Milyonların sesi Latin Amerika’dan kıtalara yayıldı, tehdidin büyüklüğüne ve küreselliğine dikkat çekti. Yüzde 99 için feminizm iddiasıyla bu eylemlilik etrafında birleşen farklı feminist çevreler, anti-kapitalist mücadeleyi, liberalizme karşıtlığı savunuyor. Dünyanın birçok yerinde, aynı amaçla farklı ideoloji ve mücadele deneyimleriyle yükselen kadın kurtuluş mücadeleleri, aynı tehdide karşı yan yana.

“Başkaldırı virüsünü yayalım”

Yüzde 99 için feminizmden yana olanlar manifestolarında liberal feminizmin, diğer akımlara göre daha etkili ve uzun soluklu etkisinden yola çıkan bir özeleştiri içindeler. Bunun nedenini başta sosyalist feministler olmak üzere, sistem-karşıtlığı iddiasındaki feminist hareketin kendine sorması ve güçlü cevaplar vermesi gerekir. Sistemin “böl-parçala-yönet” politikasının bu cephede de etkili olduğu gözler önünde. “Kesişimsel, yaşam tarzı, farklılık, psikanalist, İslam, Siyah, post-modern, post-kolonyal, radikal, ekolojik vb vb” biçiminde giderek daha da parçalara ayrılan isimler yakıştırmak, bu cephede bir ortaklığı getirmiyor. İdeolojik, politik, örgütsel boşluğu daha da büyüten etkiye yol açarak, erkek egemen sisteme kazandırıyor. Kadının konumuna yeni bir izah getirmiyor, temel çelişkiyi muğlaklaştırıp, mücadeleyi liberalize ediyor.

“Hayatta ve özgür olmak istiyoruz” diyen Latin Amerikalı feministlerin “başkaldırı virüsünü yayalım” çağrısı; İspanya’da 2018, 8 Mart’ında katılımın 5 milyonu aştığı kadın greviyle karşılandı. Yıl yıl katlanarak yüzbinleri, milyonları bulan kadın eylemlilikleri, kıtalara yayılan ortak ses, yine Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde gelişen eylemlere kadınların öncülüğü, erkek egemen sistemin takibindedir. “Başkaldırı virüsü”ne karşı, corona virüsün geliştirilmiş olma ihtimali uzak değil. Hayatta kalmak ve özgür olmak, Olympe de Gouges’in “kendini özgür kılmak senin ellerinde; sen, yeter ki iste” çağrısına kulak vermekle ve giyotini göze almakla mümkün…

Sorular ve cevapları çok yaşamsal

Küresel bir dünyada yaşıyoruz. Kötülük, çirkinlik, tecavüz, sömürü, savaş ve yıkımlar kadar, iyilik, güzellik, yaşam ve direnişler hızla kadınları ve tüm insanlığı etkiliyor. Sessiz ve hareketsiz kaldığımız her an, yeni katliamların, nefes kesmelerin failliği, ahlaki ve vicdani aşınması altında insanlığımızdan büyük izole, arındırılma ve yabancılaşmayı derinleştiriyor, kronikleştiriyor. Kronikleşen krizli kimlikleri aşmanın yolu, direnen kadınlar ve halkların daha fazla birbirini bulma, tanıma, yakınlaşma ve birlikte yürümenin yollarını yaratmalarına bağlı.

Feminist “özne”leşme böyle bir zamanın, mekanın diyalektiğini yakalamak, ruhunu okumak zorunda. Eğer ilk sömürü, ilk sınıf, ilk ezilen, ilk mülkiyet konusu, nesneleştirilen bu “özne” ise ve bu çok “üretken” ele geçirme katmerlenerek etki alanını genişletiyorsa, kadınların “Ne yapacağız, nasıl yapacağız ve yaşayacağız, yaşamlarımızın her alanına sızan bu ahtapotun kollarından kendimizi hangi yöntemle kurtaracağız? Geçmişimizi ve geleceğimizi nesneleştiren tekerrürden nasıl kurtaracağız ve kuracağız” soruları önem taşıyor.

Feminist hareketin teorik ve pratik olarak aldığı yol, birikim, geçmişine cesaretle bakacak, değerlendirecek ve 21. yüzyılda kadına ve halklara nefes aldıracak derinliğe ve zenginliğe sahip. Sorular ve cevapları çok yaşamsal ve güncel. Çok karmaşık tahlilleri, anlaşılmaz bir dille “felsefe” yapmaya soyunmayı hiç gerektirmiyor. Yaşam ve eylemi bu kadar yakınlaştıran ve birbirinden uzaklaştığında hareketsiz kılan, öldürücülükle sonuçlandıran bir dönem yaşanmadı. Cevaplarımız kadına, topluma, doğaya nefes aldıracak bir aciliyet ve ciddiyeti içeriyor.

Yaşanan kriz, bin yılların uygarlık krizi, ekolojik kriz, ekonomik, toplumsal kriz, cinsiyetler arası krizdir. Özne ve nesnenin yer değiştirme krizinin kaldırılamaz hale geldiğini göstermektedir. Bu yüzden bu kadar sancılı, yıkıcı ve zorludur. Öznenin yaratıcı, üretici ve dönüştürücü enerjisine kavuşması, nesneleştirme tarihine “dur” demesi, zemin değiştirmesini zorunlu kılıyor.

Feminist bir paradigmaya ihtiyaç var

Maria Mies bir kadın çağına, feminist bir paradigmaya ihtiyaç olduğunu, Silvia Federici kadın bedeni tahakküm altında kaldıkça tüm zamanların direniş odağı olacağını söylüyor. Heidi Hartmann ataerkilliğin Marxizm tarafından buzdağının görünen yüzü kadar bile tahlil edilmediği, küçümsendiğini anımsatan değerlendirmelerde bulunuyor. Feminist mücadelenin kapsamı, derinliği ve zorluğunu ortaya koyan bu görüşler, özsavunmasız cinsellikten emeğe, politikadan kültüre hiçbir özgürlük arayışı ve direnişin sonuca ulaşamayacağını ortaya koyuyor.

Devlet yasalarında kelimelerin yer değiştirmesi ile mi uğraşılacak, yoksa egemenlik-kölelik dayatması içindeki ataerkil sisteme karşı özgürlük yasalarını geliştirmenin arayışı mı geliştirilecek? Bedenimiz her karışıyla metaya dönüştürülüp parça parça pazarlanır, tecavüz sisteminin bin bir türlü saldırısına maruz kalır, yaşamlarımız katledilirken, hangi bireysel-cinsel özgürlükten bahsedeceğiz? Zihinsel, kültürel, ekonomik, siyasal sömürü her yönüyle kadın-toplum kırımını, ekolojik yıkımı meşrulaştırmada ayyuka çıkarken, soyut-anlaşılmaz söylemlerle keşfedilecek yeni bir gerçek kalmamıştır. “Kralın çıplaklığı” aşikar ve bir çocuk sadeliğinde dile gelmeyi ve tepki göstermeyi dayatıyor.

Feminist özne “kimlik” sabitliği kadar, “kimliksizlik” muğlaklığından, eşitlik-farklılık ikileminden kurtulmak zorundadır. Bu kurtulma durumu, çelişkinin doğru tespitiyle bağlantılıdır. Sistem çürümüşlüğünün, kirlenmişliğinin tüm yükünü kadın üzerine yıkarak dincilik, bilimcilik, cinsiyetçilik biçiminde hala yol almak isterken, “İsyandayız”, “Feminist İsyan” sloganlarının anlam zamanıdır ve karşılığını gerektirmektedir. İsyanın ne gibi sonuçlara yol açtığının muhasebe zamanıdır. Bu anlamda hem soruları hem cevapları karmaşıklaştıran, muğlaklaştıran, harekete geçmenin önünü alan modernite ideolojilerini, özgürlükçü, eşitlikçi ve direnişçi kimliğimizle tahlil etme zamanı…

Sistemi aşan bir feminizm

Liberalizmin 7 kocalı hürmüz misali, kadını hareketsiz kılan ya da kendi sularında yüzdüren zihinsel ve yaşamsal kocalığından boşanma zorunluluğu vardır. Kadın sorununun tarihsel, kültürel, toplumsal, sınıfsal köklerinin derinliği, radikal düşünceyi, eylemi ve militanca yaşamayı gerektirir. Fikir ve zikrin bir olmasının önündeki engelleri cesaretlice tartışmadan, adım atmak mümkün değildir. Sistem karşıtlığı, her yanından çatırdayan, dökülen iktidarcı sistemi allayıp pullayıp yeniden kadına, topluma sunan palyaçoluğa son vermekle mümkün.

Maria Mies’in feminist hareketin “…temel sorunları nasıl ele aldıklarını değerlendirerek ve eski ve yeni kadın hareketi içindeki benzerliklerin ve farklılıkların neler olduğunu aydınlatarak, ancak tarihten ders çıkarmayı ve tarihimizin geniş dönemlerine damgasını vuran belirsizliklere son vermeyi umut edebiliriz” tespiti, geçerliliğini korumaktadır.

Önder Abdullah Öcalan, “Sadece resmi modernitenin değil, tüm hiyerarşik ve uygarlık dönemlerinin tüm toplumsal dokularında zihnen ve bedenen tutsakladığı, en derin kölece çalıştırdığı kadının özgürlüğü, eşitliği, demokrasisi; çok kapsamlı teorik çalışmalar, ideolojik mücadeleler, programatik, örgütsel faaliyetler ve en önemlisi de güçlü eylemler gerektirir. Bunlarsız feminizm ve kadın çalışmaları sistemi rahatlatmaya çalışan liberal kadın faaliyetlerinden öte bir anlam taşımaz” tespitini yapar.

“Sistemi rahatlatma”nın değil, aşmanın eşiğinde bir feminizm ve feminist “özne” arayışı önem taşıyor. Tarihsel, toplumsal kökleriyle buluşarak, toplumsal direngenliğin kadın radikalizminde kendini açığa vurduğu zamanımızın ruhunu okumak, sistem sınırlarını aşmanın esasıdır. Çoğul kimliğe ve mücadeleye sahip çıkarak toplumsal özgürlük zemininden beslenmek; sistem-karşıtlığını güçlendirir.

Küresel örgütlenmeye çağrı var

Toplum, kadın, ekonomi ve ekolojinin uyumlu, dengeli gelişim zamanlarına ve devletli uygarlık zamanlarında kadın ve toplumsal direniş tarihine dayanan demokratik modernitede feminist hareket temel ittifaklardandır. Sistem-karşıtı hareketler içinde en radikal olma özelliği ile tanımlanır. Demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigmayı esas alan Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi, dünya kadın konfederalizmi ve demokratik ittifak içinde feminist hareket ile ortak hareket etmeyi önemsemektedir. Çelişkinin evrenselliği ve mücadelenin birbiriyle bağlantılı karakterinden yola çıkarak, yerel ve kıtalara ulaşan alternatif ağlar örerek, anti-kapitalist, anti-faşist, anti-sömürgeci, anti-devletçi ve anti-iktidarcı ittifaklar kurmanın koşulları olgunlaşmıştır.

Corona virüs salgını sürecinde Silvia Federici, sistem krizinin çözümünde feminist harekete ve kadın hareketlerine önemli bir sorumluluk düştüğünü belirtti. Küresel sömürü sistemine karşı, iç çelişkileri bir kenara bırakarak, küresel örgütlenmenin, eyleme geçmenin radikal duruşuna çağrı yaptı. Kadının krizli durumunu pekiştirerek, kendini yaşatmanın, sömürüyü sürdürmenin türlü olanaklarını geliştirmeye kodlanmış erkek egemen sistemin elinden bu fırsatı almanın en uygun zamanı olduğuna işaret etti. Bu fırsatı kaçırmamalı, ortak direniş ve kazanımlara dönüştürme yoluna koyulmalıyız.