Dinle Küçük Adam*

- Rûşen CELAL
497 görüntüleme

Bu aralar “Ergenekon geri geldi!” tartışmaları yapılıyor ufaktan, utangaç utangaç!

Günaydın!

Ne zaman gitmişti ki?

Bazen bu tartışmalar iyice traji-komik oluyor. Erdoğan –ondan öncekiler gibi- inişli-çıkışlı da olsa, farklı uzlaşı mekanizmalarıyla kıvrak dans eşliğinde, bu güçlerle birlikte yürütmedi mi bunca yılı!

TC’nin kurucu felsefesinin Türk-Sünni İslam sentezi olduğu, çok kültürlülük üzerine kafa yoran muhaliflerce defalarca yazıldı, çizildi, söylendi. Yine de çok sık unutuldu, unutturuldu. Detaylar içinde boğduruldu. Oysa, bu mesele bıkmadan usanmadan ifşa edilip, kalıcı bir şekilde mahkum edilmeden bu topraklar palyatif demokrasi kandırmacaları içinde bir ileri-beş geri sarsılmaya devam edecek!

Evet, Türk-Sünni İslam sentezi!

Kurucu devlet aklı/mekanizmaları hiç uyumaz! 

TC. özetle, budur! Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Yahudiler, Ezidîler… Sonra, dilleri unutturup gönüllü asimilasyona zorlanan farklı müslüman halklar… ‘Türk’lük içinde erimeyi, asimilasyonu kabul etmeyen Kürtler… Sünni İslam içinde erimeyi kabul etmeyen Aleviler… Milliyet ve din sınırlarını aşma çabasında olan enternasyonalistler… 72 millet çeşidi belirsiz mekanizmalarla sürülüp katledilirken de buydu! Bugün de bu!

Kurucu devlet aklı/mekanizmaları hiç uyumaz! Durur, geri çekilir, az biraz izler ama sinsi sinsi hep çalışır. Hiç durmaz, hiç uyumaz! İlk muhalefet boşluğunda gelir yine tepene konar!

Çok yazıldı çizildi ama ‘Ergenekonun yeniden hortlaması’ meselesi konuşulurken küçük/kaba bir özet yapmadan geçilemiyor.

18.-19. yüzyıl politikaları içinde yükselen ulus devletlerden biri olmakla kendini var eden TC’nin, seçtiği ‘Türklük’ kimliği ile Osmanlı İslamından da kurtulmaya çalışırken –Medreseler gibi- köklü İslami kurumlara da büyük zarar verdiğini belirtmek gerek. O genel geçer şablon saptamayla ‘Türkler müslümandı’ ve müslümanlık kavramı da tersten Türklük kavramı içinde eritilmeye çalışılmıştı. Gerçi, büyük oranda milyon yıllık inançlar sistematiğiyle baş etmenin güçlüğünden, kısmen de yeri geldikçe “din kardeşliği” üzerinden –halkları birbirine karşı kullanarak- diğer inançlara mensup olanlara hayatı zindan etmekte yararlı bir malzeme olarak –tesis edilen Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla-  kontrol altında korunmasında ‘ulvidevlet’ yararı görünse de, bu durumun İslami çevrelerde büyük bir öfke birikimine de neden olduğu biliniyor.

Ve sonuçta, 12 Eylül öncesi yükselen sol-demokrat-devrimci tarafları bastırmak için kullanışlı malzeme olarak İslami kesimin tabanı iyice tahkim edilerek –Menderes döneminde olduğu gibi kimi zaman sertleşen iniş çıkışlarla, Özal döneminde olduğu gibi üstü kapalı rasyonelleştirme süreçleriyle- bilene beslene biriken bu öfke Erdoğan olarak karşımıza çıkıverdi. Ne de olsa, dinler/dini kurumlar ulus devletlerden çok daha köklü yönetme mekanizmalarına sahipti. Sabırla yürütülen ajanda konjonktürel zeminini de bulmuştu.

Kurucu aklın sınırlarına geri dönüş

Bilindiği gibi, Erdoğan kimi demokratik çıkışlar da yaptı, ama bu çıkışların köksüz/temelsiz, sadece islami duyarlılıkla malül niteliği her seferde çabucak geri adımlar atmasına neden oldu. Birçok örnek sayılabilir ama en temel meselelerden olarak; Ermeni meselesinde –özellikle, Hrant Dink davalarının yürütülme süreçlerinde net olarak ortaya çıktığı gibi- verdiği tavizlerle; Hristiyan, Yahudi, Süryani ve diğer inançlara ait vakıfların mülkiyet meselelerinde attığı geri adımlarla; en son Kürt meselesinin çözümünde kalıcı barışa dönük dönüm noktası olabilecek masayı devirerek attığı geri adımlarla, sürekli kurucu aklın sınırlarına geri çekildi.

O dönemlerin detayları önemli; verdiği tavizlerle iktidar süresi uzatıldı, her yeni tavizle kendisi de kendi –ne yazık ki, salt İslami duyarlıkla da olsa muhalif ideolojisinden koptukça koptu, yolsuzluk meseleleriyle de çürüdükçe çürüdü! İktidarda kalmak adına –adım adım önünde diz çöktüğü güçlerle- yarattığı bunca katliamların ardından daha fazla verecek tavizi yok, Erdoğan Ergenekon, Ergenekon Erdoğan! Uzun süredir! Memleket fabrika ayarlarına geri döndü! Kürt meselesinde çözümü tekrar ve tekrar topyekun reddedeli beri! Çok uzun zamandır!

Özetle; bir kez daha görüldü ki, ulus devletlerde iktidarlar kurucu devlet aklıyla anlaşma yapmadan varlıklarını sürdüremezler. (Menderes, Özal, hatta Ecevit örneklerini, demokratik anayasa tartışmaları süreçlerinde yaşananları, ilk referandum sonrası Hayır’lar o kadar güçlüyken insanları sokaktan çeken CHP’yi, meclis başkanlığının altın tepside tekrar AKP’ye sunulmasının ardındaki görüşmeleri, son referandum oy sonuçları rezaletini, basın üzerinden yürütülen savaşları vs. vs… liste çok uzun, yeniden yeniden gözden geçirmekte yarar var.) Sınır aşıldığında gereken yapılır! Baykal, Bahçeli, Kılıçdaroğlu gibi sınır bekçileri her zaman vardır! Diğer seçenek; Erdoğan’ın bir zamanlar dilinden düşürmediği “kefen giyeriz” seçeneği içinse güçlü/kapsamlı bir siyasi birikim ve doymuşluk gerekir.

Din-devlet ilişkisi 

“Kefeni yırtmak” için bulaştığı kan deryası onu kurtarmayacak. Ve sonuçta; bu ‘Tek Adam’ meselesi üzerinden eninde sonunda, yeri ve zamanı geldiğinde, Erdoğan’ın da kullanım süresi dolduğunda, -bütün zehirleriyle usul usul yutacakları, yeni bir parlak taze hırs karakteri bulduklarında- yaşananların hesabı sadece Erdoğan’a yıkılacak! Kurucu akıl ve mekanizmaları yine aradan sıyrılıp yollarına devam edecekler. Toplum bir ilerleme kaydetmiş gibi sevindirik olup duracak. Bahçeli inceden inceye Erdoğan’ı bu yola sürüklemiyor mu? Kurucu ideolojinin sahibi, ana muhalefet(!) partisinin muhalefetsizliği nasıl açıklanabilir? Vizyon eksikliği gibi naif bir gerekçeyle olabilir mi? Gülünç! Yoksa, zaten Kürt Hareketi başta olmak üzere, -eksikleriyle, yanlışlarıyla- Türkiye demokrasi güçlerinin fabrika ayarlarını alt üst etmeye, devlet-halklar ilişkilerini tersine çevirmeye yaklaşmış olmalarından duyulan korku mu? Belki de en çok ana muhalefet(?) seviyordur Erdoğan’ın rabiasını! Nihayetinde din-devlet ilişkisi her daim kökleri derin olan bir ilişkidir. Simbiyotik bir ilişki, birbirlerinden beslenirler. Kimin kimi araç ettiği birbirine karışır, ve el ele-kol kola halkları manipüle ederek varlıklarını sürdürürler.

Dolayısıyla, bu çok çok kısa, kısa olduğu için de birçok boşlukları olan özeti okuyucunun tamamlayacağını varsayarak, son söz olarak şunu vurgulamakta yarar var; politik hedefe kurucu ideolojiyi/mekanizmalarını sorgulamayı oturtmadıkça, bıkmadan usanmadan açıktan sorgulamadıkça, kurucu ideoloji bekçilerinin metodolojilerini ayan beyan deşifre etmedikçe Erdoğan’lar gelir, Erdoğanlar gider. Bu topraklar gözyaşlarıyla sulanmaya devam eder. 

*Dinle Küçük Adam – Wilhelm Reich. Okumayanlara önerilir.