Devletin ölümcül yalanları ve kışın sonu bahardır

- Ruken Aras
211 görüntüleme

mrd-22-01-16-nusaybin-direnis-izlenim3

Günlerden perşembe, 21. yüzyılın bir Ocak ayından 21 gün geçmiş. Çatışmaların yoğun yaşandığı alana sadece 50 metre uzaklıktayken; Sur’daki Ulu caminin minaresinden yankılanan bir askerin sesi duyuldu: “Teslim olun!”

On beş dakikalık “Teslim Olun” çağrısından henüz birkaç saniye geçmemişti ki Sur’un içinden üç el ateş sesi geldi. Bu işaretin “Teslim olmuyoruz” anlamına geldiğini söyleyenler, kanasçı yine vurdu diyenler, komutanın sesi ürkekti- öfkeliydi tartışmalarına girenler…

Artık silahları sesinden, bombaları gürültüsünden tanıyoruz. Bir tek aileler evlatlarının cenazelerini tanıyamaz oldu…

***

Türkiye Cumhuriyeti tarihi, muazzam bir rejim değişikliği politikalarına tanıklık ediyor.

Kürdistan’daki özyönetim direnişlerinin somut ifadesi olan hendekler bahane edilerek Kürdün imhası bir yandan dayatılırken, medya üzerindeki baskılar artıyor, muhalif olan her kesime operasyonlar gerçekleşiyor, sesini en tiz biçimde de olsa duyurmaya çalışanlara göz dağı veriliyor, akademisyenler muhtarlara şikayet ediliyor, her gün kadın cinayetleri işleniyor.

Ekmeğe zam yapılmıyor sadece fiyatında değişikliğe gidiliyor. (Devletin resmi kanalı TRT haberi böyle geçti: Ekmeğe zam yok, fiyat düzenlemesi var. Ekmek 1 TL iken 1.25 TL oldu. )

Muazzam bir faşist politika devredeyken tarihin sayfalarında sıkça rastladığımız yalanlar senaryosu da hızla yazılıyor. Devlet güçlerinin katlettiği 3 aylık Miray bebek ablukadan dolayı uzun süre defnedilemedi, başbakan “gömdük” diyor, yetmiş yaşındaki insanlar terörist oluyor, bombanın isabet yönü askerden yana iken, “Kurşunlu Camiyi PKK bombaladı” haberi yapılıyor. Hatta yalanlar öylesine hızla yazılıyor ve uygulanıyor ki ertesi gün düzeltmeler yapılıyor. Başbakan Davutoğlu temizlik operasyonu dediği bölgedeki vahşetin bir hafta içinde biteceğini söylediğinin ertesinde “henüz gün vermek doğru olmaz” derken akşam kimin kulağını çektiğini merak ediyorsun.

Yalan kime söylenir, hangi mekanlar kullanılır, nasıl bir yöntem denenir?

HENDEK-BARIKAT-KADIN- NUSAYBINMuhtemeldir ki yalan söyleyen zihniyet; karşısındakinin bu yalana inanacağını ya da sorgulamaksızın doğru kabul edeceğini düşünür. Kandırılabileceğini düşünmeden söylenen yalanlara inananları çözümlemek belki de en zor iş. Bizler iktidar ideolojisini, faşist rejimlerin politikalarını, erkek egemen zihniyetin maddi ve manevi birikimlerini çözümlemeye çalışırız ancak bunlara nasıl inanılabildiği konusunda hayretler içerisine de düşeriz.

Bizi devletin vahşeti değil; söylenen yalanlara inanılması daha çok çıldırtıyor.

Bir yandan akıl almaz yalanlara inanan çoğunluk…

Bir yandan insanı şaşırtan sessizlik…

***

Amed Sur direnişi, bu yazıyı kaleme aldığım gün itibariyle 50. gününde… Cenazeler günlerdir, haftalardır yerlerde bekletiliyor. Tıpkı Taybet Ana gibi, Cemile gibi, ismini akıllarda tutamadığımız onlarca insan gibi. Ve aileler Amed’de evlatlarının cenazelerini almak için açlık grevinde. Daha bugün iki cenazeye ulaşılabildi, ancak cenazelerden birinin ailesi morgdan çıktığında bembeyaz kesilmişti: “ Oğlumun başı gövdesinde değil, insan; insanlığından utanır…”

Saatlerce bomba sesleriyle yaşamak, oraya gidememek, gitmek istediğinde korkunç saldırılarla karşılaşmak… Nasıl da Kobanê sürecine benziyor. O zamanlar nöbetleşe sınıra gider, sadece bekler, günlerce ağlayarak DAİŞ’in attığı bombaları seyreder, boynu bükük geri dönerdik. “Neden bu şehir ayaklanmıyor” dediğimiz bir anda serhildanlara tanık olurduk.

***

mrd-22-01-16-nusaybin-direnis-izlenim11Şimdilerde birçok kesim, bu coğrafyada yaşananlara karşı bir şeyler yapmak için çaba sarf ediyor. Kimi internet üzerinden gerçekleri yayarak, kimi maddi yardımlarla, kimi imza kampanyalarıyla, kimi bölgeye gelip bizzat çatışma bölgesine girerek… 90’lı yıllar kadar yalnız değiliz… Kürdistan’a gelip Sur’da tarihi bir evin avlusunda kaçak çayımızı içmiş her bir dost uzakta da olsa acı çekiyor. Telefon açıyorlar bize, biz onları adeta teselli ediyoruz. Tüm iyi niyetli çabalara saygı duyarak belirtmek gerekiyor ki bu sorunun aslında herkesin sorunu olduğunun görülmesi çözümü çok kolaylaştırır. Türkiye’de egemenler ve onların yandaşları dışında herkes sorunlu, herkesin dokunduğunda bir yarası var. Önemli olan bu sorunların daha fazla kanamadan farkındalığa kavuşması. Her varoluş kendi toplumsallığında örgütlenme yaparak zihniyet devrimini hedeflediğinde toplumsal özgürlük, halkların kardeşliği, sınıfsal çelişkilerin aşılması, ekolojik dengenin korunması, kadın özgürlüğü, her şey ama her şey daha pratik çözüme kavuşacaktır. Artık şükürcülüğü aşmanın, korkuları yenmenin, ulusalcılığın tehlikelerini görmenin zamanıdır.

***

Bugünkü iktidara oy verenler sanmasınlar ki kıt kanaat geçindikleri ekonomik düzen böyle sürecek. Bu savaş ahlaki değerlerin çöküşü kadar ekonomik yapıyı da bozacak. Bir gün bu iktidar kendine oy verenlerin de varlığına müdahale edecektir. Bu iktidar, bir gün tüm kadınlardan diyelim ki yeşil türban takmalarını,

falanca saatte sokakta dolaşmamalarını,

eşlerinin koluna girmektense üç adım gerisinde yürümesini,

cama çıkmamasını isterse,

saraylar yapmak için ülkedeki tüm ağaçları keserse,

başkanlık sisteminin devamının kendi soyundan olması gerektiğini söylerse ve bunu yasalaştırırsa bütün bunlar kabul edilecek midir?

İnsan bugünkü duruma baktığında “ya kabul edilirse “ diye düşünmeden edemiyor. Çünkü bugünkü iktidar ikna yöntemlerinin her türlüsünü fütursuzca kullanıyor. Muhtemelen yukarıdaki sosyal yaşam değişikliklerini denerken de düşmanlar yaratacaktır. Kürtlerden daha iyi bir düşman olmadığına göre…

mrd-22-01-16-nusaybin-direnis-izlenim15Hani hep “Türkiye’nin temel sorunu Kürt sorunudur” deriz ya. Aslında Türkiye’de temel sorun Kürt sorunu değil; zihniyet sorunudur. Kürt sorunu Kürt halkının inançlı direnişi sayesinde somuta dönüşmüş bir gerçekliktir. Kürt halkı varoluş mücadelesi vermeyip sistemin verili düzeninde özünden kopmuş bir şekilde yaşasaydı zaten Kürt sorunu olmayacaktı. Çok yakın zamanda Türkiye’de Roman sorunu, ekolojik sorun, sınıfsal sorun, kadın sorunu olacaktır. Çünkü Kürtlerin kimlik mücadelesi ve beraberinde geliştirdiği özyönetim direnişi mutlaka tüm farklılıkları etkileyecektir.

AİHM’in temkinli yaklaşımı, BM’nin sessizliği, AB’nin ikiyüzlülüğü, CHP’nin sorun Kürtler olunca iktidarla ortaklaşması, muhalif çevrelerin parçalı ve ürkek duruşları, bütün bunlar beklentinin dışarıdan değil, içimizden olması gerektiğini zaten ispatlıyor.

Kendi özgücüne dayanarak verilen mücadeleler haklılığını elbet bir gün ispatlıyor. Bedeli çok ağır olsa da kendi öz iradesiyle mücadele edenler bir gün mutlaka kazanıyor. İnanmak, çok değerli bir kavram.

Özgürlük; yaşanmasa bile anlamına kavuşulmuşsa bir daha kolay kolay bırakılmıyor.

Ölümcül yalanlara inat; hakikat arayışı aşka dönüşmüşse bir daha köleliğe geri dönmek ölmekten beter oluyor.

Cizre’de, Sur’da, Silopi’de ölümlere inat direnişin sesi yükseliyorsa Güneş’in sıcaklığı her yeri saracak demektir.

Güneş’in sıcaklığına dokunan her insan, zemheri sabahlara dayanacak gücü buluyor kendinde.

Kürdistan’da Türkçe parçalardan biri mırıldanıyor bugünlerde: Göklere erişti feryad- ı ahım, bu da gelir, bu da geçer, ağlama. Ne de olsa kışın sonu bahardır.